Karaburun Bilim Kongresi’nde sınıf mücadelesinin açmazları ve olanakları tartışıldı
20. Karaburun Bilim Kongresi’nin kapanışında sınıf mücadelesinin açmazları ve olanakları tartışıldı. Sendikacılar ve direnişçiler, sendikal bürokrasi, güvencesiz çalışma ve parçalı işçi hareketinin aşılması için mücadele deneyimlerini aktardı.
Fotoğraf: Evrensel
İzmir- 20. Karaburun Bilim Kongresi’nin kapanış oturumunda “Sınıf Mücadelesinde Açmazlar ve Olanaklar” başlığı ele alındı. Aysun Gezen’in yürütücülüğünü yaptığı oturumda DİSK/Dev Yapı-İş Genel Başkanı Özgür Karabulut, DGD-SEN Genel Başkanı Neslihan Açar, BİRTEK-SEN Genel Başkanı Mehmet Türkmen, Öğretmen Sendikası Vakıf Üniversiteleri Birimi’nden Hilal Işık, Limter-İş Genel Sekreteri Beycan Taşkıran ve TEKSİF Digel Tekstil direnişçisi Rümeysa Kişi söz aldı. Konuşmalarda sendikal bürokrasi, güvencesiz çalışma, işçi direnişleri, sendikal örgütlenmenin sorunları ve sınıf mücadelesinin ortaklaştırılması tartışıldı.
“Bizim derdimiz sadece ücretler değil”
Kapanış oturumunda ilk olarak konuşan TEKSİF üyesi Digel Tekstil direnişçisi Rümeysa Kişi, Ege Serbest Bölge’de 600 gündür sürdürdükleri direnişi anlattı. Kişi, sefalet ücretlerine ve insan onuruna aykırı çalışma koşullarına karşı Ocak 2025’te TEKSİF’te örgütlendiklerini belirterek, “Ocak 2025 tarihinde sefalet ücretlerini ve insan onuruna yakışmayan çalışma koşullarını kabul etmediğimiz için TEKSİF sendikasında örgütlendik ve yetkiyi almaya hak kazandık” dedi.
İşverenin yetki itirazı davasını süreci uzatmak amacıyla Ankara’da açtığını belirten Kişi, “Normalde anayasa bize sendikalaşabilirsin diyor ama İzmir’de açması gereken yetki itiraz davasını sırf süreci uzatabilme bakımından Ankara’da açtı davayı. Aslında serüvenimiz böyle başladı” ifadelerini kullandı.
Tekstil sektöründe kadın emeğinin ağırlığına dikkat çeken Kişi, fabrikada çalışanların yüzde 85’inin kadın olduğunu belirtti. TEKSİF’in 20’den fazla kadın işçinin kendi beyanlarıyla yaşadıkları tacizleri anlattığı bir rapor yayımladığını aktaran Kişi, “Maalesef kadınlar sadece çalıştıkları için, ürettikleri için ve farklılıkları için tacize uğrama hak görülüyor onlara” dedi.
Direnişlerinin Ege Serbest Bölge kapısı önünde 600 gündür sürdüğünü belirten Kişi, maddi haklarını alan işçilerden biri olmasına rağmen mücadeleyi sürdürdüğünü söyledi. “Maddi anlamda haklarımı aldım ama bu mücadeleyi bırakmıyorum çünkü derdimiz sadece ücretler değil, aynı zamanda bu fabrikaya sendikanın girmiş olması. Çünkü çok büyük emek verdik” dedi.
Açtıkları davaların tamamını kazandıklarını belirten Kişi, işverenin kendilerini “kırmızı kodlarla” işten çıkardığını söyledi. “İşçiyi ekmeğiyle terbiye etmeye çalıştılar. Ama biz onu da kazandık” diyen Kişi, işçilerin toplu ödemelerinin ve işsizlik ödemelerinin yapıldığını belirtti.
“Tabii bunları yapabilmek için örgütlü olmak gerekiyor. Bir başımıza olsaydık o mahkemeleri açma gücümüz bile yoktu. Yapmayın kovulursunuz dediler. 600 gündür kapının önündeyim, kovdular evet. Ama biz sussaydık bugün buralara gelip size kazanım hikayemizi de anlatamazdık” ifadelerini kullandı.
Kişi, “Süreç bizim için şu anda güzel ilerliyor. Biz umudumuzu kaybetmedik ve kazanılana kadar da mücadelemizi aynı kararlılıkla sürdürmeye devam edeceğiz” dedi.
