09.08.2026 00:45 / Güncelleme: 01:28

Sürecin sınıfsal zemini ve demokratik, halkçı çözümün gereği

"Türk ve Kürtlerin tarihsel birliği" egemen sömürücülerle değil, ezilen işçi sınıfıyla mümkün. Türk emekçileri de barışın çözümünü Saray iktidarına bırakmamalı, Kürt işçi sınıfının eşitlik talebine sahip çıkmalı.

Sürecin sınıfsal zemini ve demokratik, halkçı çözümün gereği

Fotoğraf: Kazım Kızıl

Taylan Tanal


Saray iktidarı tarafından “Terörsüz Türkiye” söylemiyle yürütülen sürecin ilk yasal adımı olan “Çerçeve Yasa” teklifi, aylar süren tartışmaların ardından Meclis gündemine getirildi.

Yaklaşık iki yıldır devam eden bu süreçte, iktidarın tutumu başından beri, sorunun gerçek demokratik çözümü için adım atmak değil, kendi siyasi hesaplarını ve ihtiyaçlarını merkeze koyan bir tutum oldu.

PKK militanlarının ve sürgünde olanların önemli bir kısmının dönüşünün ve aynı şekilde cezaevinde olan Kürt tutsakların bir kısmının serbest bırakılmasının (yasa metninde yer alan bu sınırlı olumlu adımların hayata geçmesini dahi iktidarın keyfine ve insafına bırakan muğlaklığı bir tarafa) önünü açan çerçeve yasanın dili, içeriği ve kapsamına bakınca da, iktidarın bu tutumunun değişmediği çok açık.

Temeli Kürt ulusunun inkarına, yok sayılmasına ve bu inkara karşı ‘ben varım’ diyen bir halkın itirazının, tanınma ve tam hak eşitliği talebinin ve mücadelesinin şiddet, katliamlar, baskı ve zulümle bastırılmasına dayanan tarihsel ve siyasal bir sorunu ‘terör’ ve ‘terörün tasfiyesi’ başlığına sıkıştıran iktidar çizgisinde, ‘tasfiye’nin askeri şiddet dışı araçlarla çözümünü esas alan konjonktürel yanı dışında, hiçbir esneme olmadığı çok açık görülüyor. Öcalan’ın ve DEM Parti yetkililerinin aksi yöndeki zorlama yorumlarına, iktidarın tutumuna dair gereğinden fazla iyimser değerlendirmelerine rağmen gerçek budur maalesef.

Bu gerçeği görmek ve kabul etmek bütünüyle süreci; iktidarla yürütülen müzakereyi, silahlı mücadeleye son verilerek siyasal ve demokratik mücadelenin önünü açmaya dönük çabayı ve Kürt Özgürlük Hareketi’nin (KÖH) her şeye rağmen bu süreci, bölgede değişen dengeler, siyasal konjonktür ve verili koşullar içinde mümkün olabilecek demokratik bir imkana dönüştürme ısrarını yok saymak ve önemsizleştirmek anlamına gelmez.

Tam da bu noktada, KÖH’ün, barış ve çözüm için savaşın ve sorunun tarafı olarak iktidarla müzakere yürütmesini bile ‘Saray iktidarıyla işbirliği’ olarak damgalayan sözde muhalif ulusalcı, şoven çevrelerin söylem ve eleştirilerinin nasıl bir tutuma denk geldiğini tartışmaya bile gerek yoktur.

Ayrıca, Saray iktidarı için bu sürecin Ortadoğu’daki gelişmeler, ABD’yle işbirliği temelinde bölgedeki yayılmacı pozisyonunu güçlendirme ve bölgesel liderlik hesaplarıyla olan ilişkisi bir yana, aynı zamanda ‘iç cepheyi güçlendirme’ gibi açık bir amaç taşıdığı gerçeğinden hareketle; ‘Kürtler kandırıldı’ ya da ‘Saray iktidarına teslim oldu’ gibi kestirmeci değerlendirmelerin en başta, bu hareketin 40 yıldır, her türlü baskı, katliam ve imha politikalarına ve ödenen büyük bedellere karşın Türkiye ve Ortadoğu’nun en kitlesel ve demokratik halk hareketi olduğu gerçeğini ve bu hareketin asıl olarak dayandığı örgütlü halk dinamiğini ve onun politik birikimini ve uyanıklığını yok saymak, en hafif tabirle küçümsemek anlamına gelir.

