Süryanileri yalnız bıraktığımızı görmeliyiz
Doğdukları topraklardan sürülerek göç etmek zorunda kalan Türkiyeli Süryanilerin bu topraklardaki varlığı köklü. Serdar Korucu’nun ‘Biz Bu Topraklara Aitiz’ kitabı dağıtılan Süryani halkının hafızasını 38 ayrı tanıklık üzerinden anlatıyor.
Eylem Nazlıer
[email protected]
Gazeteci-Yazar Serdar Korucu, yeni çıkan kitabı ‘Biz Bu Topraklara Aitiz’de, dört bir yana dağıtılan Süryani halkının hafızasını 38 ayrı tanıklık üzerinden anlatıyor. Kitapta Türkiye’de ve Avrupa’da yaşayan Süryanilerin, geride bırakmak zorunda kaldıkları topraklar, yaşadıkları kırılmalar ve geri dönüş talepleri yer alıyor. İstos Yayınları’ndan çıkan kitapta İstanbul, Mardin ve Şırnak’tan İsveç, Belçika ve İspanya’ya uzanan bir hatta, sürgünle şekillenen bir yüzyılın izi sürülüyor. Korucu, 1915’ten faili meçhul cinayetlere uzanan süreci bütün açıklığıyla ortaya koyarken, bu topraklardaki köklü varoluşun da altını çiziyor. Kitap, yalnızca geçmişin kaydını tutmakla kalmıyor; cemaatten halk olmaya uzanan mücadeleyi ve hiç vazgeçilmeyen geri dönüş isteğini de görünür kılıyor. Serdar Korucu’yla Biz Bu Topraklara Aitiz kitabı üzerine konuştuk.
‘Süryaniler buranın asli unsurları’
Süryaniler üzerine çalışırken sizi en çok şaşırtan ya da ön yargılarınızı kıran ne oldu? Bu kitap sizin için neyi değiştirdi?
Kitabın adını koyduğumuz söz, Antakya ve tüm Doğu Patriği, Evrensel Süryani Ortodoks Kilisesi’nin Ruhani Lideri Moran Mor İğnatius Efrem II’nin “Biz bu topraklara aitiz” ifadesinin arkasındaki topraklara dönme isteği… Beni en çok etkileyen bu oldu. Evet, göç çok zor. Herkes, her toplum için zor. Bu nedenle Bertolt Brecht, “Seçerek başka bir ülkeyi, gelmedik / Bir ülkeye, sürekli kalmak için belki de orada / Ama kaçtık, yurdundan sürülenleriz biz, kovulanlarız / Bir yuva değil, bir sürgün yeri olur ancak / Kabul edildiğimiz ülke bize” demiş. İşte bu kitaptakiler de göçü bu topraklarda en çok deneyimleyen halklardan biri, Süryanilerin başından geçenleri anlatıyor. Ve geri dönme isteğini…
Yurt dışındaki röportajlarda göçün travmaları çok daha sert. Rabita Kerimo, İsveç’e geldiği ilk günlerden beri aklında aynı cümlenin olduğunu söylüyor: “Ya bir insan doğduğu yerde ölsün ya da yaşayacağı yerde doğsun.” Kerimo, “Gerçekten çok zor bir şey ama bir iki nesil maalesef böyle harcanıyor. Ne olursa olsun ikinci sınıf vatandaşsınız. Ne kadar çabalarsanız çabalayın ne kadar iyi olursanız olun...” diyor.
Kitapta konuştuğumuz isimlerden, Münir Üçkardeş de “Göç kadar kötü bir şey yok. Allah o günü hiç kimseye, düşmanıma dahi göstermesin” diyor. Kendisinin ailesi için ilk göç, Mardin’den oluyor. 1970’te ilkokuldayken öğretmeni “okulun en çalışkanı” diye bir kurdele takıyor. “Benim bu kurdeleyle eve gitmem nasip olmadı biliyor musun? Dayak yedim” diyor Üçkardeş. Sınıf arkadaşlarından dördü onu eve gidene kadar kan revan içinde bırakınca annesi o an karar veriyor. 24 saat içinde Mardin’i terk ediyorlar. Çünkü aile için bu sadece bir çocuğun dövülmesi değil. Diğer Süryani Katolik aileler de peşi sıra geliyor, “Hadi gidelim” diyorlar, “Burası artık bize göre değil” diye... Fransa’ya gidiyor Üçkardeş ama sonunda Türkiye’ye geri dönüyor. “Fransa’dan döndüm. Çünkü burası bizim vatanımız. Bizler, Süryaniler buranın, bu toprakların asli unsuruyuz. Bırakıp gidemeyiz” diyor kitaptaki röportajında da… Üçkardeş, İstanbul’da yaşıyor ve Mardin’e her gittiğinde duygusallaştığını, ağladığını söylüyor.
‘En zorlandığım konu faili belli cinayetler’
Görüşmeler sırasında en zorlandığınız an neydi?
