05 Ekim 2019 13:30

Güvensizliğin teminatı

Sermayenin nükleer silahlanmayı kendi arasında tartıştığını ve imkanlar dahilinde bu konuda adımlar atabileceğini tahmin etmek zor değil.

Paylaş

Burak BAĞÇECİ

Yıldız Teknik Üniversitesi

“Yerli ve milli” herhalde son yıllarda en çok duyduğumuz ikilemelerin başında geliyor. Öyle ki biz “Bu sıfatlar daha absürt nasıl kullanılabilir?” diye sordukça AKP ve Erdoğan yönetimi bizi şaşırtacak cevaplar vermeyi başarıyor.  Arabası uçağı tamamdı ama akademisyenin, kredi derecelendirme kurumunun, futbol teknik direktörünün yerli ve millisini çok anlayamamıştık. 

Kulağa yabancı gelse de bu kavram çiftinin böylesi bir kullanımının AKP’nin durduğu ideolojik yer ve yaptığı politik manevralarla bağı ortada. Ama bu bir yana, “yerli ve milli” kavramının esas dayanağının “yerli ve milli teknoloji” olduğunu yani kavramın kendi arabasını, savaş uçağını, füzesini vb. üreten bir ülke olunduğuna/olunacağına dair vurguyu içerdiğini söyleyebiliriz. 

Bu projelerin gerçekliğini, ya da gerçekliği olanların ne kadarının “yerli ve milli” olduğunu bir tarafa bırakırsak, yerli ve milli üretim/sanayi/teknoloji masalının Türkiye tekelci sermayesinin güncel arayışlarının somut ifadesi olduğunu da görmek zor değil. Bugün üniversitelerde bolca karşımıza çıkan “inovasyon, yenilikçilik, girişimcilik” gibi lafların da ardında sermayenin karını maksimize etme isteği olduğunu söyleyebiliriz. 

Çünkü Türkiye tekelci sermayesi henüz emperyalistlerle boy ölçüşecek durumda olmadığının farkındalığıyla emperyalistler arasındaki çekişmelerden faydalanma ve onlara gücü oranında kendi  çıkarlarını dayatma eğilimindeler. Ama elbette onlarla boy ölçüşecek konuma gelebilme hayaliyle yanıp tutuşuyorlar, nitekim dünyada dengelerin değişmekte olduğunu sezerek ona göre pozisyon almakta ve planlarını da buna göre yapmaktadırlar. AKP yönetimiyle işçi haklarına saldırmaları, Türkiye’yi kendilerine ucuz iş gücü cenneti haline getirmeleri, bir yandan da imalat süreçlerine yüksek teknolojilerin uygulanmasının önünü açmaya çabalamalarıyla sermaye birikimini arttırma istekleri bir yana, savunma sanayine yapılan devasa yatırımlar da bu yüzdendir.

YERLİ VE MİLLİ NÜKLEER FÜZELER

Burada savunma sanayi birçok yanıyla özel bir yerde duruyor. Yerli ve milli üretim denilen şeyin büyük bölümü de savunma sanayi alanını kapsıyor zaten. Öyle ki sermayesinin yayılmacı emellerinin bir sonucu olarak Türkiye, ekonomik kriz koşullarında savunma sanayine yaptığı yatırımı büyütmeye devam ediyor. 

Bu öyle bir uluslararası rekabet ki, artık nükleer füze üretmek bile gündeme gelebiliyor. Yani yerli ve milli nükleer füze lafı da hayatımıza girecek anlaşılan. Bizzat Erdoğan "Birilerinin elinde nükleer başlıklı füze var ama benim elimde nükleer başlıklı füze olmasın! Ben bunu kabul etmiyorum” diyerek konuyu açmış oldu. Emperyalist devletlerle boy ölçüşecek duruma gelebilme isteğinin ifadesi olan bu sözler, bir ülkenin silahlanmasının gelebileceği son aşamayı belirtmesi bakımından çok daha büyük bir tehlikeye işaret ediyor.

Erdoğan’ın açıklamaları önemlidir, çünkü cumhuriyet tarihinde nükleer enerjiye sahip olma isteği ilk kez bu kadar yüksek perdeden dile getirildi. Üstelik Türkiye Cumhuriyeti  başta Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması (NPT) olmak üzere kitle imha silahlarının yayılmasının önlenmesine yönelik birçok uluslararası antlaşmanın imzacısı konumunda. 

Bu durumda nükleer başlıklı füzelere sahip olmanın uluslararası arenada Türkiye’ye getireceği büyük sıkıntıları düşünerek bunun gerçekleşmesi çok zor bir hayal olduğunu düşünebiliriz. Ama Erdoğan’ın açıklamalarının önemi bundan daha büyük ve ciddiye alınmayı hak ediyor. Sermayenin nükleer silahlanmayı kendi arasında tartıştığını ve imkanlar dahilinde bu konuda adımlar atabileceğini tahmin etmek zor değil. Bu onların emperyalistlerle boy ölçüşebilme ve uluslararası ilişkilerde konumlarını güçlendirme arzularıyla örtüşüyor.

“ENERJİ SAVAŞLARI”

Yine de söyleyebiliriz ki nükleer silahlanma şimdilik çok mümkün değilken ve büyük emperyalist güçler dışında nükleer silahlanma yürüten ülkeler bunu büyük oranda gizli saklı yürütürken Erdoğan’ın bir anda böyle bir çıkış yapmasının mantığını söylemin gücünde aramak daha rasyonel olan gibi gözüküyor. Öyle ki Türkiye’nin Suriye’deki güncel pozisyonu, S-400 alım süreci  ve bunun sonucunda ABD kaynaklı yaptırım tehdidi, Doğu Akdeniz’deki “enerji savaşları” gibi nedenlerle Türkiye’nin uluslararası alandaki sıkışmışlığı göz önüne alındığında, Erdoğan yönetimi Türkiye’nin geri adım atmayacağını ilan ediyor gözüküyor.

Ama böylesi bir anlayışın hem bölge halklarının hem de Türkiyeli işçi, emekçi ve gençlerin çıkarına olmadığı, tersine insanlık için büyük bir tehdit olduğu tartışılmazdır. Nükleer füzeler ya da herhangi türden askeri silahlar bir ülkenin güvenliğinin değil ancak güvensizliğinin teminatı olabilir. Halbuki bir ülkenin güvenliği silahlanmayla ve savaşçı politikalarla değil, ancak başka ülkelerin iç işlerine saygı temelinde onlarla dostane ve barışçıl ilişkiler kurarak mümkün olabilir.

ÖNCEKİ HABER

Maltepe’de mülteci konferansı: Göçmen bakanlığı kurulmalı

SONRAKİ HABER

Ege İnsan Hakları Okulu "Ablukayı Dağıtmak" forumuyla sona erdi

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa