21 Nisan 2019 03:06

Avrupa gençliğinin iklim isyanı değişime zorlayabilir

Fransa'da Notre Dame yangını, Almanya'da tartışılan iltica yasası ve Londra'da ise iklim protestoları Avrupa'nın gündemindeydi.

Fotoğraf: AA | Kolaj: Evrensel

Paylaş

Dünya çapında öğrencilerin çevre kirliliği ve ekolojik krizi protesto amacıyla okula gitmeyerek protestolara katıldığı bir dizi eylemi takiben İngiltere’de “Extinction Rebellion” isimli grubun eylemleri Londra’da hayatı aksatıyor. Eylemler iki hafta boyunca devam edecek. Guardian’dan George Monbiot, “Grup, çevre tahribatının dünya üzerinde tüm hayatı tehdit ettiğini ve dolayısıyla amacının bizi ‘Yüzüstü bırakan’ politikacılara karşı isyan yoluyla çevre krizini atlatmak için gerekli radikal değişimi ateşlemek olduğunu belirtiyor” yorumu yapıyor.  

Fransa’da Notre Dame Katedrali’ndeki yangın nedeniyle siyasi gündem durdu ve tüm gözler restorasyon sürecine yöneldi. Fransa’dan seçtiğimiz yazı, toplum içinde Notre Dame yangınının doğurduğu öfkenin nedenlerini tartışıyor.

Almanya’da ise iltica yasası bir kez daha sertleştiriliyor. Bu kez hedef iltica başvurusu reddedilenlerin en kısa zamanda sınır dışı edilmesi. Yasa, hükümet ortağı Hristiyan Sosyal Birlik (CSU) ve Hristiyan Demokrat Birlik (CDU) partilerinin “başarısı”, sosyal demokratların (SPD) ise “tavizi” olarak değerlendiriliyor.


EKOLOJİK KIYAMETi SADECE İSYANLA ENGELLEYEBİLİRİZ

George MONBIOT
Guardian

Tepkisizliğime mazeret bulmak için sarf ettiğimiz çabayı, çevresel felaketi önlemek için harcasak şimdiye bu sorunu çözmüş olurduk. İnsanların bu ahlaki görevi savuşturma çabası her yerde görülüyor. En yaygın mazeret: “Eminim o protestocular da telefon sahibi, tatile gidiyor ve deri ayakkabı giyiyor.”

Kısacası, bir varilde çıplak yaşayıp, bulanık su kullanmakta ısrarlı değilseniz, dinlemiyoruz. Tabii ki varilde yaşayan bir çıplaksan da dinlemeyiz, çünkü ucube bir hippisindir.

Çevresel kriz hızlandıkça ve YouthStrike4Climate ve Extinction Rebellion gibi protesto hareketleri, olan biteni göz ardı etmeyi zorlaştırdıkça, insanlar gözlerini kapamanın ve sorumluluk almamanın daha yaratıcı yöntemlerini keşfediyor. Bütün bu mazeretlerin temelinde gerçekten büyük bir sorun olsaydı birileri yardımımıza yetişirdi: “Onlar” bir şey olmasına izin vermez inancı var. Ama onlar yok sadece biz varız.

Extinction Rebellion şiddet içermeyen sivil itaatsizlik yoluyla çevre konusunda kampanya yürüten uluslararası bir protesto grubu. Eylemleri arasında Londra Köprüsü’nün trafiğe kapatılması ve parlamento binasının içinde yarı-çıplak protesto var.

Grup çevre tahribatının dünya üzerinde tüm hayatı tehdit ettiğini ve dolayısıyla amacının bizi “Yüzüstü bırakan” politikacılara karşı isyan yoluyla çevre krizini atlatmak için gerekli radikal değişimi ateşlemek olduğunu belirtiyor.

