Duvara karşı

Duvara karşı

Her yeni güne bir başka korku senaryosuyla uyandırılmaya çalışıldığımız günümüzde, bu sözüm ona “korku”lara karşı “korunmamız” için bize sunulan duvarların taş ve harçla değil “laflar”la inşa edildiğini düşünmekten kendisini alıkoyamıyor yazar.

Ömer Furkan Özdemir

Her yeni güne bir başka korku senaryosuyla uyandırılmaya çalışıldığımız günümüzde, bu sözüm ona “korku”lara karşı “korunmamız” için bize sunulan duvarların taş ve harçla değil “laflar”la inşa edildiğini düşünmekten kendisini alıkoyamıyor yazar. Çünkü bir “duvar” önce insanların zihninde inşa edilmezse ne kadar “sağlam” betonlarla örülürse örülsün insan bilincinin karşısında bir fiskelik ömrü oluyor; yazarın naçizane okuduğu kadarıyla tarihte öyle olmuştur hep ve öyle olmaya devam da etmektedir. Böylesi bir tarihsel gerçekliğin bir büyücü sırrı olmadığını kuşkusuz ülkeleri ve dünyayı yönetenler de bilmektedir. O yüzden duvarlar önce usta politikalarla sonra da “yeni dünya düzeni” denilen ve sınırların artık kalktığını an be an propaganda eden “küresel dünya”daki günümüzün hakim sisteminin çiçekli bir vitrinden başka bir şey olmadığını ve sınırsız ve duvarsız bir dünyanın sadece piyasa için olduğunu her gün ispat eden “uygar” ülkelerin silahlarıyla ve “zor”uyla inşa edilmektedirler.
Kendisi -bir süreliğine- gitti ama korkusu kaldı yadigar dedirtircesine, her dönem kara çalmaktan geri durmadıkları “komünizm hayaleti”ne karşı her fırsatta “utanç duvarı” denilen Berlin Duvarı’nı örnek göstererek “özgürlük” sözcüğünü dillerinden düşürmeden (yazar buraya en uygun tanımlamanın “bıdı bıdı yapmak” olduğunu düşünmektedir ama “formel” bir yazı için uygun olmayabilir düşüncesiyle tereddütte kalmıştır) lafazanlık yapanların derdinin ne “utanç” ne de “duvar” olmadığı ve ama sadece at pisliğinden dahi kâr etmeyi farz sayan basit kapitalist pragmatizmine dayanan bir demagoji olduğunu, bilinçli bir tarih okuması ve bu cenahın her gün ve her gün bunu daha da doğrulayan eylemleri adeta gözümüzün içine sokmaktadır. Bu arada, sınırları içerisine konumlanan üç işgalci ülkenin askerlerinin 10 yılı aşkın bir süre tüm barışçıl çağrılara rağmen ısrarla Berlin’i terk etmemesi üzerine söz konusu askeri kışlaları çevreleyen bir tel örgüsü hattının çekilmesiyle başlayan sürecin gerçeklerinin, batı tarafından (yani nam-ı diğer tarih çarpıtıcıları tarafından) ustaca tezgahlanan eylemlerle nasıl da ters yüz edilerek “Doğu Almanya”nın nasıl günah keçisi haline getirildiğinin ve sonraki 30 yıl boyunca utancın simgesi haline gelen bu duvarın suçunun “komünizm”e yıkılarak kapitalizmin kendi günahlarından arındırılmaya çalışılmasının aracı olmasının öyküsünü bir başka yazıda bir kez daha gündeme getirmenin sözünü önce kendimize ve sonra -varsa eğer- düzenli takip eden okura verelim ve devam edelim:
En başta yazılması gereken ancak derdimizin detaylı bir şekilde anlaşılabilmesi adına ertelediğimiz kurguyu artık ifade edelim: En geniş anlamıyla “duvar” meselesini -yer yer günümüzün popüler kavramlarına da “bulaşarak”- somutlamaya çalışalım. İster tuğlalardan örülmüş olsun isterse de görünmeyen bir camdan ibaret olsun; piyasanın (ve “piyasa”nın en otonom halinin bile eninde sonunda şekillendirmekten geri durmayacağı bütün bir kültürel, siyasi ve hukuki sistemin) şekillendirdiği günümüz dünyasının bütün bir “reel-politiği” her yanı duvarlarla çevrili bir “bireyler” topluluğunu dayatırken yine o “birileri” bunun adına “liberal (özgür)” dünya diyebiliyorlar. Pekala ama asıl sorun şu ki bunu her defasında aynı yöntemle yapmaya devam ediyorlar: yaratılan korkular üzerine dolaşıma sokulan tuğlalar ve elbette bu tuğlaların hizmet ettiği duvarlar…

UTANÇ DUVARI

Filistin halkının kendi topraklarında kimseye boyun eğmeden özgür ve onurlu bir yaşam sürme mücadelesinin -İsrail’in kendi terörizmini örtbas etmeye hizmet eden bir tezgahla- terörist olarak lanse edilmeye çalışılması ve yine bunun üzerinden yaratılmaya heveslenen bir korku rüzgarının üzerine inşa edilen Batı Şeria’daki “utanç duvarı” örneğin, “terörist”in karşı tarafa atfettiği “terör” bahanesiyle kendisini aklamaya çalışmasına hizmet etmemektedir sadece... Bütün bir Ortadoğu’daki türlü türlü hesaplarının da önemli bir yapı taşı olmaktadır. Dolayısıyla bugün örneğin “kaçakçılık” bahanesiyle duvar inşa etmeye çalışanların; örtbas etmek zorunda olduğu günahları o kadar çoktur ki yazarın, onları, bahanelerinden hareket ederek “kaçakçı” olarak nitelendirmesi oldukça hafif kalacaktır. Ve bu eylemleri, mevzubahis faillerimizin de türlü türlü hesapları olduğunu düşündürtebilmektedir (Yazar komplo teorilerine her zaman karşı çıkmaktadır; burada kastedilen komplo teorisi değildir; ve hayır, yazarın kafası “güzel” de değildir).
Velhasıl-ı kelam ozana saygı duruşuyla okura son cümlelerimizi sunalım: Şu yalan dünyaya geldim geleli; nerede insanları ayıran, bölen bir duvar görsem; altından kapitalizm, kapitalist emperyalizm ve onun nemalandırdıklarının yalanları, yalanları ve daha çok yalanları çıkmaktadır... Yani yıkılmalıdır duvarlar ve yine yani ve mutlaka yıkılmalıdır duvarlar: insanı insandan ayıran her türlü duvarlar; sınıfları ve sınırları yaratan duvarlar; ülkede ve dünyada kurulu bütün duvarlar!

* Kocaeli Üniversitesi, Çalışma Ekonomisi

 

www.evrensel.net