“Sendikal bürokrasinin zemini ortadan kalktı”
DİSK/Dev Yapı-İş Genel Başkanı Özgür Karabulut, sendikal mücadele nedeniyle tutuklanan sendikacıların durumuna dikkat çekerek konuşmasına başladı. Gökay Çakır ve Başaran Aksu’nun tutuklanıp kısa süre sonra serbest bırakıldığını belirten Karabulut, “Tutuklanarak bir hafta, on gün tutuklu kalıyorsunuz. Çünkü tutuklayacak bir gerekçe yok. On gün sonra serbest bırakıyorsunuz” dedi. Halen cezaevinde bulunan sendikacıların da olduğunu belirten Karabulut, “Onların da bir an önce serbest bırakılmasını istiyoruz” ifadelerini kullandı.
İnşaat sektörünün emek sömürüsünün en yoğun olduğu işkollarından biri olduğunu belirten Karabulut, Dev Yapı-İş ile İnşaat-İş’in birlikte yürüttüğü 14 Eylül direnişini anlattı: “Aynı alanda, aynı işkolunda rekabet etmeden birbirimizi güçlendirerek, güç vererek mücadele ettiğimiz İnşaat-İş’ten arkadaşlar vardı. Birlikte örgütledik, birlikte tutuklandık, birlikte o direnişin kazanımlarını bugüne kadar getiriyoruz” ifadelerini kullandı.
“14 Eylül direnişi sadece 14 Eylül’de başlamadı” diyen Karabulut, ağır çalışma koşullarını anlattı. Şantiyede yoğun üretim baskısı, iş kazaları ve iş cinayetlerinin yaşandığını belirten Karabulut, “Çok fazla emek sömürüsü var, yoğun baskı var, iş kazaları, iş cinayetleri had safhada” dedi.
İş cinayetlerine ilişkin verilerin dahi açıklanmadığını söyleyen Karabulut, “Şu an bile devlet iş cinayetleri, kaç tane işçinin öldüğü, yaşamını yitirdiğini açıklamıyor. Yani bizde başka bir sayı var, basında başka bir sayı var. Bu anlamıyla kapalı kutu olan bir şantiyeydi” ifadelerini kullandı.
Direniş sırasında işçilerin şantiyeye kaçak yollarla girmek zorunda kaldığını belirten Karabulut, “Kaçak giriyorsunuz. İşte tellerden atlayarak ya da bir mühendis arkadaşın arabasının bagajına saklanarak girdiğimiz yerlerdi. Hem biz hem İnşaat-İş, öyle direnişler örgütlediğimiz bir alan” dedi.
Direnişin görünür hale gelmesiyle şantiyedeki çalışma koşullarının kamuoyuna taşındığını belirten Karabulut, yüzlerce işçinin gözaltına alındığını, yüzlercesinin günlerce kamplarda tutulduğunu ve toplam 81 arkadaşlarının hala yargılandığını söyledi. “Uluslararası kamuoyunda da bir direniş, ciddi bir dayanışma gösterildi. Kamuoyunda yer tuttu” diyen Karabulut, son olarak direnişin işçiler arasındaki dayanışmayı güçlendirdiğini ifade etti.
“Sermaye iktidarının tüm aygıtlarıyla kurulduğu bir dönemden geçiyoruz”
DGD-SEN Genel Başkanı Neslihan Açar, mücadele eden farklı sendikalardan temsilcilerin aynı masada bulunmasının önemine dikkat çekerek, “Mücadele eden arkadaşların aynı masada toplanması bir keramet olmalı diye düşünüyorum” dedi.
Farklı işkollarındaki mücadelelerin ortaklaştırılması gerektiğini belirten Açar, “Bizi bu dönem sadece kendi iş kolumuzda da değil, yani memleketin her bir köşesinde köylüye, üreticiye, çiftçiye, şantiyelere, aynı zamanda kendi iş kollarımızda göçmen işçilerle yürüttüğümüz o mücadelede hak mücadelesinde onların olduğu ülkelere kadar taşıyan bir zemin var burada” dedi.
Ankara’daki maden işçilerinin mücadelelerinin geçmişten bağımsız ortaya çıkmış gibi değerlendirilmesini eleştiren Açar, “Ankara’da maden işçilerinin mücadelesiyle bunların sanki bir yağmur sonrası ortaya çıkan mantarlar gibi ve öncesiz olduğuna dair böyle kamuoyunda da çeşitli yanılgılar oluşuyor” ifadelerini kullandı.
