10 Kasım 2013 11:07

Çöpün kısa tarihi

Kapitalistleşme sürecinin getirdiği yenilikler üretim ve tüketim ilişkilerini neredeyse temelden değiştirmiştir. Bu süreci çöp üzerinden okuyacak olursak, doğanın kendisinden oluşan organik çöplerin yerini inorganik (doğanın yoğun teknoloji ile dönüştürülmesi sonucu oluşan) çöpler almıştır.

Çöpün kısa tarihi

Fotoğraf: Emrah Yorulmaz/AA

Paylaş

“Sonlu bir dünyada sınırsız büyüme olabileceğini düşünen biri eğer
deli değilse, iktisatçıdır.”
Boulding

Adnan Bucaklişi

Nesnenin insan kararı ile çöpe dönüşme süreci belki insanlık tarihi kadar eskiye götürülebilir. İlk insan yerleşimi olan mağaralardan yerleşik hayata geçişte çöp hep var olmuştur. Çöpün ortaya çıkması insanlık tarihi kadar eski olsa da çöpün önemli ölçüde artış göstermesi ve giderek çevre sorunları yaratarak hem insan sağlığını hem de çevreyi tehlikeye sokması sanayi devrimi olarak bilinen teknolojik –ve ideolojik- dönüşüm süreci ile başlamıştır. Yani kapitalizmin tarih sahnesine çıkışıyla…
Tarih bize, toplumların çok uzun zamandan beri çevreyle savaş halinde olduğunu, doğaya, kaynaklarını sonuna kadar sömürüp ve atıklar için bir bulaşık çukuru muamelesi yapıldığını gösterir. Doğanın talanı insanlığın ilk yerleşik hayata geçtiği tarihe kadar eskiye götürülebilir. Hatta birçok uygarlığın çöküşünde doğanın fütursuzca talanının etkili olduğu söylenebilir. Sümerler örneklerden biridir. Fakat yine de, son bir kaç yüzyıla gelinceye kadar insan toplumunun global çevreyle olan ilişkisi öylesine küçük ölçekli olmuştur ki, onun etkileri ihmal edilebilir. Günümüzde ise gelişen bilim ve teknikle beraber insanlığın doğayla kurduğu ilişki küresel bir boyut kazanmış, doğanın ve insanlığın kendisinin varlığını sürdürmesini tehdit eder hale gelmiştir (Foster, 2002; 106).
Birbirinin tersine işleyen çevre ve ekonomi ilişkisinin somut olarak fark edilmesi, 1950’li ve 1960’lı yıllara rastlar. Teknolojinin de gelişmesiyle hızlanan sanayileşme, pek çok kentte çevresel kirlilik sorunlarına yol açmış ve çevre ile ekonominin ilişkisi geniş bir kitle tarafından sorgulanır hale gelmiştir. Hızlı sanayileşmenin, hızla artan üretim ve tüketimin bir çevresel maliyetinin olduğu daha geniş bir kitle tarafından dillendirilmeye başlanmıştır. Bu dönem aynı zamanda ekolojist ve çevreci örgütlerin arttığı, daha geniş kitlelere ulaşır olduğu, hatta hükümetlerce uygulanan ekonomi politikalarına bazı çevreci uygulamaları dayattıkları bir dönem olmuştur.
Üretimin ve tüketimin bir sonucu olan çöp, insan ilksel üretimini gerçekleştirmeye başladığı günden itibaren hayatına girmiştir. İnsanlık tarihinden sanayi devrimine kadar geçen sürede çöpler yine doğanın kendisinden oluşmaktaydı, nüfus ve teknolojide hesaba katıldığında bu organik çöpler doğanın kendini yenileme hızının çok altında kalmıştır ve büyük bir sorun oluşturmamıştır. Kapitalistleşme sürecinin getirdiği yenilikler üretim ve tüketim ilişkilerini neredeyse temelden değiştirmiştir. Bu süreci çöp üzerinden okuyacak olursak, doğanın kendisinden oluşan organik çöplerin yerini inorganik (doğanın yoğun teknoloji ile dönüştürülmesi sonucu oluşan) çöpler almıştır. Bu “yeni” çöpler/atıklar ise günümüz toplumlarının en önemli sorunlarından biridir.  
