Kaybedecek bir şeyimiz yok, kazanacak bir barışımız var!
Evet oyunu “yetmez ama evet” çizgisine yerleştirmek, iktidarla yan yana gelmek olarak görmek, Kürt halkının taleplerinin üzerini örtmekle eşitlemek ya da Kürt Özgürlük Hareketi’ne yedeklenmek olarak tarif etmekse doğru değildir.
Fotoğraf: Dilan Temiz/Evrensel
Nurgül DENİZ
Amed
Türkiye bugünlerde çerçeve yasa tartışıyor. Fakat tartışmanın kendisi, yasanın maddelerinden önce, daha temel bir soruyu gündeme getiriyor: On yıllardır çözülemeyen Kürt sorununun bugün geldiği aşamada nasıl bir çözümden söz ediyoruz?
Bugünkü süreç birdenbire ortaya çıkmış değil; on yıllara yayılan çatışmanın, inkâr ve güvenlik politikalarının, siyasal baskının, ekonomik ve toplumsal yıkımın biriktirdiği sonuçların içinden çıkıyor. Silahlı çatışmanın sona ermesi yönündeki gelişme son derece önemli ama çatışmanın sona ermesi ile Kürt sorununun demokratik çözümü aynı şey değil. Birincisi ikincisinin önünü açabilir fakat kendiliğinden onun yerine geçmez. Çerçeve yasa tartışmasının bugün düğümlendiği yer de tam olarak burası.
Sorun da çözüm de silahlardan ibaret değil
Ortaya çıkan çerçevede Kürt halkının adı ve talepleri yokdenecek kadar az. Sorunun kendisi yerine silahların bırakılması, fesih ve bunların hukuki sonuçları öne çıkıyor. Böylece yıllardır devam eden siyasal bir sorun, giderek devletin güvenlik ve düzenleme ihtiyacına tercüme ediliyor. Kürt sorunu yalnızca silahlı çatışmanın varlığından ibaret değildi, ki çatışmanın sona ermesiyle ortadan kalksın. Kürt halkının anadili, kültürü, siyasal temsil hakkı, seçilmiş iradenin tanınması, kayyum uygulamalarının sona ermesi, siyasi özgürlükler ve eşit yurttaşlık talepleri bu sorunun parçasıdır. Kürt halkının kimliğinin ve haklarının tanınması, yıllardır süren inkâr siyasetinin aşılması anlamına gelir.Dolayısıyla bugün “barış” denildiğinde yalnızca çatışmanın bitmesini anlamak, sorunun toplumsal ve siyasal içeriğini daraltmak anlamına gelir.
Son bir yılda yapılan halk toplantıları, buluşmalar ve çeşitli toplumsal kesimlerin yürüttüğü tartışmaların önemi de burada. İnsanlar bir araya gelerek nasıl bir ülkede yaşamak istediklerini, hangi haklara sahip olmak istediklerini, hayatlarını belirleyen hangi sorunların ortadan kalkması gerektiğini konuştular. Bugün çerçeve yasa tartışmasına bakıldığında ise bu sözlerin, taleplerin ve birikimin çok azının metne yansıdığı görülüyor. Bu yalnızca bir eksiklik değil; sorunun nasıl tarif edildiğine dair temel bir mesele.
Bir yanda yıllardır devam eden bir sorunun toplumsal ve siyasal bütün boyutları var, diğer yanda sorunun esas olarak silahsızlanma ve devletin bunu hangi hukuki mekanizmalarla yürüteceği üzerinden ele alınması. Tarihsel bir sorunun hukuki zemini, iktidarın dönemsel tercihlerine bırakılamaz. Hukuki güvencelerin açık, kalıcı ve toplumun taleplerini esas alan bir biçimde oluşturulması gerekir. Meclis’te siyasi partilerin bir araya gelerek ortak bir hukuki zemin oluşturması bu açıdan önemlidir. Aynı zamanda Meclis’in, demokratik çözümün hukuki güvencesini oluşturması, meselenin iktidarın dönemsel tercihlerine bırakılmaması bakımından da gerekli. Bunun için Meclis’in yapacağı düzenlemenin toplumun taleplerinden kopuk olmaması gerekir. Çünkü toplumsal talepler yasanın dışında bırakıldığında, hukuki zemin ne kadar güçlü kurulursa kurulsun demokratik çözüm açısından eksik kalacaktır.
