05 Ekim 2019 23:02

Ahmet Çakmak: Mekanda gözlenen değişim, toplumsal değişimin de ifadesidir

Şair ve Yazar Ahmet Çakmak ile Ben û Sen romanı ve mekan-insan ilişkisi üzerine konuştuk.

Ahmet Çakmak'ın yeni romanı Ben û Sen, İletişim Yayınları etiketiyle çıktı.

Paylaş

Şerif KARATAŞ
İstanbul

Şair ve Yazar Ahmet Çakmak, bu sefer Ben û Sen romanıyla çıktı karşımıza... Bir meyhanede yaşananları romanlaştıran Çakmak, bir mekandan yola çıkarak Diyarbakır tarihini ve toplumsal dönüşümü anlatıyor renkli ve yalın bir dille...

Ben û Sen üzerine konuştuğumuz Çakmak, mekan ve toplum ilişkisinin altını çiziyor ve “Mekanda gözlenen değişim, toplumsal değişimin de ifadesidir” diyor. Söz yazarda...

Ben û Sen’i yazmaya nasıl karar verdiniz?

Yaklaşık on yıl önce bir yaz günü, Mersin’in kırk beş dereceyi aşan öğlen sıcağında eski çarşıda, ticaretin yoğun olduğu caddede, şu an olmayan bir koltuk meyhanesinin önünden geçerken, aniden kafamda bir yıldızla durakladım. İçeride önünde duble rakısıyla oturan ve İhsan Bey’e çok benzettiğim kişiyi tarifle başladım. Tabii değiştirmeler ve benzetmeler tamamen benim uydurduğum şeyler... Ben û Sen’deki karakterlerin bir kısmı, abartılarak olmadık olumlu/olumsuz özellikler yüklenen isimleri değiştirilen gerçek kişilerden vücut bulurken, bir kısmı da hayatta sık rastlayacağımız kişilerden oluşuyor.

Diyarbakır’daki Ben û Sen nasıl bir meyhaneydi? Hikayesini anlatır mısınız biraz?

Muharrem Hoca, Ben û Sen’i kendisinden yaşça bir hayli küçük Suat’la beraber açmıştı. Muharrem Hoca her yere girip çıkan, uslanmaz bir keyifçiydi. Güleç yüzlülüğü, hamaratlığı, tatlı küfürleriyle herkese kendini sevdirdiğinden geniş bir çevre yaratmıştı etrafında. Suat ise meyhanenin olduğu Pavyonlar Sokağı girişinde taksicilik yapıyordu.

Burası bir süre ecza deposu olarak kullanılmış, boş kalınca da “Mülk benden, işletmek de senden” deyip deneyimleri olmamasına rağmen meyhanecilik yapmaya girişmişlerdi. Zaman içerisinde meyhaneyi abi kardeş olarak nezih bir yer haline getirip uzak şehirlerde bile adından söz ettirmişlerdi. Tıpkı tarih-i kadim dönemde, sur yapımında oya gibi taş dizmede, on ruh vermede, hünerde ustasıyla boy ölçüşecek duruma gelen çırağın, surların Urfakapı tarafına düşen burcunu en iyi kim yapacak iddiasına dönüşen ama bittiğinde yenişemeyip burca, Ben û Sen adını beraberce koyan usta çırak gibi.

Roman, Diyarbakır’daki bir mekanda geçiyorsa siyasetsiz düşünülmez. Söz konusu mekan meyhane olunca renkli sahneler de kaçınılmaz oluyor. Nasıl bir atmosfer bekliyor okurları...

Sayısı artık sınırlı da olsa Ben û Sen gibi mekanlar, toplum sosyolojisinin, güncel siyasetin tarihi gerçeklikle beraber zaman-mekan ilişkisiyle dolaylı anlatıldığı bir laboratuvarıdır adeta. Sanatsal anlatılara girildiği oranda toplum metaforuna dönüşüyor. Bir de okumuşu, yazmışı ve ‘erkek’i çoksa o mekanın gerisini varın siz düşünün. Maçoluğa varan hareketlerle aynı anda içinden ağlayan büyümemiş erkekleri bir arada görebilirdiniz masa masa. Coğrafyanın alkole bulaşan sert erkek yapısını varın siz düşünün... Buna rağmen arabesk işler pek olmamıştır Ben û Sen’de. Hatırladığım pek fazla kötü anım yoktur burada.

Kitabın başkarakteri Edip... Edip karakteriyle kendinizi anlatıyorsunuz? Ahmet Çakmak tanıklıklarını ve yaşanmışlıklarını anlatmayı sürdürüyor. Niçin?

Toplumların kendi imgelerine ilişkin bilgi edindikleri en dolaysız kaynaklardan biri de kentlerdir. Kentlerin de şüphesiz, her bir noktası açık ya da kapalı yapılardan yani mekanlardan vücut buluyor. Bana göre yazar, en iyi bildiği, her yerden fazla anlatabildiği ve heyecan duyduğu şeyleri, mekanları yazmalı. Benim için de kısa süreli ayrılıktan sonra geri döndüğüm, akademik eğitim dahil tüm eğitim sürecimi tamamladığım, dedemin bir asır önce atıyla gelip hanlarında konakladığı, annemin doğduğu, benim yarım asırdır yaşadığım, nice amansız mücadelesine tanıklık ettiğim, felaketlerini yaşadığım, aşık olduğum, acı üstüne acı çektiğim, her taşından tarih fışkıran muammalarla sarılı, kentten ziyade kendine has olan bu dünyayı yazmayıp da ne yapacaktım.

Romanlarınızda Diyarbakır’daki mekanları anlatmayı seviyorsunuz. Mekanların sizin için önemi ya da anlamı nedir?

Mekanlar insan hayatının, kişiliğinin ayrılmaz bir parçası olarak karşımıza çıkarken insan da mekana yeni boyutlar kazandırarak hakimiyet alanını genişletmiş olur. İnsan yer aldığı mekanı algılayan, kendi konumunu bu yapı içine belirleyen ve kendisine bu çevre içinde hareket alanı sağlayabilen bir bilinç ve görüş yeteneğine sahiptir. Mekanda gözlenen değişim, aynı zamanda toplumsal değişimin de ifadesidir.

Frederic Jameson “Gündelik yaşamımızı, ruhsal deneyimlerimizi, kültürel dilimizi belirleyen zamansal kategoriler değil, mekansal kategorilerdir” der. Üstadın sözlerinde vücut bulan “mekan kavramı”nın insan için önemi neyse, anlatılar için de odur. Zaten roman ve öykü dediğimiz anlatılar insan yaşamının yansıtan metinler değil midir?

Hayatı kuşatan mekanın her yönüyle sanatta da kullanılması gayet doğal, anlaşılabilir, hatta gerekli bir durumdur. Kurmacalı anlatı türlerinin ana unsurlarından ilk ikisi şahıs kadrosu ve vaka (olay) ise; üçüncüsü bu kişiler, olaylar ve çağrışımlar manzumesini düzenleyen, belirleyen, besleyen, tanıtan unsur olan “mekan”dır.

Aynı zamanda şairsiniz. Mutfağınızda neler var, şehir hikayeleri devam edecek mi?  

Elbette yazmayı sürdürüyorum. Hatta halihazırda yüzde doksanı bitmiş bir şiir dosyası var elimde. Birkaç tanesini yıllara varan sürelerde yayımladım çeşitli dergilerde. Adı “Ölüleri de Dinleyin”.  Kitap için biraz bekleyeceğiz galiba. Veysel Öngören’e “İnsan Bir Var, Bir Yok” adı altında armağan kitabı hazırlıyorum, o da bitmek üzere. İleriki dönemde yayımlamayı düşündüğüm, yoğun ve kapsamlı çalışmadan sonra, bir öykü dosyasını tutuyorum çekmecemde. Öykü dosyası, İstanbul’da başlayan Surlukent’te süren ve Sur olaylarıyla tekrar geldiği yere bağlanan hikayelerden oluşuyor.

ÖNCEKİ HABER

İstanbul Kaz Dağları Dayanışması: Maden ruhsatı iptal edilsin

SONRAKİ HABER

Ege İnsan Hakları Okulu "Ablukayı Dağıtmak" forumuyla sona erdi

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa