İran’a karşı savaşın halklara bedeli
Avrupa'nın Gündemi'nde bu hafta ABD'nin İran'a karşı açtığı savaşın İngiltere'de ekonomik etkileri, savaşın son durumuna dair Almanya'da yapılan analizler ve Fransa'da aşırı sağın kültür ve sanat alanını nasıl ele geçirdiğine dair tartışmaları var.
Fotoğraf: AA
ABD ve İsrail’in İran’a karşı başlattığı savaş birçok ülkeye binlerce kilometre uzaktaki bir coğrafyada gerçekleşiyor görülebilir ancak Asya’dan Kuzey Avrupa’ya mali etkileri çoktan ulaşmış durumda. İngiltere ve diğer Birleşik Krallık ülkelerinde de halklar bu krizi yaşamaya başladı. Counterfire’a yazan Terina Hine, emperyalizmin savaşının ülkeye nasıl yakıt, gıda ve barınma sorunu olarak yansıdığını ele alıyor.
Almanya’nın Hürmüz Boğazı’na doğru yola çıkan Fulda mayın avlama gemisinin Boğaz’da konuşlanması için parlamentodan onay alması gerekiyor. Ancak onay verilse bile ABD, Almanya’nın geçiş kontrolünde sorumluluk almasına karşı. İran ise kontrolü paylaşmaya yanaşacak gibi görünmüyor. Bu nedenle Fulda gemisi Kiel Limanından askeri törenle demir alıp uğurlansa da meçhule giden bir gemi olabilir.
Fransa’da sinema dünyası, medya patronu ve aşırı sağcı kapitalist Vincent Bolloré’nin kültür alanındaki artan etkisine karşı alarm veriyor. Cannes’dan Canal+ televizyonuna uzanan tartışmada sinemacılar ifade özgürlüğünün tehdit altında olduğunu savunurken, Bolloré karşıtı bildiriye imza atan sanatçılar ve sinema emekçileri Canal+ yönetimi tarafından kara listeye alınma ve bir daha kendileriyle çalışılmaması tehdidiyle karşı karşıya.
Savaş maliyeti krizi
Terina Hine
Counterfire/İngiltere
İran savaşı binlerce kilometre uzakta olabilir ve şu anda ateşkes yürürlükte olsa da ABD ve İsrail’in öncülüğündeki bu çatışmanın etkileri Birleşik Krallık’ın dört bir yanındaki aileler tarafından hissediliyor ve durum daha da kötüye gidecek.
Savaş, petrol ve doğal gaz piyasalarında tarihin en ciddi aksaklıklarına yol açtı; petrol rafinerileri ve gaz tesisleri de dahil olmak üzere hasar gören altyapının onarılması yıllar alacak. Bunun sonucunda enerji fiyatlarında yaşanan artış ve Hürmüz Boğazı’nın kapatılmasının neden olduğu tedarik zinciri kesintisi, tüm dünyada hissediliyor. Hepimiz benzin istasyonlarındaki fiyat artışlarını yaşadık. Ocak ayında yerel benzin istasyonunda benzin litresi yaklaşık 1.30 sterlin (1 sterlin yaklaşık 62 TL ), dizel ise 1.60 sterlin idi; şu anda sırasıyla 1.60 sterlin ve 1.93 sterlin. Bu durum sadece günlük işe gidip gelmeyi değil, mal ve hizmetlerin teslimat maliyetlerini de etkiliyor. İster araba ister uçak ister gemi olsun, bir şeyleri taşımak için yakıt gerekir.
Yükselen sadece nakliye maliyetleri değil. Enerji fiyatlarının bu yıl yüzde 24, emtia fiyatlarının ise yüzde 16 artacağı tahmin ediliyor. Plastik ve gübre fiyatlarındaki keskin artışlar ciddi sonuçlar doğurmaya başladı. Azotlu gübrenin yüzde 99’u doğal gazdan üretiliyor ve dünyadaki gübrelerin büyük bir kısmı Hürmüz Boğazı üzerinden Körfez’den ihraç ediliyor. Körfez gübrelerinin en büyük ithalatçıları olan Hindistan, Brezilya ve Çin’in, şaşırtıcı olmayan bir şekilde, dünyanın en büyük gıda üreticileri arasında yer alması da bu durumu açıklıyor. Dünyanın en popüler azotlu gübresi olan üre fiyatı, savaşın başlamasından bu yana iki katına çıktı. Gübre kıtlığı ve artan maliyetler, Asya’daki çiftçilerin pirinç ve diğer mahsullerin ekimini azaltmasına neden oluyor. Gübre kullanımındaki azalma, ekilen mahsullerin verimini düşürürken, mevcut gübrenin hızla artan maliyeti tüketicilere yansıtılacak. Küresel gıda güvenliğine yönelik tehdit ciddi ve artan nakliye maliyetleriyle birlikte hem çiftçiler hem de bizim gibi ithalata bağımlı ülkelerdeki insanlar için potansiyel olarak felaket sonuçlar doğurabilir.
Son araştırmalara göre, son beş yıldır artmakta olan Birleşik Krallık gıda fiyatları, 2021’deki seviyelerinin ortalama yüzde 50 üzerinde olacak. Bu artış oranı, önceki yirmi yıldaki fiyat artışına eşit durumda. Bu, yirmi yıllık fiyat artışının beş yıllık bir döneme sıkıştırılması anlamına geliyor. 2021’de yaşam maliyeti krizinin başlamasından bu yana, sığır eti fiyatları yüzde 64 artarken, makarna ve dondurulmuş sebze gibi temel gıda maddelerinin fiyatları yüzde 50 arttı.
Elbette bu fiyat artışları yalnızca Trump’ın savaşına atfedilemez, ancak İran’daki çatışma zaten kötü olan durumu çok daha kötü hale getiriyor. İngiltere Merkez Bankası, şu andan kasım ayına kadar yüzde 7’lik bir gıda enflasyonu yaşayacağımızı tahmin ediyor. Bu kadar hızlı fiyat artışlarının etkisi, düşük gelirli kesim için yıkıcı olacak. İnsanların yemek atlamaktan başka seçeneği kalmayacak ve giderek daha fazla çocuk okula aç gidecek.
Dahası da var. Plastikler petrol bazlı ürünlerdir. Mutfağınıza, banyonuza veya yatak odanıza şöyle bir göz atmak, günlük ne kadar plastik kullandığımızı anlamanıza yeter. Gıda ambalajları ve kapları da enflasyonun bir başka kabusu haline geliyor. Bir de petrokimya endüstrisi var ki, o da darbe almaya hazırlanıyor; bu durum diş macunu, tek kullanımlık bebek bezleri, tamponlar ve çamaşır deterjanları gibi ürünlerin üretim maliyetlerini etkileyecek. Mart ayından bu yana petrokimya ürünlerinin maliyeti yüzde 50-60 arttı ve bunun büyük bir kısmı henüz alışveriş sepetlerimize yansımadı.
Enflasyonun faiz oranlarını yukarı çekmesiyle birlikte borçlanma maliyeti artıyor; bu nedenle yılın ilerleyen dönemlerinde mortgage (ev kredileri) faiz oranlarının yükseleceğine hazırlıklı olun. Bazı yorumcular, 2027 yılının başlarında baz faiz oranının yüzde 5.5’e ulaşacağını ve Birleşik Krallık’taki mortgage sahiplerinin yüzde 50’den fazlasının geri ödeme tutarlarında artış yaşayacağını öngörüyor.
Buna ısınma ve enerji maliyetlerindeki artış da eklendiğinde hem sıcak bir yerde uyuyabilmek hem de karnını doyurmak giderek zorlaşacak. Düşük gelirli gruplar için tasarruf bir lüks; yağmurlu günler, soğuk günler veya açlığın hissedildiği günler için birikim yok. Yiyecek, yakıt ve başını sokacak bir çatı temel ihtiyaçlardır.
Savaşın yol açtığı bu yaşam maliyeti krizi hepimizi vuracak ve en az paraya sahip, birikimi olmayan ve gelirlerinin büyük bir kısmını temel ihtiyaçlara harcayanlar en çok etkilenecek.
Çeviren: Dış Haberler Servisi
İran savaşının ara değerlendirmesi
German Foreign Policy
Almanya
Ateşkesin bozulduğu haberleri arasında ABD ve İran arasında yeni bir ateşkes konusunda olası kısmi bir anlaşma, Alman deniz kuvvetlerinin konuşlandırılması olasılığını belirsiz bırakıyor.
ABD, savaşta füze cephaneliğini önemli ölçüde harcadı ve önemli hasar verdi. Hürmüz Boğazı’nda olası bir Alman deniz kuvvetlerinin konuşlandırılması olasılığına ilişkin herhangi bir açıklama olmaksızın, ABD ve İran, uzatılmış bir ateşkes konusunda çerçeve anlaşmasına yaklaşıyor. Ayrıntılar şu ana kadar sadece genel hatlarıyla biliniyor; eğer doğruysa, Hürmüz Boğazı yakında tekrar ticarete açılacak, İran ise geçici olarak geçiş ücretlerinden feragat etse de Boğaz’ın kontrolünü elinde tutmaya devam edebilir.