Dahası, bu sürecin Saray rejiminin kendi kurumları ve onun siyasal denetimindeki MGK siyaseti, güvenlik bürokrasisi ve yıllardır Kürt meselesinin yönetilmesinde kullanılan yargı pratiği üzerinden yürütülmesiyle demokratik çözüm arasında açık bir çelişki var. Yıllardır sorunu çözümsüzlüğe taşıyan “devlet aklının” aynı araçlarla bu kez çözüm üretmesi beklenemez. Demokratik çözüm, iktidarın lütfuna değil, hukuki ve toplumsal güvencelere dayanmak zorunda.
Başka türlü bir ülke mümkün
Kürt halkının taleplerinin ve kimliğinin tanınması, başkasına verilecek bir ayrıcalık olarak değil, eşitliğin hukuki ve siyasal güvencesi olarak ele alınmalı ve tartışılmalı. Kürt kimliğinin anayasal ve siyasal düzeyde tanınması, Kürtçenin eğitimde ve kamusal yaşamda özgürce kullanılabilmesi, Kürt halkının kendi siyasal iradesini ortaya koyabilmesi ve yerel yönetimlerde seçilmişlerin iradesinin tanınması gibi en temel haklar başka bir halkın ya da kesimin hakkını azaltmaz. Bunların hiçbirisi Türkiye’nin diğer halklarının yurttaşlık haklarından eksiltilecek bir pay değildir. Hatta eşitlik üzerinden kurulmuş bir ortak yaşam, inkâr ve baskı üzerinden kurulmuş bir birlikten daha sağlam bir toplumsal zemine sahip olabilir. Yeter ki, Kürt halkının taleplerini Türkiye’nin geri kalanının karşısına koyan anlayış aşılsın. Çünkü Kürtlerin haklarını tanımak ile Türkiye’de yaşayan diğer halkların ve emekçilerin haklarını korumak arasında zorunlu bir karşıtlık bulunmuyor. Bundan dolayı mesele, Kürt halkına “ne verileceği” üzerinden değil, Kürt halkının sahip olması gereken hakların neden hâlâ pazarlık konusu edildiği üzerinden ele alınmalıdır.
Savaşın bedeli bütün ülkenin meselesidir
Kürt sorununun demokratik çözümünü Türkiye’nin bütün emekçilerinden bağımsız düşünmek de mümkün değil. Çünkü savaşın ve çözümsüzlüğün maliyeti yalnızca çatışmanın yaşandığı bölgelerde ortaya çıkmadı. Yıllar boyunca yaratılan savaş iklimi Türkiye’nin tamamında siyasal hayatı belirledi. Korku, güvenlikçi siyaset ve kutuplaştırma, demokratik hakların daraltılmasının gerekçesi haline getirildi. Savaşın ekonomik yükü kamu kaynaklarının kullanımından bütçe tercihlerine kadar toplumun tamamını etkiledi. Bölgedeki ekonomik yıkım, göç ve işsizlik ülkenin geri kalanındaki ekonomik sorunlardan kopuk değildi. Savaşın yarattığı siyasal iklim, insanların birbirine güvenmesini ve ortak talepler etrafında yan yana gelmesini de zorlaştırdı.
Bugün ekonomik kriz ağırlaşırken ücretlerin erimesi, genç işsizliği, güvencesiz çalışma ve geleceksizlik milyonlarca emekçinin ortak gündemi haline gelmiş durumda. Kürt kentlerinde bunlara uzun yılların savaş ve yıkımının sonuçları da ekleniyor. Emekçiler açısından barış soyut bir güvenlik meselesi değil; çünkü onların yaşam koşullarını kamu kaynaklarının nasıl kullanıldığı, demokratik hakların hangi sınırlar içinde kullanılabildiği ve genç kuşakların nasıl bir geleceğe sahip olacağı doğrudan ilgilendiriyor.
Özellikle genç kuşaklar açısından savaşın yarattığı durumunsonuçları daha belirgin. Korkunun, düşmanlaştırmanın ve sürekli olağanüstü hâl duygusunun içinde büyüyen; ekonomik krizle, işsizlikle ve geleceksizlikle karşılaşan gençlerin başka türlü bir ülkeye ihtiyacı var. Kimliğini ve dilini özgürce yaşayabildiği, geleceğini kurabildiği bir ülkeye.
Barış bütün emekçilerin meselesidir
Daha önce de belirttiğim gibi Kürt halkının talepleri ile Türkiye’nin bütün emekçilerinin talepleri arasında bir karşılaştırma kurmak gerekmiyor. Farklı taleplerin birbirini büyüttüğü bir ortak mücadele zemini var. Kürt işçisinin ulusal ve demokratik talepleri ile çalışma koşullarına, ücrete, sendikal haklara ilişkin talepleri aynı hayatın içinden çıkıyor. Kürt gençliği için anadil ve kimlik hakkı ne kadar gerçek bir ihtiyaçsa, eğitim ve iş hakkı da o kadar gerçek. Türkiye’nin batısındaki genç işçiler için de durum farklı değil. Onlarıngeleceksizliği ile Kürt gencinin geleceksizliğini birbirinden ayıran temel nedenlerden biri, yıllardır yaratılan siyasal ve toplumsal bölünmeler. Bu bölünmeler aşılmadan emekçilerin ortak gücünün ortaya çıkması da kolay değil. Barışın emekçi sınıflar için anlamı bu yüzden yalnızca çatışmanın sona ermesi değil; insanların birbirine karşı konumlandırılmadığı, ortak taleplerini birlikte savunabildiği demokratik bir siyasal zeminin oluşmasıdır.
Bir adımı savunmak, daha fazlasını istemekten vazgeçmek değildir, tam da bu noktada çerçeve yasa konusunda ortaya çıkan bazı tartışmalara da açıklık getirmek gerekiyor. Yasa, Kürt halkının taleplerini karşılamıyor. Demokratik çözümün bütün güvencelerini içermiyor. Yıllardır siyasi nedenlerle özgürlüğünden mahrum bırakılan herkesin özgürlüğünü sağlamıyor. Bunları söylemek gerekiyor. Fakat bütün bunları söylemek, yasanın atılmış bir adım olma niteliğini de ortadan kaldırmıyor.
Bir adımı savunmak daha fazlasını istemektir
Yaklaşık 50 bin insanın cezaevlerinden çıkmasının önünü açacak bir düzenlemenin hayata geçmesi önemlidir. Bu nedenle yasaya “evet” demek de önemlidir. Bu evet oyunu “yetmez ama evet” çizgisine yerleştirmek, iktidarla yan yana gelmek olarak görmek, Kürt halkının taleplerinin üzerini örtmekle eşitlemek ya da Kürt Özgürlük Hareketi’ne yedeklenmek olarak tarif etmek doğru değildir. Ulusalcı hezeyanlarla bu adımı küçümsemek de aynı ölçüde yanlıştır.Yasanın bütün içeriğine onay vermekle, atılmış bir adımı kendi ağırlığı kadar önemli görmek arasında fark vardır. Burada yapılması gereken, yasaya taşıyamayacağı bir anlam yüklemek de onu önemsizleştirmek de değil; ortaya çıkardığı kazanımı sahiplenirken eksik bıraktığı her şeyi daha ileri bir mücadele konusu haline getirmektir. Bir insanın özgürlüğünasıl önemliyse, on binlerce insanın özgürlüğüne kavuşmasının önünü açan bir adım da önemlidir. Bütün siyasi tutukluların özgürlüğünü istemekle bugün 50 bin insanın özgürlüğünün önünü açan bir düzenlemeye evet demek arasında bir çelişki yoktur. Tam tersine, kazanılan bir hakkı savunmakla daha fazlasını istemek aynı mücadelenin parçalarıdır.
“Bu yetmiyor, o halde hiç olmasın” yaklaşımı da yeterli değil; bir yasanın eksik olması ile hiç çıkmaması aynı sonuç olarak değerlendirilmemeli. Elli bin insanın özgürlüğünün önünü açacak bir düzenlemenin çıkması ile bu insanların cezaevlerinde kalmaya devam etmesi arasında gerçek, somut bir fark var.
