Gazeteciler cezaevinden bildiriyor | Merdan Yanardağ, ilk duruşması öncesi sorularımızı yanıtladı: ‘Karşı iddianame ile darbecileri yargılayacağız’
“Emperyalizm ile kirli bir iş birliği yapanların yurtseverleri “casus” diye suçlama ikiyüzlülüğünü ortaya koyacağız. Kumpası deşifre edeceğiz. Yargı bağımsızlığını tartışacağız. TELE 1’e el konulmasındaki hukuksuzlukları ortaya koyacağız.”
Fotoğraf: ANKA
Fatih Polat
Gazeteci-Yazar Merdan Yanardağ, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülen “siyasal casusluk” soruşturması kapsamında 24 Ekim 2025 tarihinde gözaltına alındı ve hakkında, itirafçı Hüseyin Gün’ün ifadelerine dayandırılan suçlamalarla, tutuklu İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu ve onun Kampanya Direktörü Necati Özkan ile birlikte, 27 Ekim’de tutuklama kararı verildi. Merdan Yanardağ’ın gözaltı sürecinde genel yayın yönetmeni olduğu TELE 1’e kayyım atanırken, kendisi daha duruşma yüzü görmeden TMSF, TELE 1’i bir daire fiyatına satışa çıkardı. Gazetecilik yaşamı boyunca gördüğü türlü baskıya rağmen duruşundan ödün vermeyen Merdan Yanardağ, yedi aydır tutuklu bulunduğu Silivri Hapishanesinden sorularımızı yanıtladı.
Türkiye’de cezaevleri konusunda en kıdemli gazetecilerden biri olarak, bu dönemki cezaevi günleriniz nasıl geçiyor?
Bu Silivri’ye ikinci gelişim, AKP iktidarı döneminde ise üçüncü tutuklanışım. Üçü de gazetecilik faaliyetlerimden ötürü ve siyasal gerekçelerle yapılan tutuklamalar. 12 Eylül dönemi ayrı elbette. Silivri, ülkemizde totaliter bir rejim kurmaya çalışan siyasal İslamcı iktidarın simge mekanlarından biri. Başka bir ifadeyle baskı ve zulüm düzeni ile özdeşleşen bir alan haline geldi. Tarihsel ve siyasal ömrü tükenen iktidar, yeni bir rıza üretme kapasitesini de kaybedince devletin şiddet aygıtlarını, yani adliye ve polisi harekete geçirince -ki elinde başka araç kalmadı- Silivri AKP Türkiye’sinin Bastille’ine dönüştü.
Ancak, Silivri bir baskı, sömürü ve zulüm düzeninin simgesi olduğu kadar, direnişin ve mücadelenin de alanı haline geldi.
Burada olanların, özgürlükleri akıl, mantık ve hukuk dışı kumpaslarla elinden alınıp zindana konulanların direnişi, bütün ülkeye bir şey söylüyor; boyun eğmeyin, direnmek ve kazanmak mümkündür. Tarih ve toplumsal iyi bizden yana. Haklı olmanın gücü, direnmenin de en büyük güdüleyicisi oluyor.
Bizi tutuklayanlar gözlerimize bakamadılar ve adeta mahkeme salonundan kaçtılar.
Dediğim gibi, yolum ikinci kez Silivri’den geçiyor. Burada dostlarımız çok, haberleşiyor, konuşuyor ve olabildiği kadar birbirimize destek oluyoruz. Neşeliyiz, haklı olmanın bir iç rahatlığı bu, ama aynı zamanda iktidarın zalimliği kadar zavallılığını da görmenin bir sonucu. Zulümle de dalga geçilir.
Bol bol okuyorum, yazıyorum. Sporu ihmal etmiyorum. Dostlarımız gelip gidiyor; milletvekilleri, avukatlar, özel izin alan arkadaşlarımız ve elbette ailemiz ve yakınlarımız ziyaret ediyorlar. Türkiye’nin her yerinden, başka cezaevlerinden de mektuplar geliyor. Yüksek güvenlikli bir cezaevi burası, ama özel bir kötü muamele yok. Personel saygılı ve bize karşı dikkatli. Ama, ağırlaştırılmış müebbet hapis koşullarında kalıyoruz. Güvenlik için diyorlar. Burada en çok zaman ayırdığım şey okumak. Cezaevi kütüphanesi de hiç fena sayılmaz bu arada. Bir kitap çalışmam da var. Cezaevinde olmak dışında ben iyiyim.
"Uyuşturucu baronunun telefon hakkı daha fazla"
Dışarıyla haberleşme ve günlük gelişmeleri takip etme imkanları bakımından bir sorun yaşıyor musunuz?
Dışarıyla haberleşmede büyük bir sorun yaşamıyorum. Ancak, sonuçta tek kişilik 12 metrekarelik bir koğuşta -ki hücre de denilebilir- kalıyoruz. İnternet medyasını, dijital ortamı izleyemiyoruz. Televizyonum var, Halk TV ve Sözcü TV de veriliyor. Televizyon üzerinden radyo yayını da var. Tümü TRT kanalları olan bu radyolar arasında “Radyo 3” hâlâ çok iyi müzik kanalı. Genellikle onu dinliyorum. Bir şey okur ya da yazarken de klasik müzik oluyor. Belli başlı TV kanallarının tümü var, ama hâlâ eski alışkanlık, daha doğrusu karar nedeniyle olsa gerek TELE 1 yok. TRT2 filmleri iyi olabiliyor. Bana Osman Kavala önerdi, haklı.
Gazeteler geliyor, yasaklanan gazete yok, ben bütün muhalif gazeteleri ve belli başlı iktidar medyasını (gazeteleri) izliyorum. En yüksek kantin giderim gazete parası oluyor. Dergiler alınmıyor. Buna bilim ve edebiyat dergileri dahil. Saçma bir yasak.
Yakınlarımla haftada bir ziyaret hakkım bulunuyor, ayda bir de açık görüş var. Ayrıca haftada 10 dakika telefon hakkımız var. Bu konu, yani telefon hakkı tam komedi; adli tutuklulara haftada 60 dakika ve birden çok telefon ile görüşme hakkı varken, üstelik görüntülü konuşulabilirken bu hak bize verilmiyor. Yani bir kadın katili, tecavüzcü ya da uyuşturucu baronu 60 dakika -ki her gün 10’ar dakikadan haftanın altı günü de olabiliyor- görüşebilirken, bir gazeteci ya da bir belediye başkanı, siyasi nedenlerle tutuklanan bir kişi 10 dakika telefon hakkına sahip. Herkese 60 dakika olmalı.
Avukatlarımız, ziyaretçilerimiz aracılığıyla dışarıdaki havayı tam olarak anlamaya çalışıyorum. Bir gazeteci, siyasal gözlemci ve yorumcu ya da analist olunca dışarıda ne olup bittiğini daha dikkatli izlemeye çalışıyorsunuz. Ben de bütün dikkatimle günlük gelişmeleri izliyorum. Belli başlı haberleri kaçırmıyorum. Hatta gündem, içeriden daha dikkatli izleniyor.
Fotoğraf: TELE1
"'Casus' diye suçlama ikiyüzlülüğünü ortaya koyacağız"
Birgün gazetesinde 27 Nisan 2026 günü yayımlanan yazınızda, “Yakın dönem medya tarihinin en önemli olayı hiç kuşkusuz TELE 1’e el konulmasıdır.” diye başlıyor, 11 Mayıs’ta Silivri’de görülecek ilk duruşmanda ortaya bir tür karşı iddianame koyarak bu suçu teşhir edeceğinizi ifade ediyor ve “Biz kumpası yargılayacağız” diyorsunuz. Savunmanıza hazırlık sürecinden biraz bahsedebilir misiniz?
Sorunuzda da işaret ettiğiniz gibi, yakın dönem medya tarihinin en önemli olayı gerçekten de TELE 1’e el konulmasıdır. Çünkü TELE 1’e kayyım atanması ve ardından haraç mezat satılmak istenmesi 19 Mart darbe sürecinin en önemli etaplarından biridir. Bu bir darbe operasyonudur. Nedeni açıktır; TELE 1 bağımsız, yurtsever ve sosyalist gazeteciler tarafından kurulan, halktan ve emek güçlerinden yana yayıncılık yapan, gerçeğe sadakatini koruyan bir medya kuruluşu olarak beklenmedik bir başarı göstermişti. Büyük medya kuruluşlarıyla, düzen medyası ile rekabet edebilecek bir güce ulaşmıştı. Bu yakın tarihimizde bir ilkti. TELE 1, gazetecilik ilkeleri ve etik değerlere bağlı, halkçı, demokratik bir finansman modeline sahip, ama profesyonelce çalışan ve yönetilen bir televizyon kanalı olarak geniş toplum kesimlerine ulaşmıştı.
Haber kanalları içinde TELE 1, ilk dört televizyon içindeydi. Birçok yayın diliminde günü birinci olarak kapatıyorduk. Bu durum bizim reklam ambargosunu da bir ölçüde kırmamızı sağladı. Halkın, izleyicilerinin ve dostlarının desteğiyle mali baskı ve kuşatmaları aşan TELE 1, kendi gelirlerini yarattı. Böylece bizi mali baskı, cezalar ve reklam ambargolarıyla engelleyemeyeceklerini anladılar. Kanal ve benim hakkımda 50’ye yakın ceza davası açtılar. Bazı davalar doğrudan Saray tarafından açıldı. Yine olmadı. Sonunda, ellerine geçen bir fırsatı, beşinci sınıf kumpasa çevirerek “casusluk” iftirası ile operasyon yaptılar.
Çünkü, TELE 1’in bulunduğu bir medya ortamında 19 Mart darbe sürecini istedikleri gibi yürütemeyeceklerdi. TELE 1’in 2019 ve 2024 seçimlerine müdahale ederek E. İmamoğlu’nun seçilmesini sağladığını ve bunu da “casusluk” gereği yaptığımızı ileri sürecek kadar akıl ve mantık çizgisinin dışına düşmüş durumdalar. Kanıt var mı? Yok! Sadece iddia, suçlama, varsayım ve iftira var. Lehte hiçbir bilgi ve belge toplanmadığı gibi, bunlar gizlenmiş. Olmayan ifadeler, sanki verilmiş gibi gösterilmiş, uydurma ifadeler konulmuş. Bütün şüpheler, evrensel hukuk ilkesinin aksine sanık aleyhine yorumlanmış.
Daha önemlisi seçme ve seçilme hakkı gibi temel vatandaşlık haklarını kullanmak suç sayılmış. Aday olmak, seçimlere katılmak ve kazanmak gibi demokratik haklar da suç sayılmış. İnanılır gibi değil ama iddianame demokrasi, demokratik hak ve özgürlükleri kullanmayı suç sayıyor ve yargılamaya kalkıyor. Örtük olarak mevcut iktidara muhalefet etmeyi yasaklıyor. Örneğin; CHP Kurultayına ilişkin yayınlarımızı da, K. Kılıçdaroğlu’nun devrilmesini sağlayan bir girişim olarak değerlendiriyor. Güya İngilizler istemiş, biz de yapmışız, iyi mi! Bağımsız yayıncılığı suçluyorlar. Oysa biz o dönemde CHP’nin ideolojik, siyasal ve örgütsel bir yenilenmeye ihtiyacı olduğunu belirterek, kişilere indirgenmiş ve sınırlandırılmış değişim girişimini eleştirmiştik. Fikir, eleştiri ve siyaset suç oluyor.
Bütün bunları savunmada örnekleriyle tek tek ortaya koyacağız. Bu nedenle bir anlamda savunma değil, karşı iddianame olacak. Emperyalizm ile kirli bir iş birliği yapanların yurtseverleri “casus” diye suçlama ikiyüzlülüğünü ortaya koyacağız. Kumpası deşifre edeceğiz. Yargı bağımsızlığını tartışacağız. TELE 1’e el konulmasındaki hukuksuzlukları ortaya koyacağız. Bir anlamda biz darbecileri yargılayacağız.
"Bu gidişi önleyebiliriz"
Birgün’deki 30 Mart 2026 tarihli yazınızda, “Ülke hızla İslamo-faşist bir diktatörlüğe sürükleniyor” diyorsunuz. Muhalefetin bu tabloyu değiştirme potansiyeli ve yeteneği konusunda ne düşünüyorsunuz?
Siyasal ve tarihsel ömrünü dolduran iktidar gitmek istemiyor. Çünkü, cumhuriyeti yıkma girişimine karşın kendi rejimini tam olarak kuramadı. Aydınlar, toplum, emekçiler, cumhuriyetçiler direndi. Dahası kendi rejimlerini kurmak için güçleri, görgüleri, bilgileri, birikimleri ve insan kaynakları da yetmedi. Bu nedenle cumhuriyet, bir atmosfer olarak yaşıyor. Durum böyle olunca rejim değişikliği sürecini tamamlamak isteyen iktidar saldırganlaşıyor.
İktidar Türkiye’yi, İslamcı-faşist bir rejime, bir diktatörlüğe sürükleyerek kuracağı düzenin sürekliliğini garantilemek istiyor. Zorlandıkça kontrolü kaybediyor. Ülke geriliyor.
Bu gidişi önleyebiliriz. Türkiye, geniş ve demokratik bir muhalefet bloku ile ülkenin bir dikta rejimine sürüklenmesini engelleyebilir. Bu blokun eksenini ise bir cumhuriyetçi sosyalist ittifak oluşturmalıdır. İslamcı faşizm ancak böyle yenilgiye uğratılabilir. Demokratik merkez ve merkez sağ toplum havzasına kadar ulaşacak ve bu çevreleri de kapsayacak bir yaklaşım olmalıdır. CHP’nin yeni yönetimi ve izlediği muhalefet çizgisi ve siyaset tarzının buna uygun olduğunu düşünüyorum.
Kürt meselesinin demokratik ve halkçı çözümü için yıllardır kafa yoran biri olarak, 18 aydır devam eden ‘sürecin’ sonunda bir ışık görüyor musun?
Maalesef Kürt sorununun demokratik ve halkçı çözümü için ortada gerçek bir çaba görmüyorum. Çünkü, bu girişimin asıl amacı iktidarın siyasal ömrünü uzatmaktır. Tarihsel ve toplumsal meşruiyet sorunu yaşayan Erdoğan-AKP iktidarı esas olarak Kürt hareketini yedeklemek, olmuyorsa tarafsızlaştırmak istiyor. 2010 yılında izlediği siyaseti bir bakıma tekrarlıyor.
Diğer yandan da cumhuriyetçi ve sol muhalefeti tasfiye etmeye çalışıyor. CHP’yi adeta imha etmeye yöneliyor. Çünkü CHP, cumhuriyetten geriye kalan en önemli ve en dinamik kurum durumunda. İktidarın hedefi ise esas olarak cumhuriyeti bütünüyle yıkarak bir İslamo-faşist rejim kurmaktır. Kürt dostlarımızın böyle bir tezgaha düşmeyeceklerini sanıyorum. Çünkü, İstanbul, Ankara, İzmir’de diktatörlük varken Diyarbakır’da, Mardin’de ve Van’da demokrasi ve çözüm olmaz.
Yapılması gereken şey muhatabı değiştirmektir. Kürt sorununun, onurlu, adil ve demokratik bir çözümünü sağlamak için, devleti yöneten muhatabın da demokratik bir karaktere sahip olması gerekir. Kürt hareketi, demokratik muhalefet blokundan kopmamalı ve iktidarı değiştirme mücadelesine destek vermelidir.
"Dışarıya söyleyeceğim tek şey; bizi yalnız bırakmamalarıdır"
İBB duruşmalarını yakından takip ettiğinizi tahmin etmek zor değil. Ne düşünüyorsunuz bu yargılama süreci bağlamında?
İBB davası esas olarak çöktü. Üstelik tahmin edilenden daha hızlı ve kolay bir çöküş oldu. Arkadaşlar, belediye başkanları ve bürokratları ile konuşuyoruz fırsat buldukça. Derme çatma bir dava. Esas olarak gizli tanık ve itirafçılara dayanıyor. Onlar bile vazgeçti, ifadelerini geri çekiyorlar. Bu davayı sürdürmeleri zor. Siyasal bir dava ve inisiyatif Ekrem Bey’e geçmiş durumda. Kendisi ile de zaman zaman konuştuk. İktidar, bu davadaki ahlaki-ideolojik inisiyatifi kaybetmiş durumda. Ekrem İmamoğlu bu davadan güçlenerek çıkacaktır.
Son olarak dışarıya bir mesajın var mı?
Dışarıya söyleyeceğim tek şey; bizi yalnız bırakmamalarıdır. TELE 1’in bir daire fiyatına yandaşlara satılmasına ve yağmalanmasına karşı koymak önemlidir. Bugüne kadar çok yüksek bir dayanışma sergilendi. Herkese çok teşekkür ediyorum. Dayanışma bizim hem gücümüz hem de erdemimizdir. Devam edeceğine inanıyorum.
Evrensel'i Takip Et