Ancak sürece ve yürütülüş biçimine dair dile getirilen her kaygı ve yapılan her eleştiriyi de yukarıda bahsedilen çevrelerin tutumuyla eşitleyerek, ‘süreç karşıtı’, ‘çözüm karşıtı’ ya da ‘Kürtlere akıl veren, yukarıdan bakan’ yaklaşımlar diye damgalayan tutumu da eleştirmek durumundayız. Merkezine en başta Kürt halkının haklı taleplerini, çıkarlarını ve elbette ezilen Kürt halkının ezen ulusun egemenlerine karşı ezilen Türk ve diğer her milliyetten işçi ve emekçi halk kitleleriyle kader ve mücadele birliğini esas alan kimi eleştiri, uyarı ve farklı görüşlere tahammül göstermeyen bir tutumun, Kürt halkının barış, demokrasi ve gerçek bir hak eşitliği mücadelesine katkı sağlayan bir tutum olmadığı açıktır.

Kaldı ki, asıl olarak Saray iktidarının politikalarını ve sürece dair tutumunu hedef alan bu tür dost eleştirilerini, sürece ve çözüme karşı olumsuz bir tutum olarak görmek yerine, müzakere masasında Kürt tarafının elini ve Kürt halkının haklı taleplerinin zeminini güçlendiren bir dayanak olarak görmek daha doğru bir tutum olmaz mı?

Gelelim sürecin sınıfsal zeminine. En başta şunu söyleyelim; Kürt Özgürlük Hareketi, ilk ortaya çıktığı dönemde, o dönemin bildiğimiz politik konjonktürünün (dünyada ve Türkiye’de anti-emperyalist ve sosyalist hareketlerin etkisi, Sovyet bloğunun varlığı ve ulusal kurtuluş ve bağımsızlık hareketlerinin politik çizgilerinin büyük oranda buradan etkilenerek şekillenmesi) etkisiyle sol-sosyalist bir iddiayla (adının Kürdistan İşçi Partisi olması da dahil) ortaya çıkmış ve hâlâ güçlü bir sosyalist damara sahip olsa da, temel karakteri hiçbir zaman sosyalist bir sınıf hareketi olmadı. Böyle olmak zorunda da değil elbette. Bunu bir eleştiri olarak değil, bir gerçekliğe vurgu yapmak için ifade ediyoruz.

Ortaya çıktığı ilk dönemden başlayarak, bu hareket, büyük oranda Kürdistan’ın yoksul halk kitlelerine, kır ve kent emekçilerine dayanarak örgütlenen ve büyüyen bir hareket oldu. Yukarıda bahsettiğimiz, hareketin (gerçek anlamda Marksist-Leninist bir temelden uzak da olsa) sol-sosyalist, halkçı ve demokratik bir dil, söylem, değer ve sembolleri benimsemesinde bu sosyal-sınıfsal faktörün etkisini de göz ardı etmemek gerekir. Çünkü Kürt halkına dayatılan inkar ve asimilasyon politikasının en önemli boyutlarından biri de hiç kuşkusuz Kürdistan’ın sömürgeleştirilmesi, kaynaklarının yağmalanması, geri bırakılması ve göçe zorlanması yoluyla Kürt halkının büyük bir bölümünün ekonomik ve sosyal olarak ağır bir yıkıma ve derin bir yoksulluğa mahkum edilmesiydi. Dolayısıyla, ulusal baskı ve inkara karşı gelişen öfkenin asıl olarak Kürt emekçilerinde ve yoksul halk kitlelerinde karşılık bulması ve hareketin de asıl olarak bu dinamiğe dayanması son derece anlaşılır bir durumdu.

Bir gazete yazısının sınırlarını göz önünde bulundurarak, yaklaşık iki yıl önce başlayan son ‘sürece’ kadar yaşanan önemli kırılma noktalarını ve tartışmaları bir tarafa bırakarak özetle şöyle söyleyelim:

Geldiğimiz aşamada sürece hâkim olan dilin; hareketin tabanının da büyük oranda güven duymamasına sebep olan ve bizim de eleştirdiğimiz, Kürt ulusal sorununun gerçek çözümünün, demokratik ve halkçı çözümünün gerektirdiği adımları tartışmaktan bile uzak olan dil ve çerçevenin, tam da yukarıda bahsettiğimiz, hareketin asıl olarak dayandığı o sınıfsal ve sosyal tabanın önceliklerinden uzaklaşmasında ve hareketin siyasal yapısı ve kadro bileşiminde de yansımasını bulan orta sınıf ve burjuva etkinin artmasında yattığını düşünüyoruz. Bütün olup biten tek başına bununla açıklanamaz belki ama bu dönüşümün etkisinin hiç de küçümsenemez olduğunu gösteren çokça gelişme yaşanıyor.