Son üç senedir takip edenler bilir, politik sınıf kaotik, gönülsüz ve izole olmuş durumda; stratejik olarak, bırakın varoluşsal bir tehdidi, kısa dönemli krizleri bile çözmekten aciz. Buna rağmen yaygın ve saf bir inanç hâlâ üstün; bir sistemi değiştirmek için atılacak tek politik adım oy vermektir. Protestonun odaklanmış gücünü -kesin talepleri ortaya koyarak ve değişik politik akımlara gelişme alanı sağlayarak- arkasına almadığı sürece oy kullanmak vazgeçilmez kör ve etkisiz bir araç olarak kalacaktır.

Birkaç istisna dışında, medya aktif bir hasım. Çevre konusunda yapılan haberlerde bile sanki çevresel yıkım esrarengiz ve pasif güçlerin güdümünde gerçekleşiyormuş gibi, politik iradeden bilinçli olarak bahsetmeden, devasa yapısal sorunlara mikroskobik çözümler sunuyorlar.

Dünya üzerinde hayatı koruması konusunda ülkeyi yöneten ve sosyal söyleve yön verenlere güvenemeyiz. Bizi zarardan koruyacak merhametli bir otorite mevcut değil. Bizi kurtarmaya gelen hiç kimse yok. Hiçbirimiz biraraya gelip kendimizi kurtarma çağrısını göz ardı etmeyi haklı çıkaramayız.

Umutsuzlukta da bir tür inkar; hayatımızı tehdit eden koşulları ötelemeye çalışabilir, alınması gereken kararların yerine çözülmez bir korku koyabiliriz. Manevi sorumluluğumuzdan vazgeçmenin bir yöntemi olarak çok geç kalındığını iddia edebiliriz, fakat sadece diğerlerini yoksulluk ve ölüme terketmiş oluruz. Felaketler insanların hayatlarını etkiliyor ve gelişmiş ülkelerdeki insanlar gibi umutsuzluk içinde kıvranmak yerine pratik cevaplar geliştirmek zorunda kalıyorlar. Idai tufanının yerle bir ettiği Mozambik, Zimbabve ve Malavi’de, çevre kaosunun sivil savaşı pekiştirdiği Suriye, Libya ve Yemen’de; mahsul kıtlığı, kuraklık ve balıkçılığın çöktüğü Guatemala, Honduras ve El Salvador’da umutsuzluk bir seçim değil. Bizim tepkisizliğimiz onları tepkiye zorladı; öncelikle zengin ülkelerin tüketiminin yol açtığı korkunç koşullarla yüz yüzeler.

Yazar Jeremy Lent’in belirttiği gibi mercan kayalıkları ya da kral kelebeği için, birçok savunmasız insanın evlerini kurtarmak için geç kalınmış olabilir. Fakat küresel ısınmadaki, materyal kaynakların tüketimindeki her artış daha çok kayba neden olacak. Tarihte doğrusal olmayan her değişim insanları şaşırtmıştır.

Büyümeyen bir gezegende ebedi ekonomik büyümenin karakterize ettiği sistemimiz bir gün çökecek. Soru bu değişimin planlı olup olmayacağı. Görevimiz bunun planlı ve hızlı olmasını sağlamak. Her yerde, her jenerasyonun doğal zenginlikten yararlanma hak eşitliğine dayanan yeni bir sistem geliştirmeli ve kurmalıyız.

Bu, tahmin ettiğinizden daha kolay. Erica Chenoweth’in tarihsel araştırmasına göre, barışçıl bir hareketin başarılı olması için toplumun azami yüzde 3.5’inin hareketlenmesi yeterli. İnsanlar ultra-sosyal hayvanlar ve değişen sosyal-akımların hep bilinçli olmasa da farkındalar. Gidişatın değiştiğini fark ettiğimizde desteğimizi bir duruştan diğerine anında geçirebiliyoruz. Kendini adamış ve sesini duyuran yüzde 3.5 yeni bir sistem talebi ile birleştiğinde, onu takip eden sosyal çığ karşı çıkılamaz olacaktır. Bu sınıra varmadan vazgeçmek ise umutsuzluktan daha beterdir: Yenilgiyi kabul etmek.

