Anadolu Quartet’in kurucusu Ahmet Tirgil: Müzik sadece enstrümanı iyi çalmak değil, benim başka dertlerim var
Batı müziğinin evrensel normlarıyla Mezopotamya ve Anadolu coğrafyasının kadim ezgilerini aynı sahnede buluşturan Anadolu Quartet’in kurucusu Ahmet Tirgil ile müziği, göçü, sınırları ve barışı konuştuk.
Fotoğraf: Onur Okur
Elif Ekin Saltık
[email protected]
Diyarbakır- 1982 yılında Erzurum’un soğuk ikliminde başlayan, ardından memur ailesinin tayinleriyle Karadeniz’in hırçınlığına komşu olan Samsun’da şekillenen bir hayat onunki. Müziğe ilk adımlarını annesinin yönlendirmesiyle aldığı bağlama dersleriyle atan Ahmet Tirgil, bugün Berlin’den Türkiye’ye uzanan çok dilli ve çok kültürlü bir müzik köprüsü inşa ediyor. Karadeniz Teknik Üniversitesinden Marmara Üniversitesine, keman tellerinden Kürtçe, Zazaca, Ermenice tınılara uzanan bu yolculuk, sadece müzikal yolculuk değil, kendi tabiriyle beyaz bir Türk’ün, Türkiye halklarıyla, ötekileştirilenlerle ve nihayetinde kendi ülkesinin gerçekleriyle yüzleşmesinin gelişimi. Anadolu Quartet’in doğuşundan KHK ile açığa alınma sürecine, Almanya’ya göçünden yepyeni projelere kadar uzanan bu sohbette Tirgil, “Virtüöz cenneti” dediği Türkiye’de sanatçı olmanın ne anlama geldiğini anlatıyor.
“Kendi tabirimle beyaz bir Türk’tüm, dünya görüşüm İstanbul’da değişti”
Batı müziğiyle bu coğrafyanın ezgilerini birleştiriyorsun. Türkçe, Kürtçe, Ermenice, Zazaca... Birçok dildeki tınıları bir araya getiriyorsun, Anadolu Quartet’in kurucususun aynı zamanda. Anadolu Quartet’in yola çıkışından bugüne bu yolculuk nasıl başladı? Dinleyicilerle nasıl bir bağ kurdun?
Karadeniz Teknik Üniversitesine (KTÜ) girdiğimde 1999-2000 öğretim yılında kemanla tanıştım. Öncesinde bağlama çalıyordum ama Klasik Karadeniz’de yetişmiş, kendi tabirimle “Beyaz Türk”tüm, Sünni bir aileden gelen beyaz bir Türk... Türkiye halklarını tanımıyordum. Ana akım medya ne diyorsa onunla yaşayan bir gençtim. Daha iyi keman eğitimi için İstanbul’a, Marmara Üniversitesine geçişim sadece müziğimi değil, dünya görüşümü de baştan aşağı değiştirdi. Marmara Üniversitesi birinci sınıfta sınıf arkadaşım Umut Kahraman –ki kendisi Metin Kemal Kahraman’ın yeğeni olur– “Bir grubumuz var, şu sıralar kemancı arıyoruz” dedi. Metin Kemal Kahraman kim? Zaza kim? Alevi kim? Kürt kim? Hiçbir şey bilmiyorum. Zannediyorum ki öyle kendi çapında, evde demo kaydeden insanlar bunlar. “Albümlerimizi getireyim, dinle karar ver” dedi. Albümler bir geldi; Ferfecir, Deniz Koydum vesaire... O yaşa kadar konserler vermiştim ama ciddi anlamda ilk kez müzik yolculuğuna adım attığım dönem o oldu. Yıl 2001’den bahsediyorum. Böylece Metin Kemal Kahraman’la ve tabiri caizse müzik piyasasıyla İstanbul’da tanışmış oldum.
Bir yandan okulda klasik müzik eğitimim sürüyordu ancak süregelen ezberci bir sistem vardı. “Bir Aşı Veysel eserini de biz düzenleyelim” derdiyle 2008 yılında arkadaşlarımla Anadolu Quartet’i kurduk. İlginçtir, insanlarla buluştuğumuz ilk büyük konserimiz Diyarbakır’da oldu. Kürtçe eserleri yaylı kuartet için aranje edip çalmak o dönem neredeyse hiç rastlanmamış bir şeydi. Beklediğimizin çok üzerinde bir ilgi gördük. O zamandan beri de Mehmet Atlı, Metin Kemal Kahraman, Sakina Teyna gibi birçok ismi sahnemize misafir ederek yolculuğumuzu sürdürüyoruz.
“Vize engelleri nedeniyle Berlin’e ‘şube’ açtım”
Anadolu Quartet serüveni bugün kimlerle devam ediyor?