Neoliberal politikaların yalnızca ekonomik değil, toplumsal yaşamın bütün alanlarını dönüştürdüğünü belirten Açar, “Neoliberalizmin hepimizin en kaba tanımı ve tabiriyle mutlak bir sınıf iktidarı, sermaye iktidarının burada bütün aygıtları ve araçlarıyla beraber kurulduğu, halkın ezici çoğunluğunun yoksullukla atıldığı, çok temel kamusal hizmetlerden alıkonduğu; barınma, beslenme, güvenlik, hukuk, yani bugün aklımıza eğitim ne geliyorsa bunların özelleştirmelerle ya da çeşitli süreçlerle elimizden alındığı” bir dönem yaşandığını söyledi.
“Bize ait olan her şey değişip dönüştü ve sermayenin birer aparatı haline geldi” diyen Açar, sendikaların da bu dönüşümden bağımsız olmadığını ifade etti.
Sendikalı işçi sayısına ilişkin değerlendirmelerde bulunan Açar, “Bugün 2 milyon sendikalı üye işçiden bahsediliyor. Kamuyu çıkartırsak 300-400 bine falan denk geliyor herhalde özel sektörde sendika üyesi işçi. Bunların da ezici çoğunluğu sarı sendikalarda üye” dedi.
“Bugün bu kadar yoksullaşmayı, bu kadar haksız, yani elindeki bütün haklarının alındığı tablo sadece egemenlerin kendi kurumlarıyla gerçekleşmedi. Burada sendikalar değiştirip dönüştürüldü” diyen Açar, Türk-İş, Hak-İş ve kamu sendikalarının da bu süreçte bürokratik yapılara dönüştüğünü savundu.
“Direnişleri kazanırız ama kapitalizme karşı mücadeleyi kazanamayız”
Limter-İş Genel Sekreteri Beycan Taşkıran, işçi hareketinin parçalanmışlığının aşılması için sendikal ve politik mücadelenin birlikte yürütülmesi gerektiğini söyledi. “İki kanal var. Biri evet sendika zemini, yani işçi sınıfının ekonomik mücadelesinin birleştirilmesi” diyen Taşkıran, işçi sınıfının “ideolojik, politik ve örgütsel olarak parçalanmış durumda” olduğunu belirtti.
“Bizler sendikacıyız, işçileriz ama aynı zamanda politik özneleriz ve buna cevabımızın da politik, örgütsel olması gerekiyor” diyen Taşkıran, kamu emekçileri ile işçilerin ortak örgütlenmesinin önemine dikkat çekti.
“Sınıfın birleştirilmesi sorunu, sendikal alanda ekonomik, demokratik mücadelenin bu zeminde güçlendirilmesi ve bir tırnak içinde merkezleştirilmesi sorunu” diyen Taşkıran, mücadeleci sendikaların hem geleneksel sendikalar içerisinde hem de bağımsız sendikalar olarak bulunduğunu söyledi.
Devrimci hareketin zayıflamasının işçi sınıfının bugünkü durumunda etkili olduğunu belirten Taşkıran, “Devrimcilerin çok zayıflamış olması. Bunda rejimin, sermayenin çok keskin saldırılarının, tasfiye saldırılarının çok büyük payı var, kadro kayıplarının çok büyük payı var. Ama durumu sadece bununla da açıklayamayız. Hepimizin bunda sorumluluğu var” dedi.
İşçi sınıfının politik olarak yönelmesiyle sendikal alanda birleşik bir örgütlenme zemininin birlikte kurulması gerektiğini söyleyen Taşkıran, “Bunu sadece sözden çıkarıp pratik bir örgütlenme zeminine çekmek lazım” ifadelerini kullandı.
Grev hakkının yeniden kazanılması gerektiğini belirten Taşkıran, “İşkolu sendikacılığının, işkolu barajları, yetki gaspları bugünlerde grev artık direnerek, Yüksek Hakem Kurulu kararıyla ya da yetki bununla kazanılabiliyor. Grev hakkının yeniden kazanılması lazım” dedi.
Tersanelerdeki mücadele deneyimlerinden söz eden Taşkıran, direnişlerin çoğu zaman kalıcı örgütlenmelere dönüşmediğini belirterek, “Biz de tershanede sistematik olarak direniyoruz, hak alıyoruz. Ya da başka arkadaşlarımızın yaptığı gibi. Ama bunlar sonraki aşamaya, yani bir iş yeri komitesine, bir sürekliliğe dönüşmüyor” dedi.
