Polis şiddetine yardımcı yeni bir kavram: Marjinallik

Polis şiddetine yardımcı yeni bir kavram: Marjinallik

1980 sonrasında karakollarda devrimcilere, hapishanelerde mahkûmlara işkence eden ve sonra kendi aileleriyle şefkatli birer anne, baba, evlat veya eş olarak ilişki kuran insanların tuhaf hikâyeleri anlatılır. Bu insanların şiddet dolu işler yaptıktan sonra toplum ve aile yaşamına nasıl dönebildiklerine, uyum sağladıklarına inanamayız. Uzun süredir memlek

Hakan Erdoğan

1980 sonrasında karakollarda devrimcilere, hapishanelerde mahkûmlara işkence eden ve sonra kendi aileleriyle şefkatli birer anne, baba, evlat veya eş olarak ilişki kuran insanların tuhaf hikâyeleri anlatılır. Bu insanların şiddet dolu işler yaptıktan sonra toplum ve aile yaşamına nasıl dönebildiklerine, uyum sağladıklarına inanamayız. Uzun süredir memlekette devam eden protesto gösterilerinde de binlerce polis memuru görev yaptı. En az 6 genç insanı öldürdüler, yüzlerce insanı sakatladılar ve yaraladılar, attıkları gaz bombalarıyla, uyguladıkları fiziksel şiddetle binlerce insanın canını yaktılar. Aynı günlerde ve sonrasında suç işlememiş, masum bireyler olarak aramıza döndüler. Yaptıkları korkunç işlerden sonra yine her zamanki esnaftan alışverişlerine devam ediyorlar, banka kuyruklarında bizimle birlikte sıra bekliyorlar, komşularıyla selamlaşıp sokaktaki veletlerin başını okşuyorlar, öğretmen, doktor, mühendis vb. daha birçok insanla karşılaşıp normal diyaloglar kuruyorlar. Amirleri, yargı organları ve idareciler tarafından muazzam bir çabayla korundukları ve haklarında işlem yapılmadığı için suçlu da hissetmiyorlar. Belki bu kadar rahat olmakta haklılar çünkü söz konusu şiddet kendilerinin değil. Devlet tarafından üretilmiş ve uygulanması zorunlu hale getirilmiş saldırıları tatbik etmekle meşguller. Zira, hükümetin başındaki kişi dâhil, yönetim kademesindeki herkes bu şiddeti sahipleniyor ve meşru görüyor.

BÜTÜN BUNLAR PSİKOPAT POLİSLERİN İŞİ Mİ?

Böylece anladık ki, insanların hayatlarını kaybetmeleri, yaralanıp hastanelik olmaları, sakat kalmaları psikopat polislerin işi değil, devletin eskiden beri alıştığımız, çok iyi bildiğimiz teamüllerinin devamı. Devletler ve ilkel omurgasızlar hemen tüm uyarılara savunma ile karşılık verirler. Zira devlet denilen yapının, meşruluğunu ispat etmesi ve faaliyetlerini sürdürebilmesi için sürekli uğraşacak ve toplumu da bu yönde motive edecek düşmanlara ihtiyacı vardır. Bu, iktidarı ‘kendisi’ yapan gücün önündeki sınırları kaldırır ve despotik özelliklerini arttırarak siyasal alana tümüyle egemen olmasını sağlar. Şiddet bu eksende kurulur ve onun inşası için ortaya bazı kavramlar atılır. Muhalif olan insanlar böylece yaftalanarak siyasal alanın dışına itilir ve ezilmeye çalışılır. Son zamanlarda ‘marjinallik’ üzerine kurulan söylemlerden görüleceği gibi, halkı siyasal alandan uzaklaştırma çabası sürer gider. Uzun bir süredir de aynı tarzda bir yaftalama faaliyeti “marjinal” sözcüğü üzerinden yürütülüyor ve ardından da devletin baskıcı aygıtları saldırıya geçiyor. En belirgin şekilde TEKEL işçilerinin eylemleriyle duymaya başladığımız bu sözcük, 90’ların sonuyla birlikte o eski karanlık sıfatların yerini aldı ve başbakan ile İstanbul valisinin ağzında altın çağını yaşıyor.
Bazı sözcüklerin yasadışıymış, sapkınlıkmış gibi gösterilerek ve insanların üstüne yapıştırılarak nasıl zorbaca kullanıldığını her zaman gördük. Bir zamanlar bunlar, ‘gomunist’ ve ‘anarşik’ kelimeleriydi. Daha sonra Kürt, Alevi, ateist, eşcinsel diye uzun süre devam eden ve böyle süreceğe benzeyen bir zincir var önümüzde. Her biri üzerine çok yazıldı, konuşuldu ama bitecek gibi değil. Şimdi de bunlara son bir halka eklendi; ‘marjinal’. Böylece, hem de tecavüze, cinayete pek meyilli güzide toplumumuzda polis şiddetinin yöneltileceği ve alkışlanacağı düşsel bir grup icat edilmiş durumda. Meğer polisin yaptıklarının nedeni alanlardaki insanların marjinal olmalarıymış! İsmiyle müsemma, marjinal denildiğinde akla gelen insanlar, toplumun sınırında kalmış, onun temel yapısını değil, farklılaştığı uzantıları oluşturan unsurlardır. Çeperlerine yerleşmiş olduğu toplumun dışarıyla farklı olan etkilerle, hareketlerle bağlantısını kuran, gelişmesini sağlayan, onu durağanlıktan çıkarıp dinamizm sağlayan özelliklere sahiptir marjinallik. Eğer toplum bir hücreye benzetilecek olursa, o hücrenin soluk alıp verdiği, beslendiği yere karşılık gelir marjinalliğin coğrafyası.