Bugün web sayfamıza girdiğinizde sizi iki fotoğraf karşılıyor: Anadolu Quartet Türkiye ve Avrupa. Avrupa, bilhassa Almanya vize süreçlerini çok zorlaştırınca ben de şaka yollu “Berlin’e şube açtım” diyorum. 2017’de Berlin’e göçerken niyetim buydu, 2022’de başardım.
Şu an Türkiye konserlerine viyolonselde Ruşen Arslanargun, viyolada Ozan Nabi Akın ve ikinci kemanda kardeşi Berfin Akın ile gidiyoruz. Ozan ve Berfin, aynı zamanda rahmetli hocam, enstrüman yapımcısı Ahmet Akın’ın çocukları. Seyircinin “biri de şarkı söylesin” beklentisi üzerine Ruşen’in eşi Mehtap Arslanargun ve üniversiteden arkadaşım Eylem Kahraman da vokalde bize eşlik ediyor. Almanya (Berlin) kadromuzda ise İzmir’den göçen Zeynep Akdil (viyolonsel), Alman arkadaşımız Theresa Burggaller (viyola) ve Fransız Dorothee Royez (2. keman) var.
“Açığa alınma mesajını Berlin’e indiğim an aldım”
2017’de yurt dışına çıktın, o süreç nasıl gelişti? Neler yaşandı o dönemde?
2010 ile 2017 arası Dersim’de devlette müzik öğretmeniydim. Barış akademisyenleri süreci ve o siyasi atmosferde, sendika kararıyla yapılan yasal eylemlere katılıyorduk. KHK’ler başlayıp ana akım medyada “12 bin öğretmen açığa alınacak” haberleri çıkınca siyasi iklimden dolayı beni de alacaklarını düşündüm. Beş yıllık vizem vardı. Kararnameyi beklemeden, seminer döneminde uçağa atlayıp “Bir daha dönmeyeceğim” düşüncesiyle Berlin’e gittim.
İner inmez cep telefonumu açtım, okul müdüründen “Hocam açığa alındın” mesajı geldi. Tam Aziz Nesinlik bir olay! Araya Kurban Bayramı girdiği için tebligatı almaya gidemedim, hemen bayram sonrası bu kez “Hocam iade edildin, gel” mesajı aldım. Dönsem ortada hâlâ bir tuhaflık vardı, dönmesem memurdum. Mecburen dönüp memuriyeti bırakmaya karar verdim. Berlin’deki “serbest çalışan sanatçı oturumu”na başvurup istifa ettim. O gün bugündür oradayım, şu an Alman vatandaşıyım.

“Kağıt üstünde 1 Kürtçe öğretmenine karşılık 16 Japonca öğretmeni atanıyordu”
Kültürel hafıza açısından çok dilli ezgilerin yaşatılması değerli. Bir yandan da konser yasakları ve baskılar var. Bu kutuplaştırıcı atmosfer sanat üretimini nasıl etkiliyor?
90’larda yaşanan baskıları Samsun’da olduğum için bilmezdim ama 2000’lerden sonra bizzat gördüm. Yıllarca salon verilmedi, düğün salonlarına kaldık. Cizre’de konserimizde içeri göz yaşartıcı gaz atılırdı, yaşlı gözlerle çalardık. Bir beyaz Türk olarak başlarda inanasım gelmezdi bunlara.
Bugün geçmişe göre bir rahatlama var gibi görünse de Kürtlerin, Kürtçenin ve diğer dillerin, ezici çoğunluğun gözünde hâlâ tam bir meşruiyeti yok. Tabanda inşa edilmiş bir meşruiyet olmadığı için her şey çok kolay maniple ediliyor. “Kardeşiz” denilenin ertesi günü biri Kürtçe şarkı söyledi diye bıçaklanabiliyor. Göstermelik adımlar atılıyor; örneğin kâğıt üstünde Kürtçe seçmeli ders konuyor ama aynı yıl 1 Kürtçe öğretmenine karşılık 16 Japonca öğretmeni atanıyordu. Göz boyamaktan ibaret politikalar bunlar.
“Türkiye bir virtüöz cenneti ama benim başka dertlerim var”
Bağımsız bir müzisyen olmak, popüler kültürün hegemonyası içinde ne gibi zorluklar ne gibi çelişkiler barındırıyor?
Ana akımın dışında, hele bir de “protest” denilebilecek bir alandaysanız ulaşacağınız insan sayısı kısıtlanıyor. Fakat burada niyetiniz önemli; derdiniz çok insana ulaşmak mı, yoksa söylediklerinizi anlayacak insanlara ulaşmak mı?