Tersanelerdeki taşeronlaşmanın ve işçi sirkülasyonunun örgütlenmeyi zorlaştırdığını söyleyen Taşkıran, “Bir tershanede 150 taşeron var ve işçi sürekli iş yerini değiştiriyor. Siz onun nerede olduğunu bile bilmiyorsunuz. Direniş yapıyoruz, haklarını alıyor, gidip başka bir tershanede çalışmaya başlıyor” ifadelerini kullandı.
İşçilerin yoğun çalışma temposu, tükenmişlik ve işini kaybetme korkusu nedeniyle sendikal faaliyetlerin süreklileştirilmesinde zorlanıldığını belirten Taşkıran, “O kadar çok çalışılıyor ki, o kadar çok tükenmişlik var ki, o kadar çok iş yeri, yani iş kaybı korkusu var ki bu sürekli hale gelebiliyor” dedi.
“İşçi iradesini esas alan bir sendikal anlayış ortaya koyduğunuzda işçi gözü karartıyor”
BİRTEK-SEN Genel Başkanı Mehmet Türkmen, işçi hareketinin açmazlarını sendikal bürokrasi üzerinden değerlendirdi. Türkiye’de sendikal yapılardaki çürümenin yeni bir tartışma olmadığını belirten Türkmen, son yıllarda bağımsız ve mücadeleci sendikaların ortaya koyduğu pratiklerin bu tartışmayı daha görünür hale getirdiğini söyledi.
“Bugün en çok tartışılan şeylerden biri sendikal bürokrasinin durumu” diyen Türkmen, Türkiye’de sendikal bürokrasinin uzun yıllardır işçi hareketinin önündeki en büyük engellerden biri olduğunu ifade etti.
Sendikal hareketin yaşadığı krizin yalnızca Türkiye’ye özgü olmadığını belirten Türkmen, bugünkü sendikal anlayışın tarihsel olarak kapitalizmin işçi hareketi ve sosyalizm karşısındaki tehditlerle şekillendiğini söyledi. İkinci Dünya Savaşı sonrasında sosyal devlet uygulamalarının yaygınlaşmasına değinen Türkmen, “Sosyal devlet dediğimiz şey aslında o sistemin bir devrimle yıkılmasını engellemek için alınmış bir önlemdi ama bir yanıyla da bizzat bu ülkelerde, kapitalist batı ülkelerinde de işçi hareketinin ve onun da bir sonucu olarak sosyalist hareketlerin, odakların güçlü olduğu bir dönemin eseriydi” dedi.
Bugün kapitalist sistem açısından sosyalizm ve işçi hareketinin geçmişteki düzeyde bir tehdit oluşturmadığını savunan Türkmen, “Ama şimdi geldiğimiz noktada artık uluslararası kapitalist sistem için ne sosyalizm bir tehdit düzeyinde ne de işçi hareketi, sendikal hareketler böyle bir tehdit durumunda” diyerek, hakim olan ve çürümüş olan uzlaşmacı sendikacılığın da bu koşullarda şekillendiğini belirtti.
Devletin de sermaye karşısında tarafsız hakem görüntüsünden uzaklaştığını savunan Türkmen, “Bugün artık devlet de daha açıkta sermaye sınıfının çıkarlarına ve onun ihtiyacına göre hareket eden bir mekanizmaya açık hale dönüşmüş durumda” dedi.
Bazı iş yerlerinde sendikaların işçilerin kendiliğinden gelişen tepkilerini ve direnişlerini bölen, dağıtan ve baskılayan yapılara dönüşebildiğini belirten Türkmen, “Bu şu demek değil: Bu işçiler sendikasız kalsın ve örgütlensin değil. Ama bazı durumlarda, özellikle mevcut örgütlü sendikalar, yetkili sendikalar içinde birçoğu bu örneği oluşturuyor” ifadelerini kullandı.
İşçi iradesini esas alan sendikal mücadelenin ise farklı bir sonuç yarattığını belirten Türkmen, “İşçiler, iradesinin temsil edildiği alanları görünce, işçi iradesini esas alan sendikal mücadeleyi ortaya koyduğunuzda işçiler hiçbir şeyden korkmadan mücadeleye atılıyor, gözünü karartıyor” dedi.
“Vakıf üniversitelerinde akademisyenlerin güvencesizliği derinleşiyor”
Oturumda son olarak konuşan Öğretmen Sendikası Vakıf Üniversiteleri Birimi’nden Hilal Işık, sendikalaşma ve emek mücadelesinde vakıf üniversitelerinde çalışan akademisyenlerin yaşadığı özgün sorunları anlattı. Öğretmen-Sen’in MEB’e bağlı özel öğretim kurumlarında çalışan öğretmenler ile YÖK’e bağlı vakıf üniversitelerinde çalışan akademisyenlerin mücadelelerini aynı sendika çatısı altında birleştirdiğini belirten Işık, iki grubun ortaklaştığı pek çok alan bulunduğunu söyledi.