Başına ‘demokratik’ ekleyince öyle iddia edildiği gibi çok büyük bir anlam farklılığı ifade etmediğini düşündüğümüz ‘entegrasyon’ kavramının sürecin kilit kavramlarından biri haline gelmesinin de bu dönüşümle ilgili bir yanı olduğu gözden kaçırılmamalıdır. Önemli bir kesimi zaten Türk egemen burjuvazisine entegre olmuş, Kürt hareketiyle daha yakın duran bir kesiminin ise tam entegre olma konusunda daha hevesli ve sabırsız olduğu görülen bölgedeki Kürt burjuvazisinin tutum ve beklentilerinin süreçte rengini daha çok belli eden bir niteliğe sahip olduğu görülüyor.

Meselenin bu tarafı daha kapsamlı bir tartışmayı gerektirdiği için, şimdilik burada nokta koyup, sürecin ve çözümün gerçekten halkçı ve demokratik bir temelde ilerleyebilmesinin koşulu nedir, ona cevap vermeye çalışalım.

Süreç başladığından beri, başta Diyarbakır, Mardin, Van gibi illerin sanayi ve ticaret odası temsilcileri olmak üzere, bölgedeki Kürt sermaye sınıfı temsilcilerinin sürece ve atılması gereken adımlara dair önemli açıklamaları oluyor. Bu açıklamaların önemli bir kısmında kimsenin karşı çıkmayacağı kimi demokratik talepler olsa da, ‘sürecin ekonomik kazancı’, ‘barışın ekonomik getirisi’, ‘bölgesel kalkınma’ vb. söylemlerin altında yatan süreçten ‘pay kapma’ tutumunu görmemek mümkün değil.

Kuşkusuz Kürdistan’da yağmanın başında asıl olarak Türk sermayesi var. Kürt sermayesi de bu yağmadan pay kapmaya çalışıyor. Ormanların talanı, barajlar, yeni enerji santralleri, HES, JES, RES projeleri, maden arama faaliyetlerinin çok yönlü yürütülmesi gibi gelişmeler Kürdistan’ın yeniden sömürgeleştirilmek istendiği bir sürecin bizi beklediğini gösteriyor.

Uzunca bir süredir bölgenin önemli gündem maddelerinden biri de madencilik projeleri ve bu projelere karşı bölge halkının pek çok noktada süren mücadeleleri.

Başta tekstil ve madenler olmak üzere, bölgenin neredeyse her il ve ilçesine kadar yayılan fabrikalarda işçilerin asgari ücret ve altında ücretlerle, örgütsüz, güvencesiz ve kölelik koşullarında çalıştırılmaya mahkum edildiği ve buna isyan ederek örgütlenme ve mücadele etme yolunu seçen işçilerin mücadelesinin (Urfa-Özak’ta olduğu gibi örneğin) nasıl bastırıldığına da bakınca, bölgedeki işçi ve emekçileri nasıl bir ‘barış’ın beklediğini anlamak zor olmasa gerek.

Geçtiğimiz günlerde basına demeç veren DTSO Başkanı Mehmet Kaya’nın şu sözleri dikkat çekici olmalı: "Bizim Kürt siyaseti daha çok sendikal ve emekçi kitlelerin hakim olduğu, güçlü olduğu bir siyasette ilk defa Kürt siyaseti ile birlikte yürüyen bir iş camiası çıkardı.”

İşte tam da bu yüzden, Kürdistan işçi sınıfının, emekçilerin, kendi bağımsız sınıf hareketini örgütleyerek sürece müdahil olması, en az Kürt sermaye sınıfı kadar örgütlü hareket edip sözünü söylemesi, taleplerini yükseltmesi, Kürt ulusal sorununun demokratik ve halkçı çözümü için sürece kendi sınıf rengini vermesi büyük bir ihtiyaç olarak önümüzde durmaktadır.

Öcalan ve DEM Parti sözcülerinin sürecin başından beri en çok tekrar ettikleri ifadelerden biri de, ‘tarihsel Kürt ve Türk ilişkileri’, ‘Kürt ve Türklerin tarihsel birliği’ tanımlaması. Bu tanımlamaya ve buna paralel olarak ifade edilen ‘bölgede daha güçlü bir Türkiye hedefi’ gibi ifadelerin, Türkiye ve başta Kürtler olmak üzere bütün bölge halkları için, ezilen halk kitleleri ve emekçiler için, bölgede barış, demokrasi ve halkların kardeşliğini, kader birliğini esas alan devrimci ve ilerici güçler için ne anlama geldiğini tartışmayı başka bir yazıya bırakarak, şöyle bitirelim:

Eğer tarihsel birliğine vurgu yapılan Türk ve Kürtlerin çıkarları ve kaderleri bir olan sınıfsız, zümresiz, kaynaşmış milletler değilse; eğer Türk tarafı için kastedilen Türk ulusunun ezen ve sömüren egemen sınıfı ve devletiyle değil de, ezilen, sömürülen, çıkarları gerçek bir barış ve eşitlikten yana olan Türk ve diğer milliyetlerden işçi sınıfı ve yoksul halk yığınlarıyla kader birliği ise, o zaman ülkenin batısındaki Türk işçi ve emekçilerinin de taraf olması gerekiyor.

Türk işçi ve emekçilerinin de; en büyük ve ağır bedelini işçi, emekçi ve yoksulların ödediği, büyük bir yıkıma ve on binlerce insanımızın ölümüne ve halklar arasında nefrete ve düşmanlığa sebep olan bu sorunun çözümünü kendi egemen sömürücü sınıfının, Saray iktidarının insafına bırakmaması ve Kürt halkının, Kürt işçi sınıfının barış ve eşitlik talebine ve mücadelesine sahip çıkması gerekiyor.

Evrensel'e Abone Ol

31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.

📰
E-Gazete Her gün basılı gazeteyi dijital olarak oku...
🔊
Sesli Yazılar Köşe yazılarımızı sesli olarak dinle...
🚫
Reklamsız Deneyim Reklamlara takılmadan sadece habere odaklan.
ABONE OL Zaten abone misin? Giriş Yap

Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi

İndir, Oku, Dinle...

📰
E-Gazete Her gün basılı gazeteyi dijital olarak oku...
🔊
Sesli Yazılar Köşe yazılarımızı sesli olarak dinle...
🔑
Şifresiz Giriş İmkanı E-posta adresinle şifresiz giriş yapabilirsin.
08.08.2026 16:35

Figen Yüksekdağ’dan çerçeve yasa açıklaması: 'Özgürlüğümüz için çerçeve yasaya gerek yok, ama tarihi bir anlamı var'

“Çerçeve yasa”ya ilişkin değerlendirmede bulunan tutuklu Eski HDP Eş Genel Başkanı Figen Yüksekdağ, “Bizim özgürlüğümüz için çerçeve yasaya gerek yok. Ama bu yasanın büyük ve tarihi bir anlamı var” dedi.

Figen Yüksekdağ’dan çerçeve yasa açıklaması: “Özgürlüğümüz için çerçeve yasaya gerek yok, ama tarihi bir anlamı var”

Figen Yüksekdağ | Fotoğraf: MA

08.08.2026 19:33

İstismar şüphesiyle gözaltına alınmıştı: Sağlık kontrolü için getirildiği hastanede silahlı saldırıda öldü

Urfa’da cinsel istismar suçlamasıyla gözaltına alınan, Metin Albayrak, sağlık kontrolü için getirildiği hastanede uğradığı silahlı sonucu hayatını kaybetti.

İstismar şüphesiyle gözaltına alınmıştı: Sağlık kontrolü için getirildiği hastanede silahlı saldırıda öldü
09.08.2026 00:10

Temmuzda savaş derinleşti: Rusya-Ukrayna cephesinde yıpratma savaşı büyüyor

Binlerce İHA ve yüzlerce füzenin kullanıldığı saldırılar kentleri, enerji altyapısını ve limanları hedef alırken, Karadeniz’de ticari gemiler de savaşın doğrudan hedeflerinden biri haline geldi.

Temmuzda savaş derinleşti: Rusya-Ukrayna cephesinde yıpratma savaşı büyüyor

Fotoğraf: AA

09.08.2026 00:25

Mahallemizin dostu Spider-Man geri döndü: Brand New Day’e bir bakış

Bir insan sevdiklerini korumak adına kendi insani varlığını tamamen feda edip yalnızca soyut bir sembole dönüştüğünde insan kalabilir mi? Film, bu soruya yanıt verirken Hollywood ve masalların o klasik kurtarıcı romantizm illüzyonlarını reddediyor.

Mahallemizin dostu Spider-Man geri döndü: Brand New Day’e bir bakış

Fotoğraf: Unsplash

Evrensel'i Takip Et

Bildirimleri aç

Bildirimler

Önemli haberlerden ve gelişmelerden haberdar olmak ister misiniz?

✓ Bildirimler başarıyla açıldı!