Türkiye aslında bir “virtüöz cenneti”. Enstrümanını harika çalan sayısız insan var. Fakat işe yarar bir kültür politikası olmadığı gibi, müzisyenlerin birçoğu da sadece makine gibi enstrümana yoğunlaşıyor; okuyup araştırmıyor. Ben o anlamda şanslıyım. Metin Kemal Kahraman’la veya bir mimar olan Mehmet Atlı’yla çalışmak bana şunu gösterdi: Müzik sadece enstrümanı iyi çalmak değil. Benim hayata dair başka dertlerim var. Dolayısıyla bir şey yayınladığımda “100 kişi dinliyor” diye tasalanmıyorum. Popüler kültür figürleri gibi anlamsız bir tweet atıp 10 bin beğeni almanın bana katacağı hiçbir şey yok.
“Notalar arasında hikayelerle sahnede çevirmenlik de yapıyorum”
Gelecek için heybende neler var? Hem bireysel olarak hem Anadolu Quartet bazında bizi hangi projeler bekliyor?
25 yıldır çalıştığım Metin Kemal Kahraman’la yolculuğumuz, kayıtlarda ve sahnede sürüyor. Anadolu Quartet olarak dostlarımızla güzel şeyler üretiyoruz; Mehmet Atlı ile bir kuartet kaydı yapmayı planlıyoruz. Keza Cem Doğan’la “Anadolu Quartet & Cem Doğan” imzalı bir ‘Deyişler’ albümü kaydedeceğiz; aranjelerini bitirdim. Yine bizim çalacağımız, içinde benim de vokal yapacağım aşk temalı dört şarkılık yeni bir albüm düşünüyoruz.
Bireysel olarak da piyanist Utku Yurttaş ile “Notalar Arasında Hikayeler” adlı çok heyecan verici bir projemiz var. Anadolu halklarının ezgilerini (Ermenice, Kurmancî, Zazaca, Arapça, Türkçe, Lazca) söylüyorum. Sahne aralarında şarkıların hikayelerini anlatıyor, dilleri Türkçeye çeviriyor ve müzikal hayatımdaki komik anıları paylaşıyorum. Bu projeyi de yakında albüm olarak yayınlamak istiyoruz.
Bunun dışında bir de hayat arkadaşın Gulê ile yürüttüğünüz projeler var sanırım...
Evet, Gulê (Bulgurcu) ile de bilhassa Berlin’de ve Avrupa’nın diğer şehirlerinde projelerimiz var. Gulê aslında amatör bir müzisyen, kendi esas mesleği var ama profesyonelleri aratmayacak kadar ilgili ve çok güzel bir sesi var. Daha önce sözlerini onun okuduğu, aranjesini benim yaptığım “Amran Gişer” adlı Ermenice bir tekli yayınladık ve klibini Hozat’taki bir Ermeni kilisesinde çektik.
Şimdi Avrupa’daki kurumlardan destek alan projeler üretiyor. Mesela “Komşumun Şarkıları” projesi... Göçmenlerin, Avrupa’daki komşularımızın şarkılarını söylüyoruz. Berlin ve Recklinghausen’da konserlerimiz olacak. Ayrıca Gulê ile atölyeler yapıyoruz. Katılımcılara değişik dillerde bir iki şarkı öğretiyor, sonra birlikte söylüyoruz. Berlin Landes Müzik Akademide de böyle bir atölye gerçekleştireceğiz.
Gulê Bulgurcu, Ahmet Tirgil, Elif Ekin Saltık
“Bugün bir barış ihtimali bile heyecanlandırıyor”
Dersim’de yaşadın, Diyarbakır ve bölgeyi sürekli geziyorsun. On yıl önceki çözüm süreci dönemiyle bugünü karşılaştırdığında, Türkiye’nin siyasi atmosferinde bir barış umudu görüyor musun?
Onurlu bir barış hepimizin ortak umudu ve bunun için mücadele eden herkese büyük saygı duyuyorum. İlk “çözüm süreci” denilen dönemde hepimiz çok mutlu olmuştuk, heyecanlanmıştık. Diyarbakır’dan Cizre’ye, Urfa’dan Hakkari’ye köy köy gidip konserler veriyorduk, demokratik bir katılım vardı, her şeyi birebir o bölgede gözlemledim. Bugün de bir barış ihtimali beni heyecanlandırıyor.
Ama insanlık hali, bir yandan da “Acaba yine aynı şeyin içine mi düşüyoruz, bu bir oyun mu?” soruları haklı olarak insanların kafasını meşgul ediyor. Türkiye’de siyaset maalesef çok “günlük”. Dün “kardeşiz” diyen ana akım medya, bugün insanları yuhalatabiliyor. Toplumda sağlam bir meşruiyet zemini oluşturulmadığı için her şey bir girdap gibi hızla değişiyor. Bu kadar değişkenlik insanı ister istemez korkutuyor. Fakat her şeye rağmen, uzaktan bakınca söyleyebileceğim tek şey şu: Kültür için, sanat için, çocuklar için, anneler için... Herkes için, her yer için barış hemen şimdi demekten başka bir çaremiz yok.
Dayanışmaya çağrı!
31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.
Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi
İndir, Oku, Dinle...
Evrensel'i Takip Et