KENARA İTİLENLER MERKEZE YERLEŞENLER...

Geçtiğimiz 1 Mayıs’ta muktedirlerin dillerine iyice dolanan, Gezi Parkı eylemleri ile de söylenmeye devam eden bu “marjinal” lafının asıl hedefi ise aslında marjinal falan olmayan halktır ve toplumu tek-tipleştirme amacıyla merkezdeki az farklılık gösteren insanları da “marjin”lere, kenarlara itmeyi, siyasal alanı tamamen despotik bir yönetimin hakimiyetine sunmayı hedefler. Bunun en korkunç örneği bir bakanın Gezi Parkı’na gidecek olan herkesi terörist ilan etmesidir. Yüz binlerce insanı, kendi halkını yasa dışı ilan etmek devlet yönetiminde çok ters giden işleri ifade eder. Bu yaftalamaların amacı siyasal alanı daraltmak ve iktidara benzemeyen ve farklı talepleri olan insanların etkisiz kılınmasını sağlamaktır.
Böylece, çeperleri zayıfladıkça büzüşen ve devamlı olarak daha merkezdeki, toplumun iskeletini oluşturan kesimlerin kenara yaklaştığı bir hücre görüntüsü ortaya çıkar. Mevcut sorun marjinallik değil, “marjinalize” edilmektir. Yasa dışı bir ima kazandırılarak telaffuz edilen marjinal kelimesiyle medya ve iktidarın ideolojik yükten uzak vatandaşları yaftalamaları, eninde sonunda kendilerini yalnızlaştıracaktır. Bu yalnızlık ve içe kapanma sonucu daha da hırçınlaşma ve devletin şiddet dozunun artması kaçınılmaz hale gelir.  
Sözünü ettiğimize benzer baskılara ve dışlamaya zamanında başörtülü/türbanlı kadınlar da maruz kalmışlardı. Ve şimdiki hükümetin başındaki kişi ‘velev ki siyasi simge olsun’ derken, (belki de bilmeden) siyasal alanın genişletilmesini de savunmuş olduğu için haklıydı. Şimdi insanların öldürülmesini bile önemsemeden onu sadece kendine ait kılmaya çalışması ne acı!
Zamanında yine korkunç baskılara tanık olan analarımız, babalarımız bize sürekli tembih ettiler; “aman oğlum sus”, “aman kızım yapma” sözleriyle büyüdük. O yüzden ne kadar itilsek de “henüz” marjinal hale gelmedik. Siyasal alana dahil olabilmek için çıktığımız alanlarda istediklerimiz olmayacak şeyler değiller. Peşinden koştuğumuz bir dava, yüce değerlerimiz de yok. Bizim istediklerimiz, dünyayı onlarsız düşünemeyeceğimiz, onlarsız yaşayamayacağımız şeyler. Elimizde olmadan bedenlerimizin gösterdiği bir refleks yaptığımız; eşitliği, özgürlüğü ve aşkı korumak için...
* Yrd. Doç. Dr, Beyin Cerrahı

evrensel.net
www.evrensel.net