10.05.2026 00:20 / Güncelleme: 00:23

İran savaşı ve Çin: Ekonomik çıkarlar, ara buluculuk ve ‘itidal’ diplomasisi

Çin, ABD-İsrail ittifakının İran’a saldırılarında Körfez’deki enerji çıkarlarını riske atmamak adına askeri taraf olmak yerine ‘zamanını bekleme’ stratejisiyle hareket edip küresel krizden ekonomik bir zaferle çıkmayı planlıyor. 

İran savaşı ve Çin: Ekonomik çıkarlar, ara buluculuk ve ‘itidal’ diplomasisi

Fotoğraf: Sou Jest/Unsplash

Erkin Öncan
[email protected]


ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırganlığı, beklendiği üzere kısa sürede bölgesel bir kriz olmaktan çıkıp, küresel düzeyde bir ekonomi ve güvenlik başlığına dönüştü. Hatta, emperyalizm ile siyonizmin el ele verdiği bu saldırganlık sürecinin hiçbir zaman ‘bölgesel’ olmadığını söylemek dahi mümkün.

İran’a yönelik saldırıların kilit noktasını ise Hürmüz Boğazı oluşturuyor. Kendini ‘Barış getiren lider’ olarak sunmaya çalışan ABD Başkanı Donald Trump ve yönetiminin beklentilerinin aksine, İran’ın askeri ve siyasi düzlemde ‘sıkı durabilmesinin’ en büyük nedenlerinden biri kuşkusuz Hürmüz konusundaki uzlaşmaz tutumu oldu.

Hürmüz’deki durum petrol fiyatlarını oynattı, deniz trafiğini aksattı, tedarik zincirleri, enerji güvenliği tartışmaları dünya kamuoyunun gündemine oturdu. Batı’da İran’ın ‘Yoktan var ettiği’ imalarıyla aktarılan ‘Hürmüz krizi’, krizlerin her zaman herkes için kötü olmadığının, hatta krizlerin bazen iyi ve gerekli olduğunun da göstergesi.

Tahran, çok sayıda üst düzey suikasta rağmen mevcut siyasi sistemini sürdürmeyi başarırken, dünya kamuoyu artık Trump’ın bu sürecin altından nasıl kalkacağını düşünüyor. Ateşkes tartışmaları bir türlü sonuç vermiyor, Trump her gün başka bir açıklama yapıyor, ateşkese rağmen saldırganlık devam ediyor ancak bir yandan -görebildiğimiz kadarıyla- diplomatik temaslar da devam ediyor.

Bütün bu süreçte, saldırganlık sürecinin ilk gününden itibaren ne yapacağı, ne yaptığı ve ne yapmadığı en az savaşan taraflar kadar çok tartışılan Çin’in tutumuna şaşırmalı mıyız?

ABD/İsrail blokuna karşı bir blok tanımlanacaksa bu ülkelerin arasında Rusya ve İran’la birlikte Çin her zaman sayılır. Ancak Çin’in -her ne kadar yakın siyasi ilişkiler kursa da- Rusya ve İran gibi ‘iki savaşçı ülkeden’ oldukça farklı bir tutum izlediğini söylemek mümkün.

Çin’in tutumunun sebeplerine inmeden önce ‘yüzeydekini’ tekrar hatırlayalım. Pekin, ne İran’la bağlarını koparmak istiyor ne de ABD ve Körfez hattıyla ilişkilerini riske atmak. Çin yönetimi, saldırının ilk günlerinden itibaren ateşkes, müzakere, gerilimin azaltılması gibi kavramlarla konuştu. Dışişleri Bakanı Wang Yi başta olmak üzere, Çinli yetkililer ‘Askeri seçeneğin işe yaramayacağı’ konusunda çok sayıda açıklama yaptı.

Çin’in ‘ara bulucu’ rolü

Çünkü Çin, iki tarafla da ciddi ekonomik ilişkilere sahip ve bu konulara yaklaşımı, kendi resmi dış politika hattıyla uyumlu biçimde, ‘Taraf olmak’ yerine ‘Ara buluculuk alanı açmak’ üzerine kurulu.

Çin, İran’la ilişkilerini sürdürürken aynı anda Körfez monarşileriyle çok daha büyük ölçekte ekonomik bağlar kuran bir ülke. Aslında daha en başından Çin, bölgede yalnızca İran’a dayanan bir politikaya sahip değil.