Hiçbir şey yapmamak da ileri, demokratik, Kürt halkının veemekçi sınıfların yararına bir tutum değildir. Yasanın eksiklerini göstermek başka, atılmış somut bir adımı değersizleştirmek başka. Aynı şekilde yasaya “evet” demeyi iktidarın bütün politikalarına onay vermek gibi görmek de meseleyi tersinden kurmaktır. Üstelik bu adım, bundan sonraki demokratik mücadelenin sorumluluğunu da ortadan kaldırmıyor. İktidarın attığı her adımı yalnızca köşeye sıkıştığı için attığını düşünmek de yasaya “evet” diyenlerin iktidarın planlarına dahil olduğunu iddia etmek de doğru değil. Türkiye’nin yakın tarihi, iktidarların toplumsal talepler karşısında geri adım atmak yerine baskıyı sürdürdüğü pek çok örnekle ve mücadeleler karşısında geri adım attığı örneklerle dolu. Burada hesabı iktidarın arzusu ve planıyla değil örgütlü mücadelenin gücüyle yapmak gerekir. Bu nedenle bundan sonraki kazanımları da kendiliğinden gelecek gelişmelere bırakamayız.
Süreci geliştirecek olan örgütlü mücadeledir
Bugün geldiğimiz noktayı yaratan şey yalnızca Meclis’teki tartışmalar ya da iktidarın tercihi değildi. Yıllardır sürdürülen mücadele, insanların ısrarı, bedeli ve toplumsal basıncı bu alanı açtı. Meclis’te bir komisyon kurulmasını, çerçeve yasa tartışmasının başlamasını mümkün kılan da bu örgütlü mücadeleydi. Bundan sonrasını da örgütlü, birleşik bir mücadele taşıyabilir.
Yasanın dışında kalan talepler kendiliğinden yasaya girmeyecek ya da kazanılmayacak. Bütün siyasi tutukluların özgürlüğü, Kürt halkının demokratik ve ulusal hakları, kayyum düzeninin sona ermesi, demokratik güvencelerin genişletilmesi, emekçilerin çalışma ve yaşam koşullarına ilişkin talepleri, gençlerin geleceksizliğe karşı mücadelesi kendi başlarına birer mücadele konusu. Ama bunların birbirinden kopuk kalması da bu taleplerin gücünü azaltıyor.Yapılması gereken, birbirinden ayrı görünen bu mücadelelerin nerelerde yan yana gelebileceğini bulmak, bunu tartışmak ve ortak bir mücadele zemini yaratmak. Kürt halkının hakları için mücadele edenlerle emekçilerin ekonomik ve demokratik talepleri için mücadele edenlerin, gençlerin ve bütün ezilenlerin kendi taleplerini koruyarak yan yana gelebileceği yolları aramak, bulmak ya da o yolları açmak gerekiyor. Bunu da bizim dışımızda birilerinin yapmasını bekleyemeyiz. İktidarın yapmasını hiç bekleyemeyiz. Bir başka siyasi gücün bizim adımıza yapmasını beklemek de aynı ölçüde yanlış olur.Bunu yapacak olan örgütlü mücadelenin kendisidir.
Onun için yasaya evet demek, atılmış bu adımı kendi ağırlığı kadar önemli görüp savunmak olduğunu göstermek anlamına gelir. Yasada olmayanı kazanmanın yolu ise tekrar tekrar hatırlamak ve bilmek gerekir ki, örgütlü mücadeledir. Birbirine karşı değil yan yana duran taleplerin ortak gücünü ortaya çıkarmak, bu gücü büyütmek ve demokratik çözümün sınırlarını genişletmek gerekiyor. Bir adımın atılmış olmasını kıymetli bulmak, daha fazlasını istemekten vazgeçmek değildir. Eksikleri eleştirmek de kazanılmış olanı reddetmeyi gerektirmez. Mesele, kazanılan alanı küçültmek değil, o alanı daha ileri demokratik kazanımlar için kullanabilecek toplumsal gücü yaratmaktır.
Kaybedecek bir şeyimiz yok; kazanacak bir barışımız var. Bu barış bizim dışımızda kurulacak bir barış değil. Kürt halkının eşitlik ve özgürlük taleplerinin, Türkiye’nin bütün emekçilerinin demokratik ve sosyal talepleriyle buluştuğu, insanların kendi talepleri etrafında yan yana geldiği ve kendi gücünü örgütlediği bir mücadeleyle mümkün. Bugün düşünmemiz, konuşmamız ve örgütlememiz gereken yer tam da burasıdır. Çünkü bizi buraya getiren örgütlü mücadeleydi; bundan sonrasını kuracak olan da birleşik, örgütlü ve kendi taleplerine sahip çıkan emekçi sınıfların, Kürt halkının ve genç kuşaklarının mücadelesi olacaktır.
(Genç Hayat)Evrensel seninle güçlü!
31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.
Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi
İndir, Oku, Dinle...
Evrensel'i Takip Et