Bugün Extinction Rebellion tüm dünyada hayatımızı destek olan sistemleri korumak için sokaklarda; cesur, aksatıcı, şiddetsiz eylemleriyle çevresel krizi politik gündem olmaya zorluyor. Kim bu insanlar? Bizi sorunlarımızdan kurtaracak bir diğer ‘onlar’ mı? Bu hareketin başarısı bize bağlı. Kritik sınıra ulaşması, bizler inkar ve umutsuzluğumuzu bir kenara bırakıp bu coşkun, büyüyen harekete katıldığımız oranda mümkün olacak. Mazeretler dönemi sona erdi. Hayatı inkar eden sistemimizi yıkma mücadelesi başladı.

(Çeviren: Haldun Sonkaynar)


İLTİCA YASASINDA BİR SERTLEŞTİRME DAHA

Stern

Federal hükümet, çarşamba günü CSU İçişleri Bakanı Horst Seehofer’in ilticası reddedilen mültecilerin hızla sınır dışı edilmesiyle ilgili yasa tasarısını onayladı ve acil bir konu olarak parlamentoya getirilmesini kararlaştırdı. Federal Meclis yaz tatilinden önce, yani 30 Haziran öncesi bu konuyu görüşecek.  

“Düzenlenmiş Geri Gönderme Yasası”, sığınma başvuruları reddedilen ve itirazları hukuki olarak kabul edilmeyen kişiler için geçerli olacak.  Şubat 2019’da bu durumda olan 240 binden fazla insan vardı. Çoğu, kimliklerinin tam belirlenememesi nedeniyle sınır dışı edilemedi. Yeni yasa, ilticası reddedilenlerin kimliklerinin belirlenmesinde yardımcı olmalarını zorunlu hale getiriyor. Geri gönderilmelerini sağlayacak seyahat belgesi temin edecekleri konusunda teminat verecekler. Reddetmeleri halinde 14 güne kadar hapiste tutulabilecekler.

Mülteciler sınır dışı edilinceye kadar sınır dışı merkezlerinde tutulacaklar. Bu amaç için kullanılan tesislerin bölgede bulunmaması halinde normal suçluların tutulduğu cezaevlerine yerleştirilebilecekler. Şimdilik üç yıl sürecek uygulamayı eleştirenler, mültecilerin normal cezaevine konulmasının iltica ve ceza hukuku arasındaki mesafeyi ortadan kaldıracağı, mültecilerin suçlu olarak görülmesine yol açıp ön yargıları körükleyeceği düşüncesindeler. Yasaya göre sınır dışı edilme kararı çıkarılan kişiler, kolayca tutuklanabilecekler. Bu amaçla, ‘kaçma tehlikesi’ kavramı genişletilecek, kanıt olmasa bile bir mültecinin kaçabileceğini tahmin etmek, küçük suçlar işlemesi veya belirli bir adresinin olmaması tutuklanmasına yetecek.

Sınır dışı kararı çıkarılan bir mülteci, kimliğinin (Hangi ülkenin vatandaşı olduğunun) tespitine yardımcı olmazsa tutuklanacak ve sınır dışı edilmek üzere muhtemelen vatandaşı olduğu ülkenin elçiliğine getirilecek.

Seehofer’in yasa tasarısı sınır dışı edilmemek için kimliklerini saklayanlar için “Açıklanamayan kimliği olan kişiler için geçici tahammül” adında yeni bir statü getiriyor. Bir mültecinin geçerli bir pasaportu bulunmuyorsa, kişisel bir kimlik almak için her şeyi yapması gerekecek. Bunu yapmazsa, para cezasına çarptırılabilecek. Ayrıca çalışması yasaklanıp sadece belli bir bölgede ikamet etmesine izin verilecek.