Bu gerçekleşirse ABD için durum, İsrail ile birlikte İran’a yönelik ortak saldırısından öncekinden daha kötü olacaktır. ABD Başkanı Trump’ın şimdiye kadar savaşı sürdürmekten kaçınmasının nedenlerinden biri de ABD silahlı kuvvetlerinin büyük miktarda füze ateşlemiş olması: Toplam Tomahawk seyir füzesi cephaneliğinin yaklaşık üçte biri ve Patriot ve THAAD önleme füzelerinin yaklaşık yarısı. ABD’nin stoklarını yenilemesi yıllar alacak. Dahası, çeşitli ABD askeri üslerine verilen hasar ciddi. İran’ın füzelerinin yüzde 70’ine hâlâ sahip olması muhtemel olduğundan, savaş devam ederse ABD daha ağır kayıplarla karşı karşıya kalacak.
ABD Başkanı Donald Trump’ın İran ile müzakerelere devam etmesinin ve ABD-İsrail saldırganlık savaşını yeniden başlatmamasının nedenlerinden biri, ABD güçlerinin 40 günlük çatışma sırasında silah stoklarını önemli ölçüde tüketmiş olmasıdır. Bu, Washington merkezli Stratejik ve Uluslararası Çalışmalar Merkezinin (CSIS) bir raporuyla belgelenmiş durumda. Rapora göre, ABD birlikleri savaştan önce ABD stoklarında bulunan yaklaşık 3 bin 100 Tomahawk seyir füzesinden 1000’den fazlasını ateşledi. Ayrıca, toplam 4 bin 400 JASSM karadan havaya seyir füzesinden 1100’den fazlası konuşlandırıldı. Kullanılan füzelerin oranı, ucuz İran insansız hava araçlarına karşı kullanılan önleyici füzeler için daha da yüksekti; örneğin, yaklaşık 2 bin 330 Patriot füzesinden 1060 ila 1430’u ve yaklaşık 360 THAAD füzesinden 190 ila 290’ı ateşlendi. Bir füzenin üretim süresi yaklaşık 42 ay (Patriot) veya 47 ay (Tomahawk) olarak tahmin edilmektedir. Daha da karmaşık olan bir diğer nokta ise, silahların üretimi için vazgeçilmez olan çeşitli metallerin işlenmesinin Çin tarafından sıkı bir şekilde kontrol edilmesidir; bu sadece nadir toprak elementleri için değil, örneğin tungsten için de geçerlidir. Füze stoklarının yenilenmesi muhtemelen ABD’den önemli bir çaba gerektirecektir.
Ayrıca, İran insansız hava araçları ve füzelerinin Ortadoğu’daki ABD askeri tesislerine verdiği hasarın, daha önce bilindiğinden çok daha kapsamlı olduğu açıktır. Washington Post’un araştırmasına göre, İran silahları Arap Yarımadası, Irak ve Ürdün’de en az 228 ABD hedefini vurdu ve bazı durumlarda, yeniden inşası son derece zaman alıcı olacak son derece pahalı tesisleri imha etti. Örneğin, Beşinci Filo karargahının bulunduğu Bahreyn’deki ABD donanma üssünün, komuta işlevleri için artık kullanılamayacak kadar ağır hasar gördüğü bildirildi; bu işlevler daha sonra Florida’daki MacDill Hava Kuvvetleri Üssündeki CENTCOM karargahına devredildi. Ateşkesin başlangıcından bu yana, gözlemciler, İran füzelerinin menzilinde kalıcı olarak bulundukları göz önüne alındığında, tüm ABD üslerinin yeniden inşa edilmesinin bile değip değmeyeceğini zaman zaman sorguladılar. Bu durum, New York Times’ın araştırmasına göre İran silahlı kuvvetlerinin savaş öncesi füze stoklarının yüzde 70’ine ve mobil roketatarlarının yüzde 70’ine hâlâ sahip olduğu göz önüne alındığında daha da ciddidir. Ayrıca önemli miktarda insansız hava aracı stokuna da sahipler.
Maddi zararın ötesinde, ABD önemli siyasi sorunlarla karşı karşıya. 28 Şubat’ta İran’ı işgal ederek Washington, Arap Körfez devletlerinin savaşa başlamama yönündeki acil çağrılarını dikkate almadı. Şimdi, en azından bazı Körfez devletleri, çıkarlarına yönelik daha fazla ihmale pratik karşı önlemlerle karşılık vermeye hazır. Amerika Birleşik Devletleri’nin ay başında Hürmüz Boğazı’nı zorla açma “özgürlük projesi” girişiminden sonra, Suudi Arabistan ve Kuveyt, Riyad’ın güneydoğusundaki Prens Sultan Hava Üssü gibi kendi topraklarındaki ABD üslerini ve daha da önemlisi, ilgili ABD askeri operasyonlarına hava sahalarını kapattı. Bu durum, ABD yönetimini “özgürlük projesi”ni çok kısa bir süre içinde dondurmaya sevk etti. Geçen hafta, Trump’ın, özellikle Suudi Arabistan’dan gelen müdahale nedeniyle İran’a yönelik hedefli saldırılara yeniden başlama konusundaki yeni değerlendirmeleri ertelediği bildirildi. Riyad, mevcut Hac ibadeti sırasında savaşın yeniden patlak vermesinin Suudi devleti için ciddi lojistik zorluklara yol açacağını ve ABD başkanının itibarını ciddi şekilde zedeleyeceğini belirtti.
Bu bağlamda, Trump yönetimi son günlerde Tahran ile bir tür çerçeve anlaşması yapmaya istekli olduğunu belirtti. Mevcut haliyle bu anlaşmanın 60 gün geçerli olması ve ateşkesin uzatılmasının yanı sıra Hürmüz Boğazı’nın açılmasını öngörmesi amaçlanıyor. Anlaşmaya göre ABD, İran limanlarına uyguladığı ablukayı sona erdirecek, İran ise Boğaz’dan geçiş için artık ücret talep etmeyecek. Yeni bir nükleer anlaşma müzakereleri geçici olarak dışlanacak ve ancak yeni çerçeve anlaşması yürürlüğe girdikten sonra başlayacak. Doğrulanmamış raporlara göre, Tahran nükleer silah geliştirmeyi amaçlamadığını da teyit etmeye hazır olabilir. Bu, elbette, her zaman İran’ın resmi pozisyonu olmuştur. Nükleer anlaşmazlıkta iki taraf arasında henüz daha fazla bir yakınlaşma ortaya çıkmadı. 2015 nükleer anlaşması müzakerelerinde yer alan Alman Diplomat Hans-Dieter Lucas, Trump’ın 2018’de anlaşmadan çekilmesinin gelecekteki görüşmeler için başlangıç noktasını önemli ölçüde kötüleştirdiğini belirtti: Bugün İran, yüzde 60 oranında zenginleştirilmiş 400 kilogramdan fazla uranyuma sahip; “O zamanlar çok daha azdı. Bu her şeyi açıklıyor.”
Alman donanmasının Hürmüz Boğazı’nda olası konuşlandırılmasına ilişkin beklentiler tamamen belirsizliğini koruyor. İran, gelecekte Hürmüz Boğazı’nı kontrol etme konusunda ısrar etmeye devam ediyor. Buna göre, geçişler Tahran’da yeni kurulan Basra Körfezi Boğazları Otoritesinden talep edilmek ve onaylanmak zorunda. Raporlar, İran hükümetinin yeni nükleer anlaşma müzakereleri süresince yalnızca geçici olarak ücretsiz geçişe onay verdiğini gösteriyor. Görüşmelerin ilerleyen aşamalarında ücretleri kalıcı olarak kaldırsa bile, deniz yolunu kontrol etme iddiası devam edecektir. Batı açısından bakıldığında, bu durum Basra Körfezi’ndeki konumunun önemli ölçüde zayıflaması anlamına gelecektir. Özellikle, Tahran’ın Hürmüz Boğazı’ndaki kontrolünü sürdürmekte ısrar etmesi durumunda, Berlin’in Alman savaş gemilerinin planlanan konuşlandırılmasını nasıl meşrulaştıracağı veya hatta uygulayacağı belirsiz olacaktır. Bu durum, Alman ve Avrupa’nın deniz müdahalesi yoluyla bu stratejik açıdan önemli su yolunda baskın güç olma çabalarını tehlikeye atacaktır.
Çeviren: Semra Çelik
Sinema: Bolloré tasfiye gerçekleştiriyor
Christophe Kantcheff
Politis/Fransa
Temel özgürlüklere yönelik ciddi bir saldırı: Canal+’ın patronu Maxime Saada, “Zapper Bolloré” başlıklı bildiriyi imzalayan sanatçıları ve sinema emekçilerini kara listeye almakla tehdit ediyor. Devletin artık sorumluluk alması, neofaşistlerin iktidara gelişinin önünü açmak yerine medya ve kültür alanındaki tekelleşmeye karşı büyük bir yasa çıkarması gerekiyor.