2020 yılında vakıf üniversitelerinde çalışan akademisyenlerin en önemli sorunlarından birinin devlet üniversitelerindeki meslektaşlarıyla aralarındaki ücret farkı olduğunu belirten Işık, Yükseköğretim Kanunu’na eklenen düzenlemeyle eşit işi yapan akademisyenlerin devlet üniversitelerindeki meslektaşlarından daha düşük ücret alamamasının güvence altına alındığını söyledi.
Ancak bunun sendikalaşma açısından yeni sorunlar yarattığını belirten Işık, akademisyenlerin kamu çalışanı olarak bir açıdan tanınmasına rağmen kamu sendikalarına resmi olarak üye olamadığını ifade etti. “Çünkü İş Kanunu’na tabi olduğumuz için onuncu iş kolu, torba iş kolu, dört buçuk milyon çalışanın olduğu, bunun içinde yaklaşık dört yüz bininin eğitim emekçisi olduğu bir kolda örgütleniyor oluyoruz. Bu da tabii fiilen bizim toplu iş sözleşmesi hakkımızı engelleyen bir durum oluyor” diyen Işık, vakıf üniversitelerinde akademisyenlerin örgütlenmesinin de zor olduğunu söyledi.
Akademik çalışma düzeninin bireysel performans ve rekabet üzerine kurulduğunu belirten Işık, “Bireysel performans, bireysel yayın ve tamamen rekabete bağlı” dedi. Akademisyenlerin işten çıkarılma korkusu yaşadığını belirten Işık, daralan kadrolar ve kapatılan bölümler nedeniyle işten çıkarılan akademisyenlerin başka bir üniversitede yeniden kadro bulmasının da zorlaştığını ifade etti.
Akademisyenlerin güncel sorunlarının birkaç yıl öncesine göre değiştiğini vurgulayan Işık, “Bizim güncel sorunlarımız dört-beş sene öncesinde daha eşit ücret mücadelesiyken şu an vakıf üniversitelerinde üniversitenin kendisinin aslında tamamen yok olmaya doğru gittiği ve özellikle sosyal bilimler alanlarının likide edildiği” bir tabloyla karşı karşıya olduklarını söyledi.
Haziran ve eylül aylarının akademisyenlerin sözleşmelerinin yenilenip yenilenmeyeceğini beklediği dönemler olduğunu belirten Işık, “Sadece bizim ulaşabildiğimiz iki yüzü aşkın, iki yüz elliyi aşkın akademisyen aslında işten çıkarıldı. Ama sorunlardan biri bunlara ulaşmak, tespit etmek çok zor. Büyük ihtimalle çok daha fazla, üç yüz, dört yüzü bulan bir sayısı var” dedi.
Bölümlerin kapatılması ve küçültülmesiyle birlikte akademik emeğin de güvencesizleştirildiğini belirten Işık, kadroların azaltılmasına rağmen ders yüklerinin devam ettiğini ve bu yükün saatlik ücretle çalışan akademisyenlerin emeğiyle karşılandığını söyledi. “Bölümler kapatılır, küçültülürken aslında ders saati ücreti ve part-time çalıştırılan akademisyenlerin emek sömürüsüyle bölümlerin ihtiyaçları, ders yükleri her şey ayrı devam ederken küçültülen kadroların yerine saatlik ücret alan, yani beş saat ders veriyorsa o kadar alan akademisyenlerin emeğiyle devam eden ve bunun sistematikleştirildiği aslında bir durumun içindeyiz” diyen Işık, mücadelelerinin önemli başlıklarından birinin bu alanın daha fazla kamusallaştırılması olduğunu söyledi.
Işık ayrıca kadroya alınmayan ya da ders saati üzerinden çalıştırılan akademisyenlerin önemli bir bölümünün çalışma alanlarının “sakıncalı”, “stigmatize edilmiş” veya “riskli” görülmesi nedeniyle güvencesizleştirildiğine dikkat çekti. “Eleştirel çalışmaların giderek azaldığı ve güvencesizleştirildiği bir süreç” yaşandığını belirtti.
(Evrensel)Dayanışmaya çağrı!
31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.
Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi
İndir, Oku, Dinle...

Evrensel'i Takip Et