Okura teslim olmadan çok okunmak mümkün mü?
Karşı uçta kişisel gelişim ve popüler psikolojinin o iyi bildiğimiz dili var: Beş adım, yedi alışkanlık, yirmi bir günlük program… İnsan hayatının karmaşıklığı giderek bir yönetim tekniğine çevriliyor.
Tolga Yıldız
Türkiye’de yayıncılığın darboğazı çoğunlukla kağıt, baskı, dağıtım ve kitap fiyatları üzerinden konuşuluyor. Bunlar elbette belirleyici sorunlar. Fakat ekonomik kriz, yayıncılığın daha eski bir gerilimini de görünür hale getiriyor: Yazar, yayınevi ve okur arasındaki ilişkinin nasıl kurulacağı meselesi.
Kitap bugün aynı anda birkaç şey olmak zorunda. Yayınevi açısından maliyetini karşılaması gereken bir ürün, yazar açısından düşünsel ya da edebi bir üretim, okur açısından ise giderek pahalılaşan ve yalnızca para değil, ciddi bir zaman ve dikkat talep eden zorlayıcı bir nesne. Bu üç tarafın beklentileri ise kendiliğinden örtüşmüyor.
Maddiyattan zamana okurun kıstasları
Yayınevi kitabın satılmasını istiyor; ekonomik koşullar ağırlaştıkça tanınmış isimler, güncel başlıklar ve kolay anlatılabilir vaatler daha güvenli görünüyor. Okur da kitabı artık yalnızca başka kitaplar arasından seçmiyor. Sosyal medya, diziler, videolar, podcastler ve sürekli yenilenen dijital içerikler aynı sınırlı zaman için yarışıyor. Kitap pahalılaştıkça okurun sorusu da değişiyor: “Bu konu ilgimi çekiyor mu?” kadar, “Bu kitaba ayıracağım para ve zamanın karşılığını alacak mıyım?”
Yazar açısından asıl sorun da bu soruda beliriyor. Okuru düşünmek ne zaman okura saygı, ne zaman okura teslimiyet haline gelir?
Özellikle akademiden gelen yazarlarda bunun tersinden işleyen bir soruna dönüştüğü görülebiliyor. Okuru hesaba katmak bazen düşünsel taviz gibi algılanıyor. Metnin güçlüğü, kavramsal yoğunluğu hatta kapalılığı ciddiyet göstergesine dönüşebiliyor. İsimler, teoriler ve kaynaklar birbirini izlerken kitap, okurla ilişki kurmaktan çok yazarın birikimini sergilediği bir gösteri alanına kayabiliyor.
Raflarda gördüğümüz ‘kişisel gelişimler’
Karşı uçta kişisel gelişim ve popüler psikolojinin o iyi bildiğimiz dili var: Beş adım, yedi alışkanlık, yirmi bir günlük program… İnsan hayatının karmaşıklığı giderek bir yönetim tekniğine çevriliyor. Çalışma koşulları, ekonomik güvencesizlik, bakım yükleri, sınıfsal farklılıklar ve teknolojik çevre geri çekiliyor; geriye kendisini yeterince iyi yönetemediği için başarısız sayılan birey kalıyor.
Böylece iki ayrı okur tasavvuru ortaya çıkıyor. Birinde okur, yazarın seviyesine yetişmesi gereken kişidir. Diğerinde ise sürekli memnun edilmesi gereken müşteridir. Her iki durumda da gerçek okur kayboluyor.
Oysa okur ne edilgen bir tüketici ne de yazarın öğrencisidir. Kitaba kendi deneyimi, bilgisi ve itirazlarıyla gelir. Bu yüzden mesele yalnızca anlaşılır yazmak değildir; okuru kitabın içine nasıl dahil ettiğimizdir.
Okuru müşteri değil ‘muhatap’ algılamak
Dikkat ya da İrade Krizi’ni yazarken benim için temel mesele de buydu. Dikkati yalnızca bireysel disiplin problemi olarak anlatmak istemedim çünkü insanın dikkatini çalışma düzeninden telefon uygulamalarına kadar uzanan geniş bir piyasa şekillendiriyor. Fakat insanı bütünüyle koşullarının ürünü haline getirmek de ona yapabileceği hiçbir şey bırakmıyor. “Her şey senin elinde” demek kadar “Senin yapabileceğin hiçbir şey yok” demek de kolaycı.
Yayıncılıktaki gerilim de buna benziyor. Yazar kendi düşüncesinden vazgeçmeden okuru hesaba katabilir mi? Yayınevi yalnızca satışa değil, düşünsel dolaşıma da önem verebilir mi? Okur müşteri değil, gerçek bir muhatap olarak görülebilir mi?
“Çok satan” kavramına yönelik entelektüel küçümsemeyi de sorunlu buluyorum. Çok satmak kalite ölçüsü değildir fakat az okunmak da derinlik garantisi değildir. Bir düşüncenin toplumsal etkisinden söz edeceksek onun dolaşıma girmesini de önemsemek zorundayız.
Çok satanlarla okunamayanlar
İyi bir kitap okura her şeyi kolaylaştırmak zorunda değildir. Bazen rahatsız etmeli, mevcut kanaatlerini bozmalı, güç bir fikirle karşılaştırmalıdır. Fakat güçlük ile kapalılık aynı şey değildir. İyi bir kitap karmaşıklığı ortadan kaldırmaz, okurun o karmaşıklık içinde ilerleyebilmesini sağlar.
İhtiyaç duyduğumuz yayıncılık anlayışı da bu gerilimleri örtmek yerine taşıyabilmeli: Kitabı yalnızca satılacak nesneye indirgemeyen ama satılmasını küçümsemeyen; okuru müşteri saymayan ama onu yok da saymayan; yazarı kültürel otorite konumuna yerleştirmeyen ama düşünsel sorumluluğundan da vazgeçirmeyen bir yayıncılık.
Velhasıl, çok okunmakla düşünsel ciddiyet arasında zorunlu bir çelişki yok. Asıl çelişki, okuru küçümseyen entelektüel kibir ile onu yalnızca satın alma davranışına indirgeyen piyasa aklı arasında.
Evrensel'e Abone Ol
31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.
Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi
İndir, Oku, Dinle...
Evrensel'i Takip Et