Canal+ grubunun finanse ettiği filmlerin jeneriğinde yer almasını istediği ifade buydu. Canal+’ın Fransız sinema üretiminin “temel” bir dişlisi olduğu bir gerçek: Fransız film yapımlarının yarısı grubun finansmanından yararlanıyor. Bu yıl Cannes Film Festivali’nde yarışan 22 filmin 13’ü grubun desteğini almıştı. Buna rağmen festivaldeki gösterimlerde Canal+ logosu her çıktığında, ıslık sesleri ve yuhalamalar eksik olmuyordu. Sebebi ise Canal+ patronu Maxime Saada’nın, “Zapper Bolloré” bildirisine imza atanların kara listeye alınacağını söylemesi. Bu durum, komünizm şüphesi taşıyan sinemacıların Hollywood’dan dışlandığı McCarthycilik döneminin kötü anılarını anımsatıyor. Bazıları bunun “ani bir tepki” olduğunu söyledi; ancak bu açıklama, bildirinin Libération gazetesinde yayımlanmasından tam bir hafta sonra yapılmıştı. Ayrıca bu tehdidin hiçbir zaman uygulanamayacağı da söyleniyor. Ama kim bundan emin olabilir ki?
Ne olursa olsun, sanatçıları ve teknisyenleri ifade özgürlüklerini kullandıkları için mesleki cezalarla korkutmak ve yaptırım tehdidinde bulunmak bile temel ilkelere yönelik bir saldırıdır. Bu çok ciddi v açıkça kınanması gereken bir durumdur. Başlangıçta 600 sinema emekçisi tarafından imzalanan ve (tehdidin ardından) bin kişinin daha katıldığı bildiride ne deniyordu? Bir yandan Bolloré’nin sürmekte olan UGC (sinema salonları işletmesi) satın alımıyla sektördeki tekelleşmenin arttığı vurgulanıyordu; diğer yandan Breton milyarderin aşırı sağ ideolojisinin medya organlarında ve yayınevi sektöründe görünür hale geldiği belirtiliyordu. Başka bir deyişle: “Finansman zincirinin eşi görülmemiş biçimde Vincent Bolloré’nin elinde toplanması, ona zamanı geldiğinde istediği gibi hareket etme özgürlüğü veriyordu.” Sonuç olarak da şu çağrı yapılıyordu: “Bağımsız ve özgürce yaratım, dağıtım ve programlama imkanını savunabilecek bir hareketi birlikte inşa edelim.”
Burada, Canal+’ın mevcut ortak yapım politikasına yönelik doğrudan bir suçlamadan ziyade, geleceğe yönelik kaygılar ifade ediliyordu. Ve durumun hassas olduğu nokta da tam burası. Grup bugün yalnızca Fransız sinemasının en büyük özel finansörü değil; aynı zamanda diğer iki “temel” kutup olan France Télévisions ve CNC (ulusal sinema merkezi) ile birlikte sinemanın çeşitliliğine katkıda bulunuyor (her ne kadar bu çeşitlilik göreceli olsa da.) Sinemacılar ve yapımcılar tarafından dinlemeye açık biri olarak tanıtılan kilit bir isim var: Canal+ Grubunun Sinema Satın Alma Direktörü Laurent Hassid. Ancak yayınevi Grasset olayında olduğu gibi Direktör Olivier Nora’nın ani biçimde işten atılması tam bir ders niteliğindeydi: Bolloré dünyasında kimse güvende değil; en iyi profesyoneller bile. Bildiriye imza atanlar yaratım ve dağıtım özgürlüğünü korumak için bir “hareket” oluşturmayı düşünüyor olsalar da -bunun nasıl bir biçim alacağı şimdiden belirsiz- bugün sinemayı tehdit eden tehlikelere karşı mücadelenin yalnızca sinema sektörüyle sınırlı olmadığı açık. Bu mesele aynı zamanda CNC’yi, kamu yayıncılığını ve genel olarak düşünsel hayatı da ilgilendiriyor…
Daha geniş bir seferberlik gerekiyor. Zaten “sanatsal, kültürel ve bilimsel direnişler koalisyonu” tarafından başlatılan başka bir bildiri de kültürel direnişlerin aşırı sağa karşı birleşmesini çağırıyor. Ayrıca devletin de sorumluluk alması gerekiyor: Neofaşistlerin iktidara gelişinin önünü açmak yerine, medya ve kültür alanındaki tekelleşmeye karşı büyük bir yasa çıkarılmalı. Kültür bakanı ise şu ana kadar bu mesele karşısında sessiz!
Çeviren: Eren Can
(Dış Haberler)
Evrensel'i Takip Et