En zorlandığım konu, bence kitabın en önemli yanlarından biri olan, faili meçhul bırakılmış olan, aslında faili belli cinayetler… Mesela İdil’de belediye başkanlığı yapmış olan Şükrü Tutuş’un oğlu Robert Tutuş, “O gün anbean hafızamda. O gün
unutulmaz” diye başladı sözlerine ve babasının öldürüldüğü haberi aldığı anı kitapta paylaştı. Öyle bir ortamda Tutuş vuruluyor ki oğlu, “Babam hastaneye giderken kalem istemiş, kimse vermemiş. Aldığımız bilgi bu yönde. Bir şey yazacaktı demek ki... Kim
bilir ne yazacaktı? Yanındakiler de çekindiler ve vermediler demek...” diye anlatıyor. Yani failin kim olduğunun ortaya çıkmasından bile korkulan bir ortam var 1994 İdil’inde… “Babamın vurulması ardından insanlar artık orada kalmaktan ümidini kesti” diyor Robert Tutuş ve Süryani nüfusun hızla göç etmek zorunda kaldığını aktarıyor: “Düşünün bir zamanlar İdil’de yüzde seksendik, şimdi yüzde bire düştük. İdil ilçesi bir Süryani memleketiyken şimdi geri dönüşlerle 5-10 aile kaldık.” Tutuş’un isteğiyse şu: “Ben babamın katillerinin nerede olduğunu, kim olduğunu bilmek istiyorum ama nafile!” Bu sadece Şükrü Tutuş’un ailesi için de geçerli değil. Bölgede onlarca cinayet var. Midyat’ta konuştuğumuz Yusuf Türker, çatışma dönemini işaret ediyor ve “Eğer 600-700 ailelik Süryani nüfus içinden en az 40 kişi öldürülmüşse nüfusa oranla çatışmalarda en fazla bedel ödeyen Süryanilerdir, öyle değil mi?” diye soruyor. Faili meçhul olarak bırakılmış cinayetlerin toplum içinde farklı bir yansıması da var. Akıllarına 1915’i, Sayfo dönemini getiriyor. Bu nedenle göç hızlanıyor. Üstelik bu sadece ’80’larda, ’90’larda kalmadı. Yine kitapta anlatısı bulunan isimlerden biri Gülcan Diril. Hurmüz ve Şimuni Diril’in kızı… “Annemizi bulabilmek mucizeydi. En azından bir mezarı var. Peki ya babam nerede?” diye soruyor. Biliyorsunuz hâlâ Diril ailesinin davası devam ediyor. Bir başka yargı süreci Akgüç ailesi için de sürüyor. Köyüne döndüğünde kurşunların hedefi olan 92 yaşındaki Gevriye Akgüç’ün oğulları Süleyman Akgüç ve Dikran Ego da kitapta yaşadıklarını paylaştı.
‘Tüm bu süreçte çok yalnız kaldık’
Bu kitap Türkiye’de nasıl bir tartışma başlatmalı? Okurun kitabı bitirdiğinde sormasını istediğiniz en temel soru ne?
Süryanilerin yalnız bırakıldığını, daha doğru bir ifadeyle, Süryanileri yalnız bıraktığımızı görmemiz lazım. Hepimizin eksiği, hatası, suçu var ve öz eleştiri vermemiz gerek. Mesela kamuoyunda “faili meçhul” diye adlandırılan cinayetleri konuştuğumuzda, tartıştığımızda kaçımız Süryanileri hatırlıyoruz? Edvard Tanrıverdi’nin, Endravos Demir’in isimlerini kim biliyor? Onlarca isim karanlıkta kalıyorsa burada bizim de sorumluluğumuz var. Bilerek ya da bilmeyerek… Nurdan Gürbilek, “Çoğunluğu çoğunluk yapan sadece birlikte konuştukları anlar değil, birlikte sustukları anlardır. Bazı konularda aynı anda ısrarla susabiliyor olmaları” der. İşte tam da bu örneğe uyuyor sözleri… Kitapta Gülcan Diril, “Türkiye’de her mahallenin kendine ait acısı var. Her acının da kendi mahallesi var” diyor. Ve “Bizim kimimiz var? Kimsemiz yok. Tüm bu süreçte çok yalnız kaldık” diye ekliyor. Eğer Süryani toplumunun ait oldukları topraklarına dönmeleri isteniyorsa önce bu “yalnız bırakılma” halinin sona ermesi gerekiyor. Yani Diril ve Akgüç ailelerinin davalarına destek vermek, onların seslerini duyurmalarına, adalet arayışlarına katkı sunmaya çalışmak ve Süryani toplumu içindeki faili meçhul bırakılmış cinayetlerin aydınlatılmasını talep etmek… Eğer bu kitap, bir amaca hizmet edecekse, bir nebze olsun bunu başarmasını dilerim…
“BİZ BU TOPRAKLARA AİTİZ”
Serdar Korucu
İstos Yayın
• 592 sayfa
Kitap alışverişlerinizi bu link üzerinden yaparak Evrensel’e destek olabilirsiniz.
Evrensel'i Takip Et