İlk dönemde çöp miktarı azdır ama çöpler sokaklara atılmaktadır. Kamu sağlığını koruma adına çöplerin toplanması için yasalar, yönetmelikler çıkarılır, çöp kutuları ortaya çıkar. 1700’lü yılların sonlarından başlayan ikinci dönemden sonra özellikle 1960-70 yıllarından itibaren insan sağlığı ve çevre kirliliği kaygısı ortaya çıkar. Özellikle kentleşmenin sanayileşme ile birlikte artması, çöp miktarını önemli ölçüde arttırır. Çöplerin büyük çöplüklerde toplanmasından sonra çöp, ticari bir mal/meta olarak işlem görmeye başlamış ve geri dönüşüm süreçleri de etkin bir biçimde devreye girmiştir.
William Kopp’un ısrarlı bir biçimde savunduğu gibi, “kapitalizm bir ödenmemiş masraflar ekonomisi” olarak görülebilir. Masrafların ekolojik olanları üçüncü kişiler ya da bir bütün olarak topluma yüklenir. Örneğin bir fabrikanın yol açtığı hava kirliliği, o fabrikanın hesaplarına dâhil bir üretim maliyeti olarak işlem görmez. Daha ziyade doğa ya da toplum tarafından çekilecek, fabrikanın hesapları dışında kalan bir bedel olarak görülür (Aktaran Foster, 2002; 140). Sanırım bu durum kapitalizmin ekolojik algısının karikatürize bir hali.
Ekolojik krize çözüm olarak öne sürülen reçeteler, sermayeye yeni rant alanları açmaktan ileri gidemediğini görüyoruz. Victor Wallis’in ifadesiyle söyleyecek olursak; “Sermayenin çevre krizine verdiği yanıt piyasaya duyulan inancı pekiştirmek şeklinde oldu.” (Wallis, 2010; 94)
Gezegenin ekolojik sorunlarını çözmek için önerilen reçeteler, sorunsalın büyüklüğü ve karmaşıklığı göz önüne alındığında insana üzüntü verecek derecede yetersizdir. Şurası çok açık ki, ekolojinin işleyiş yasalarıyla kapitalizmin işleyiş yasaları birbiriyle çelişkilidir. Kapitalizm sosyal, kültürel ve ekonomik bir sistem olarak varlığını sürdürdükçe ekolojik kriz derinleşerek devam edecektir. Bir çözüm önerisi sunmak bu yazının kapsamını aşsa da L. Mumford’un şu ifadesinin ufuk açıcı olduğunu düşünüyorum: “Şimdi, düşünmeye değer ne varsa hepsi ekolojik olmak zorundadır. İnsanın ‘doğa’sının değişmesi gereklidir.”

KAYNAKÇA
Kovel, Joel (2005), Doğanın Düşmanı, Metis, İstanbul
Foster, J. Bellami (2002), Savunmasız Gezegen, Epos Yayınları, Ankara
Wallis, Victor (2010), Kapitalizm ve Ekolojik Kriz, Monthly Review, Sayı:22 Kalkedon Yayınevi, İstanbul
Tanuro, Daniel (2011), Yeşil Kapitalizm İmkansızdır, Habitus Yayıncılık, İstanbul
Ponting, Clive (2000), Dünyanın Yeşil Tarihi, Sabancı Üniversitesi Yay., İstanbul
Kılınç, İsmail (2011), Çöp Ekonomisi, Epos Yay., Ankara

ÖNCEKİ HABER

Eskiye rağbet olsun, kıyafetler dönüşsün

SONRAKİ HABER

Akar: Bedelli askerlikten 9 milyar 533 milyon lira gelir elde edildi

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa