Bir kadın, bir devrim

Bir kadın, bir devrim

“Bugüne kadarki tüm toplumların tarihi, sınıf mücadeleleri tarihidir. Özgür ile köle, patrisyen ile pleb, lonca ustası ile çırak, kısacası, ezen ile ezilen, birbiriyle sürekli bir karşıtlık içinde bulunmuş, birbirine karşı gizli ya da açık kesintisiz bir mücadele sürdürmüş, bu mücadele ya tüm toplum yapısının devrimci bir dönüşümüyle ya da mücadele eden sınıfların hep birlikte çöküşüyle sonuçlanmıştır”, diyor Marx ve Engels Komünist Parti Manifestosu’nda...

Fulya ALİKOÇ

“Bugüne kadarki tüm toplumların tarihi, sınıf mücadeleleri tarihidir. Özgür ile köle, patrisyen ile pleb, lonca ustası ile çırak, kısacası, ezen ile ezilen, birbiriyle sürekli bir karşıtlık içinde bulunmuş, birbirine karşı gizli ya da açık kesintisiz bir mücadele sürdürmüş, bu mücadele ya tüm toplum yapısının devrimci bir dönüşümüyle ya da mücadele eden sınıfların hep birlikte çöküşüyle sonuçlanmıştır”, diyor Marx ve Engels Komünist Parti Manifestosu’nda.
Gerçekten de hali ahvalinden memnun olmayan, dahası baskı altında yaşayan, ezilen her sınıf, her toplumsal grup, her kimlik toplumdaki en ufak bir değişim kıpırtısında bile heyecanlanır. Eski ve köhne olanı yıkma fikri toplumun tüm ezilen, horlanan, ötekileştirilen kesimlerini ateşler. Çok yakın bir zamanda, haziran ayının sıcaklığında yaşadığımız gibi… Ancak kavganın sıcağı ılıdığında “yeni olanın nasıl olması gerektiği” sorusu belirginleşir ve herkes kendi meşrebine göre yeni bir düzen tarif etmeye çalışır. Tıpkı bu kasım ayında yaşadıklarımız gibi…
Hele ki bu hareketlenme bir devrim ile taçlanmışsa bu “yeni düzen” sorusu çok daha can yakıcıdır. Bunca insan bir araya geldik ve eski olanı yıktık da yerine ne koyacağız, nasıl koyacağız, kısacası “Ne yapmalı? Nasıl yapmalı?” Bu sorular bir zaman gelir ve insanlık tarihine yön verecek haller alır. 1789 Fransız Devrimi’nde olduğu gibi…

DEVRİMİN ÖBÜR ADI

1748 yılında Fransa’nın güneybatısında dünyaya gelen Marie Gouze 17 yaşında sevmediği bir adamla evlendirilmiş, 18 yaşında oğlu Pierre’i kucağına almış, hayatını kökten değiştirecek bir şeyin umuduyla yaşamaktadır. Kocası öldükten sonra, 1770 yılında oğluyla birlikte Paris’e taşınır ve şehrin entelektüel çevrelerine katılır. 1784 yılında artık tanınan bir oyun yazarıdır. Ayrıca politik makaleler kaleme almaya başlamıştır. Özellikle Fransız sömürgelerindeki kölelik karşıtı oyun metni “Zamore ve Mirza” büyük yankı uyandıracaktır. Ancak oyun “Zencilerin Kölelği” adıyla, 1789 yılında, sadece üç kez sahnelenebilmiştir. Kadın haklarına da odaklanan Marie, boşanma hakkı ve evlilik dışı birlikteliklerin meşruluğu gibi konularda da yazmaktadır. Kadınların yüksek öğrenim görmesinin mümkün olmadığı, politikaya kafalarının basmadığının düşünüldüğü, yazar olmalarının bile “uygunsuz” bulunduğu, kadınlara yakıştırılan meziyetlerin sadece dikiş nakışla sınırlandığı bir çağda Fransız Devrimi gelip çatmıştır. Baskı, şiddet, sömürü koşullarında yaşayan kadın için hangi çağda ve yer kürenin hangi köşesinde yaşıyorsa yaşasın devrimin anlamı tek bir kelime ile eşdeğer tutulabilir: Umut!

NE YAPMALI? NASIL YAPMALI?
Adı artık Olympe de Gouges olarak anılan Marie de devrimi büyük bir coşku ve heyecanla selamlamıştır. Bu büyük ve köklü değişimin bir parçası olmaktan hiçbir zaman geri durmamıştır. Ancak kavganın sıcağı ılıdığında “nasıl bir yeni düzen” sorusu evlerden sokaklara, işyerlerinden salonlara kadar her yerde yankılanmaktadır. Dönemin birçok aydın ve mücadeleci kadını gibi Olympe de yoğun bir duygu karmaşasının içindedir. Bir yandan devrimin ilericiliğine dair inancını korusa da bu inanç kadınları ve kadın haklarını görmezden gelinmesiyle sarsılmakta öte yandan devrimci güçler arasında giderek derinleşen fikir ayrılıkları ve karşıtlıklar devrimin geleceğine ilişkin kaygı uyandırmaktadır.

Çeşitli gruplar ve kulüpler arasında özellikle Anayasa Dostları Topluluğu, nam-ı diğer Jakobenler ile Hakikat Dostları Topluluğu, nam-ı diğer Jirondenler arasındaki çatışmalar ön plana çıkmıştır. Her iki grup da siyaset felsefecisi Jean Jacques Rousseau’nun Toplum Sözleşmesi eserinin temel alarak farklı yorumlar çıkarmaktadır. 1791 yılında Jakobenler içlerindeki daha muhafazakar tabanla ayrışma yaşar ve ülke çapında güçlenir, İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi’ni yayınlar. Girondistlere daha yakın duran Olympe ise aynı yıl içerisinde “Kadın ve Kadın Yurttaş Hakları Bildirgesi”ni ve Rousseau’nun Toplum Sözleşmesi’ne karşılık toplumsal cinsiyet eşitliğine dayalı evliliği savunduğu kendi Toplum Sözleşmesi’ni kaleme alır. 1793 yılında siyasi iktidara yükselen Jakobenler’in kara listesine giren Olympe’nin sonunu getiren ise memleketin kurtuluşu için üç seçenek önerdiği eseri olacaktır; Olympe bölünmez bir cumhuriyet, federal bir hükümet ya da anayasal monarşi için halk oylamasına gidilmesini talep etmektedir.

İDAM SEHPASI MI? KÜRSÜ MÜ?

Olympe’yi tutuklamaya gelen komiser, evinde hiçbir delil bulamayınca Olympe depoda sakladığı henüz tamamlanmamış bir oyunu kendi elleriyle teslim eder ve tutuklanır. Yargıç “Olympe’nin kendini savunacak kapasitede olduğu” gerekçesiyle avukat tutma hakkını elinden alır ve Olympe üç ay boyunca avukatı olmadan kendi savunmasını yapar. Bu arada arkadaşları vasıtasıyla hapishanedeyken kendi savunması denilebilecek iki metin kaleme alıp yayınlatır. İronik bir şekilde mahkeme Olympe’nin bitmemiş oyun metnini delil göstererek onu karşı devrimci olmakla suçlarken Olympe aynı metne dayanarak devrime sadakatini ispatlamaya çalışmaktadır. Ne var ki bu mahkeme başlangıcından çok önce alınan bir kararı sadece kağıt üzerine aktarır: Olympe idama mahkum edilir ve 3 Kasım 1793’te giyotinin gazabıyla yüzleşir. Tarih onu idamından 2 yıl önce kurduğu cümleyle hafızasına kazıyacaktır:
“Kadının idam sehpasına çıkma hakkı varsa, kürsüye çıkma hakkı da olmalıdır.”

www.evrensel.net