Örneğin, Çin’in Suudi Arabistan’la ticaret hacmi son yıllarda hızla büyüdü. Reuters’ın Çin gümrük verilerinden aktardığına göre bu oran, 2024 yılında 50 milyar doların üzerine çıktı. Aynı dönemde Suudi Arabistan’ın Çin’e ihracatı ise yaklaşık 57 milyar dolar oldu ve bunun yüzde 80’den fazlasını petrol oluşturdu. Yani, iki ülke arasındaki toplam ticaret hacmi yaklaşık 107 milyar dolara ulaştı.

Aynı şekilde, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) de Çin’in kritik ortaklarından biri. İki ülke arasındaki toplam ticaret hacmi 100 milyar doları aştı.

AFP’nin verilerine göre Çin, yalnızca Suudi Arabistan, BAE, Kuveyt, Katar ve Irak’tan 2025 yılında yaklaşık 112 milyar dolarlık petrol ithal etti. Bu rakam, yüzde 36’yla Çin’in toplam petrol ithalatının yarısına yaklaşıyor.

Çin’in aynı zamanda İran petrolünün de en büyük alıcısı olduğu da göz önünde bulundurulursa, Çin’in Körfez’de tek bir ülkeden ziyade bütün bölgede çıkarlara sahip ve bu bölgede yaşanacak krizlerden en çok etkilenecek ülkelerden biri olduğunu söylemek mümkün.

Bu tablo, Çin’in temkinli yaklaşımını açıklamakla birlikte, ABD’nin de İran’ın olası yenilgisi durumunda beklediği domino etkisinin nihai düşmanına, yani Çin’e ulaşacağı beklentisini de açığa çıkarıyor.

Peki, dünyanın ikinci büyük ekonomisi olan, komünist parti tarafından yönetilen, sosyalizm iddiasına sahip bir ülke, emperyalizmin doğrudan saldırdığı coğrafyada neden atkif bir taraflaşma içerisine girmiyor?

 Bu soru, ülkemizde ve dünyada sosyalistler tarafından sıkça tartışılan bir soru ve yanıtlar konusunda henüz genel bir fikir birliğine varılmadı. Ancak, Çin’e dair tartışmalarda, Çin’in meseleleri nasıl açıkladığı, Çin’e dair değerlendirmeler kadar önemli.

Zira bu devasa ülkenin tutumunu belirleyen söz konusu ekonomik bağlar birer sebep değil, uzun süreli stratejisinin bir sonucu. Çin’in İran savaşı konusundaki tutumunun ‘yeni’ olmadığını, hatta bu tutumun Çin dış politikasının temel dayanaklarından biri olduğunu unutmamak gerekiyor.

Çin dış politikasına yansıyan değişiklikler

Çin’in tutumunu net bir şekilde anlamak için ise, birkaç on yıl geriye gitmek gerekiyor.

Çin devriminin önderi Mao Zedung’un hayatının son dönemi, Çin tarihi için gerilimli ve çalkantılı günlere sahne oldu. Mao’nun ölümünden sonra başa geçen Deng Xiaoping yönetimi ise, ülkenin bugününü dahi etkileyen bir dizi stratejik değişiklikler uyguladı.

Çin dış politikasına çeşitli kavramlarla yansıyan bu değişiklikler kabaca şu şekilde de aktarılabilir:

Sakince izlemek: Uluslararası gelişmelerin sakince, ani tutumlar belirlemeden izlenmesini savunan ilke.

Mevziyi korumak: Ne olursa olsun, ülkenin mevcut durumunu geri yönde etkileyecek adımlar atmaktan uzak durmayı savunmak.

Düşük profil: Yetenekleri gizlemek, ‘Zamanını beklemek’. Yukarıdaki ilkeler Çin’in uluslararası krizlerde yer yer tepki çeken ‘itidal çağrılarını’ açıklarken, bu ilke ise Çin’in özellikle askeri düzlemde yeteneklerini saklı tutmasına yol açıyor. Bugün hâlâ daha, Çin’in gerçekte askeri ve stratejik düzeyde neler yapabileceği tam olarak bilinmiyor.

Hegemonya peşinde koşmamak: Uluslararası konularda, özellikle kriz anlarında liderlik yapmamak, en çok öne çıkan ülke olmamak ve ilişki kurulan ülkelerin iç işlerine asla karışmamak. Örneğin bu tutum, Çin’in Taliban yönetimiyle rahatça temasa geçebilmesinin temelinde yer alan kültür.