Sürekli suç işleyen mültecilerin ülkeye girmesinin yaşam boyu yasaklanması planlanıyor. Eğer sınır dışı edilemiyorsa sürekli kontrol altında tutulacak ve düzenli aralıklarla yetkililere görünme mecburiyetinde olacak. Daha önce başka bir AB ülkesi tarafından ilticası kabul edilmiş mültecilerin sosyal yardım almaları ise yasaklanıyor. İlticalarının kabul edildiği AB ülkesine geri dönmeleri için bir kereliğine yol parası yardımı yapılacak. İkamet zorunluluğuna uymayanlar, geç iltica başvurusunda bulunanlar ve mali durumu hakkında bilgi vermeyenler de sosyal yardım hakkından yoksun tutulacak.  

Seehofer’in yasa tasarısı sığınmacıları sınır dışı edilecekleri konusunda uyaran iltica dairesi çalışanlarının cezalandırılmasını esas alıyor. Seehofer’e göre, mülteci yardım örgütleri çalışanları ve gazeteciler hakkında kovuşturma yapılmayacak ancak mülteci yardım örgütü Pro Asyl, bu kişilerin de sınır dışı edilmeyi engellemek nedeniyle, şimdi olduğu gibi, suçlanacakları ve yeni olarak haklarında dava açılacağı görüşünde.

İLTİCA KARARLARININ GÖZDEN GEÇİRİLMESİ

2015, 2016 ve 2017 yıllarında alınan iltica kararlarının düzenli olarak gözden geçirilmesi için tanınan süre üç yıldan beş yıla çıkarılacak.  Önceden verilmiş bir iltica statüsü bu süre içinde iptal edilebilecek ve mülteci sınır dışı edilebilecek.

Federal Çalışma Bakanı Hubertus Heil’in (SPD) hazırladığı taslak, 6-13 yaş grubu hariç, sığınmacılara ödenen sosyal yardımın azaltılmasını esas alıyor. Elektrik tedariki için verilen yardım gelecekte para olarak mültecinin eline değil enerji firmasına direkt ödeme olarak yapılacak. Ayrıca yurtlarda kalan mültecilere yapılan para yardımı da azaltılacak.  

Hristiyan Sosyal Birlikten (CSU) Seehofer, yasa tasarısıyla hedefini aşmış durumda. Mültecilerin bir ülkenin vatandaşı olduklarını kabul etmeye zorlanması, ağır ceza almış suçlularla aynı hapishanelerde tutulmaları, sosyal yardımların azaltılması yasanın sorun çözmekten çok, Avrupa Parlamentosu seçimleri öncesi popülist söylemlere boyun eğmek olarak değerlendiriliyor.

Hükümet ortağı sosyal demokratların (SPD) böyle bir yasa tasarısına onay vermeleri ise daha başka bir tartışma konusu.

(Çeviren: Semra Çelik)


TARİH YANDIĞINDA

Denis STIFFER
Politis

Tartışma ve sürtüşmelerimizin olağan akışını durduran olaylar çok nadirdir. Böylesi durumlarda genelde ölülerin sayısı sayılır. Suçlular belirlenir. Bunlar mahkum edilir. Öfkeleniriz. Fakat bu sefer müfret olan, bir damla kan bile akmamış olmasına rağmen her şeyin durmuş olması. Pazartesi akşamı gözlerimizin önünde yok olan güzellik, sanat ve tarihti. Saat 7 gibiydi. Herhangi bir hayale kapılmadan Cumhurbaşkanı’nın riskli konuşmasını bekliyorduk, birdenbire her şey silindi. Notre Dame’ın etrafında yükselen alevler, sadece uzun tarihimiz içerisinde bir anlam taşıyan siyasi gündemi göreceleştirdi. Ne söylenebilir? Tüm dünyanın gözleri önünce canlı yayımlanan bu felakete, daha iyi bir açıklama bulunamadığından kader demek lazım, fakat kader üzerine de konuşmak zor. Bir açıklaması olmadığında insan mantığı alabora oluyor. Bu olayda mahkum edilecek bir terörist grup, suçlayacağımız bir katil yok. Tabii ki olayın nedenleri bulunacaktır. Emin olabiliriz ki bunun etrafında polemikler de yaşanacaktır. Şu ana kadar, daha üç gün öncesine kadar haklı olarak mühendisliği ve titizliği övülen restorasyon çalışmalarından kaynaklı bir kaza olduğu anlaşılıyor. (…)