Gerektiğinde harekete geçmek: Yalnızca Çin’in çıkarlarını doğrudan ilgilendiren konularda aktif davranmak. Bu ilke de, Çin’in Tayvan, Güney Çin Denizi gibi konulardaki ani ve aktif tutumunun temelini oluşturuyor.

Çinliler kavramları çok sever. Taoguang Yanghui denen, yukarıda sayılan tutumların yanında, Çin Komünist Partisinin (ÇKP) Xi Jinping önderliğinde daha iddialı ve dışa dönük bir politikaya geçiş yaptığı da önemli sayıda uzmanın desteklediği bir görüş olsa da, Çinliler Deng döneminde başlayan “Kızıl bayrak göstermeme” ilkesine olduğu gibi bağlı kalmaya devam ediyor.

Çin, zamanın kendi lehine çalıştığına inanıyor

20. Parti Kongresinde Xi Jinping, Çin’in dış politika hedeflerinin “Dünya barışını korumak” ve “Ortak kalkınmayı ilerletmek” olduğunu, Çin’in bağımsız barış dış politikasını sürdüreceğini söylemişti. Bu tutum, hem ideolojik bir tercih, hem de stratejik düzlemde en başa yazılan ekonomik kalkınma sürecini de güvenceye alma aracı.

Çin’in bugüne kadar izlediği çizgi, krizlerin merkezine doğrudan yerleşmekten ziyade, krizlerin yıkıcı sonuçlarından kendi ekonomik ve siyasal yükselişini koruyarak çıkmak üzerine şekillendi.

İran savaşı da bütün bu stratejiden bağımsız olamazdı. Elbette bugün birçok kişi Çin’in neden daha “sert” davranmadığını soruyor. Ancak Pekin açısından mesele, yalnızca İran’ın kaderi değil; küresel ticaret yollarının, enerji akışının ve kendi kalkınma modelinin geleceği.

Çin özetle, ABD’nin askeri üstünlüğüne ve aralıksız saldırganlığına rağmen, zamanın kendi lehine çalıştığına inanıyor.

09.05.2026 14:16 / Güncelleme: 14:55

Örgütlenme hakkına ve ifade özgürlüğüne sahip çıkma çağrısı: Mehmet Türkmen’in duruşması 12 Mayıs’ta Antep’te görülecek

BİRTEK-SEN, tutuklu Genel Başkan Mehmet Türkmenin 12 Mayıs’taki duruşması öncesi örgütlenme hakkı ve ifade özgürlüğüne sahip çıkma çağrısı yaptı. Çok sayıda sendika temsilcisi ve milletvekili duruşmaya katılacak.

10.05.2026 00:17

Küba halkı ‘teslimiyet’ sözcüğünü hiç öğrenmedi

Enerji kuşatması yüzünden karanlıkta kalsa bile Küba halkının bilincinde Fidel’in T-34’ten atladığı o görüntü canlı. Görünen o ki, onun yetiştirdiği kuşak ‘teslimiyet’ sözcüğünü çekimlemeyi hiç öğrenemedi. Bu yüzden o kelime bu mektupta yer almıyor.

Küba halkı ‘teslimiyet’ sözcüğünü hiç öğrenmedi
09.05.2026 13:23

Yatırım vaadiyle emekli yurttaşın banka hesabını boşalttılar: Uzaktan erişim tuzağına dikkat

Antalya’da sosyal medyada gördüğü link üzerinden bir yatırım fonuna girdiğini düşünen emekli Suna Ülger (60), 700 bin TL dolandırıldı.

Yatırım vaadiyle emekli yurttaşın banka hesabını boşalttılar: Uzaktan erişim tuzağına dikkat
09.05.2026 22:32

Balıkesir’de 'Denizler ve emperyalizme karşı mücadele' paneli: Denizlerin son sözleri yeni bir başlangıcın manifestosudur

Balıkesir’de “Denizler ve emperyalizme karşı mücadele” panelinde konuşan EMEP Milletvekili İskender Bayhan, "Denizlerin idam sehpasındaki son sözleri bugün Emek Partisi'nin programının ve doğuşunun temelidir” dedi.

Balıkesir’de “Denizler ve emperyalizme karşı mücadele” paneli: Denizlerin son sözleri yeni bir başlangıcın manifestosudur

Fotoğraf: Evrensel

Evrensel'i Takip Et

Bildirimleri aç

Bildirimler

Önemli haberlerden ve gelişmelerden haberdar olmak ister misiniz?

✓ Bildirimler başarıyla açıldı!