İşte insanın ellerini bağlayan ve tatmin etmeyen böylesi bir nedenden ister istemez daha bireysel bir soru gündeme geliyor: Ortak hayalimizde bu kadar tekil olan bu anıtla olan ilişki ve sonsuz olduğunu sandığımız ama olmayanlar şeylerle ilişkilerimizin boyutları sorusu. Bir sanat eserinin yıkımı bizi her zaman böylesi bir çelişki ve suç duygusunda bırakır: İnsan kaybı olmayan bir olayda neden bu kadar ağlanır ki? Yanan bir katedral ne Yemen, ne Suriye ne de 11 Eylül 2001’dir. Fakat hem şu hem de bu olaya üzülmek için yeterince duygu rezervimizin olması gerekir. Bir yandan mücadele etmeye çalışabiliriz, örneğin katil devletlere silah satılmasına karşı mücadele, diğer yandan ise bu mücadele de başarısız olmanın duygularını yaşayabiliriz.

Sembollere aşırı bağlılığa dikkat etmek lazım. “Fransa’nın Hristiyan kökenleri” fikrine mesafeli durmak lazım. Duyguların yükseldiği bu koşullarda yersiz vatanseverliğe soyunmamak lazım. Aynı haksızlık duygularını Palmira, bilinen nihilistler tarafından yıkıldığında da aynı duyguları hissedebiliriz. Notre Dame, inananlara olduğu kadar inanmayanlara, Hristiyanlara olduğu kadar Müslüman ve Yahudilere aittir.  

Tıpkı İstanbul’daki Sultan Ahmet Camii’nin ya da (Kudüs’teki) Ömer Camii ya da (Hindistan’daki) Paradesi Sinagogu’nun bize ait olduğu gibi.

Dünyanın başka köşelerinde bugün mülteciler stadyumlar inşasında ölüyor. Dönemimiz çok aceleci, çok paragöz, kısa süre içinde minnettarlık peşinde olması nedeniyle katedraller yaratamaz.

Peki ateşlerin yıprattığını onarabilir mi? En azından para eksik olmayacak: Pinault ailesi şimdilik 100 milyon, Arnaul ise iki katı bağış yaptı. Fakat bizleri dünün… ve yarının tartışmalarına sürükleyen kötü düşünceleri kafamızdan çıkartalım. Bunun için Georges Duby’nin fevkalade “Katedraller Zamanı” eserini okumak lazım. Bu eserde tarihçi, mimarların profanları aydınlatan ya da inançları Tanrı’ya yaklaştıran dikey ışığı nasıl tasarladıklarını bilim ortaya koyuyor. Yanı sıra yoksullar ve sokak çocuklarının koruma buldukları katedrallerin sosyal rolünü de hatırlatıyor. Fakat bu bir içişleri bakanının polislere Saint Bernard Kilisesi’nin kapılarını kırma emri vermesinden önceydi. Bu dönem Quasimodo’nun Esmeralda’yı sakladığı zamandı. Kuşkusuz birçoğumuz açısından yaşadığımız dönem Notre Dame’ın yapıldığı XII. Ve XIII. yüzyılın koşullarına göre daha rahat fakat bugünkü göçmenlerin o dönemde ki gibi rahatlık bulabilecekleri bir yer yok (…)

Fakat bu sefer politika yapmayacağımızı söylemiştik. Bir saat ya da bir gün sonra toplumuzun çoğu ağır olan çözümsüz sorunların aynı aldıkları ve şiddetli bir şekilde tekrar su üstüne çıkacaktır. Bu gazete çıktığında burada olacaklar.

(Çeviren: Deniz Uztopal)

ÖNCEKİ HABER

İETT işçileri: Asıl kendileri baskı kurup sendika değiştirttiler

SONRAKİ HABER

ABD: Esad’ın yeni kimyasal saldırılar gerçekleştirdiğini tespit ettik

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa