23 Mart 2019 05:13

Ertan Aksoy: Seçmen beka ile yerel seçim arasında ilişki kurmuyor

Seçmen, çocuk parkı ile beka arasında ilişki kuramıyor. Yanlış propagandanın daha fazla dillendirilmesi, daha çok karşılık bulacağı anlamına gelmiyor.

Sosyal Demokrasi Vakfı (SODEV) Başkanı Ertan Aksoy | Fotoğraf: Evrensel

Paylaş

Serpil İLGÜN

Ağırlaşan ekonomik kriz ve krizin etkilerini görünmez kılmak için dozu artırılan beka/ istikrar söylemi, seçime nasıl yansıyacak?

24 Haziran’da da tartışılan bu soru, 31 Mart takviminin işlemeye başladığı günden bu yana yerel seçimin de üzerinde en fazla tartışılan, yanıtı en merak edilen sorusu haline geldi.

“Güven duyulmayan” kamuoyu yoklamaları bir yana, “Bunlar HDP’yle, Kandil’le işbirliği yapıyorlar”, “biz kaybedersek su faturalarınızı teröristler getirecek”; aç kalırız ama bekamızdan ödün vermeyiz”, “Cumhur İttifakı’na oy verirseniz cennete gidersiniz” ve nihayet “Sevgili milletim bizi Kandil’in önünde boynumuzu eğik bırakmayın ne olursunuz. Bu seçim ders verme seçimi değildir " yakarışı, iktidar cephesinde işlerin yolunda gitmediğinin yansımaları olarak okunuyor. Diğer yandan bazı sosyal bilimcilere göre ekonomik zorluklar gündelik yaşamı çevirmedeki sıkıntıları büyütmekle birlikte, bu durum kültürel kutuplaşmayı aşabilmiş değil.

Beka söyleminin ve ekonomik krizin seçmen davranışlarına etkisi üzerine yaptıkları araştırmanın sonuçlarını Mart ayı başında kamuoyuyla paylaşan Sosyal Demokrasi Vakfı (SODEV) Başkanı Ertan Aksoy’la, seçim analizlerinin her iki boyutunu konuşmak üzere bir araya geldik.

AKP seçmeni krizi nasıl algılıyor? Geçim sıkıntısı ve gelecek kaygısı, oy verme tercihini değiştirmede ne kadar etkili? Seçim sonrası ekonomik, siyasal ve sosyal krizin büyüyeceği endişeleri sandığa nasıl yansır? Beka söylemi karşılık buluyor mu? AKP ve CHP’den sonra üçüncü büyük grubu oluşturduğu ölçülen kararsızların tercihini ne belirleyecek?..

Ertan Aksoy yanıtladı.

Verilere geçmeden, SODEV neden böyle bir araştırma yapma gereği duydu?

SODEV olarak Türkiye sol ve sosyal demokrat siyasetin fikir fabrikası olma iddiasına sahibiz. Amacımız Türkiye’de özellikle sol, sosyal demokrat siyaseti temsil edenlerin bu bilimsel veriler ışığında siyaset üretmesine katkı vermek. Nitekim bu çalışma da, Türkiye’de solda, sosyal demokraside siyaset yapanlara bir kere daha şunu gösterdi ki, inanç konuşmanın, kimlik konuşmanın sol-sosyal demokrat siyasete hiçbir etkisi yok. Solun kendi üstünlük alanı olan üretim ve bölüşüm tartışmasında, gelir adaleti konusunda, yoksulluğu yönetmeyi vadeden sağ siyaset yerine, yoksullukla mücadeleyi öncelemesi gerekiyor.

Seçmen ekonomik krizi nasıl algılıyor?

Vatandaş, ekonomik krizi satın alma gücü üzerinden tarif ediyor. Muhalefet seçmeninin yaklaşık yarısı ekonomik durumunu “kötü” ya da “çok kötü” olarak tanımlıyor. Araştırmaya katılanların 2014 Yerel Seçimlerinde verdikleri oya göre, AKP seçmenlerinin yüzde 28’i, MHP seçmenlerinin yüzde 40’ı, CHP seçmenlerinin yüzde 49,5’i, HDP seçmenlerinin ise yüzde 60’ı ekonomik durumunu “kötü” ya da “çok kötü” olarak tanımlıyor. Yine, “Neye erişemiyorsunuz?” sorusuna çok büyük oranda (yüzde 85) “temel gıdalar” yanıtı veriliyor.

‘Kötü’ ve ‘çok kötü’ olarak değerlendirilen ekonominin durumu, oy tercihlerine nasıl yansıyor?

Araştırmamıza göre, ekonomik durum seçmenlerin yüzde 54.3’ünün oy tercihlerinde etkili olacak. 24 Haziran 2018 seçimlerindeki oy tercihlerine göre AKP seçmenlerinin yüzde 58,8’i ekonomik durumlarının oy tercihlerini etkilemeyeceğini belirtirken; MHP seçmenlerinin yüzde 57,3’ü, CHP seçmenlerinin yüzde 69,4’ü, İYİ Parti seçmenlerinin yüzde 73,2’si, HDP seçmenlerinin yüzde 57,9’u ve Saadet Partisi seçmenlerinin yüzde 90’ı ekonomik durumlarının oy davranışlarını etkileyeceğini belirtti.

AKP seçmeninin yüzde 60’a yakınının ekonomik durumlarının oy tercihlerini etkilemeyeceğini söylemesi dikkat çekici. Nitekim, ‘Bu pazar seçim olsa hangi partiye oy verirsiniz’ sorusuna, AKP seçmeninin yüzde 69’u yine aynı partiye oy vereceğini belirtmiş. 2014 yerel seçimlerinde AKP’ye oy verdiğini söyleyen seçmenlerin neredeyse yarısının son bir yılda ekonomik durumunun kötüleştiğini ifade etmesini de hatırlatarak soralım; AKP seçmeni ekonomideki kötüleşmeyi oy verme tercihine neden yansıtmıyor?

AKP’ye oy veren üç tip seçmen var. Kümeleme analizi yaptığımızda yüzde 25’lik bir seçmen amasız, fakatsız AKP’nin bütün argümanlarına sahip çıkıyor. Örneğin Rus uçağı düşürüldüğünde “İyi ki düşürüldü” deniyor; “Uçak düşürdük, özür diliyoruz” açıklaması yapıldığında “İyi ki dilendi” deniyor. Dolayısıyla yüzde 25’lik kitle AKP’yi sorgulamıyor. Yüzde 15’lik bir seçmen kümesi ise eleştirel bakıyor. “Doğruları da yanlışları da var, ama sahada daha iyi bir alternatif göremiyorum” diyor ve AKP’ye oy vermeye devam ediyor. Yüzde 10’luk bir seçmen de kerhen oy veriyor. Örneğin Devlet Bahçeli’ye baktığında “Türkiye sağını yeterince temsil edemez” diyor. Ya da ekonomi politikalarını beğenmiyor, hatta MHP’nin ekonomi politikası olduğunu da düşünmüyor. Bu tür nedenlerle sağı daha iyi temsil edeceği için AKP’ye oy vermeyi sürdürüyor. Bu üç tip seçmen grubu içindeki yüzde 10’luk grup, ilk vazgeçme eğilimi olan seçmen. Nitekim 7 Haziran ile 1 Kasım arasındaki fark bu seçmenden kaynaklı. Bu grup genelde alternatif halindeyse MHP’ye oy veriyor, -nitekim MHP’nin girdiği illerde bununla karşılaşacağız-, değilse de oy vermemeyi tercih edebiliyor.

O halde doğalgazda indirim, tanzim satışları, 31 Mart akşamında sona ereceği duyurulan ÖTV indiriminin yıl sonuna kadar uzatılması gibi uygulamaların esas hedefi, vazgeçme eğilimindeki bu yüzde 10’luk seçmeni tutmak mı? Ve tabii Cumhur İttifakı seçmenini konsolide etmek...

Bunların hepsi aslında kendi tabanının bütününü tutmak için atılan adımlar ama işaret ettiğiniz üzere, özellikle vazgeçme eğiliminde olan seçmenler temel hedef. Fakat bu adımlar mutlaka etkili olacak demek çok mümkün değil. Çünkü seçmen şununla karşı karşıya: Evet doğalgazda indirim deniyor ama işim yok! Dolayısıyla geliri artmadığı, istihdam artmadığı sürece doğalgazın indirimli olmasının yararını görmüyor. Ki bu indirim de etkisizleşti. Ücretlerin erimesi, pahalılık karşısında günün sonunda cebinde bir rahatlamaya dönüşmüş değil. Gelirle gider arasındaki denge sağlanmadıkça, seçmen “ekonomi düzlüğe çıktı” demeyecektir. Doğalgaz indirimi ya da seçim sonrasına ertelenmiş zamlar bugünü kurtarmaya yetmeyecektir.

YEREL SEÇİMDE SEÇMENİN PARTİSİNDEN VAZGEÇME EĞİLİMİ DAHA YÜKSEK

Neredeyse bütün mağazalara ‘enflasyonla topyekün mücadele’ afişlerinin asılması, marketlere, depolara baskın gibi uygulamaların ve ‘Gıda teröristleri’, ‘Bir mermi kaç para biliyor musunuz’ şeklindeki propagandanın tabanı duygusal açıdan yönetmede etkili olduğu yorumlarına katılır mısınız?

Bunların tamamen algı yönetimine yönelik olduğu doğru. Hükümetin kontrol ettiği yüzde 95’lik medya üzerinden servis ettiği 30 ton soğanın ülkenin bekasını tehlikeye attığı yalanına, AKP’ye amasız fakatsız oy veren seçmenin inanma ihtimalinin daha fazla olduğunu söyleyebiliriz. Örneğin Refah Partisi geleneğinin devamı olan grup AKP’ye sahiplenmesini savunabilmek için bu tür argümanlara sahip çıkarken, ortalama merkez sağ seçmen olan, ekonomiyi önceleyen AKP seçmeninde karşılığı olmuyor. Yani bazen sosyal medyada bu argümanların AKP’li seçmen tarafından savunulduğunu gördüğümüzde söylemin tuttuğu yönünde bir kaygıya kapılıyor olabiliriz, ama seçmen tipleri açısından baktığımızda AKP’den vazgeçme eğiliminde olan seçmende karşılığı olmadığını görüyoruz. Zaten genel olarak da ekonomik krizin seçmen davranışlarına etki etmeme olasılığı yok. Hele de bir yerel seçimde...

Tersi de söyleniyor biliyorsunuz. Özellikle AKP çevrelerinde yerel seçim dinamiklerinin farklı işlediği, adaya bakıldığı, iktidarı uyarma/ders verme eğiliminin genel seçimde daha fazla olduğu ifade ediliyor...

Bu görüşe katılmıyorum, çünkü yerel seçimde seçmenin kendi partisinden vazgeçme eğilimi daha yüksek. Bir de tabii ekonomik krizin etkileri açısından da değerlendirmek lazım. Örneğin 2009’da da ekonomik krizle girilen bir yerel seçim var, AKP yüzde 38’le kurulduktan sonraki en düşük oyunu alıyor. 2009’la bugünü de karşılaştırdık. 2009’da yüzde 10 enflasyon var, bugün totalde yüzde 20 enflasyon var. O gün gıda enflasyonu yüzde 11, bugün ise gıda enflasyonu total sepeti alsanız dahi yüzde 30. Soğanda, patateste, domateste yani yoksulun yoldaşı olarak tanımlanan temel gıda ürünlerinde bile bu rakamlarla karşılaşıyoruz. Dikkat edin kividen bahsetmiyoruz, soğan, patatesten söz ediyoruz. Dolayısıyla bunun seçime yansımama ihtimali yok.

Bir şeyin daha altını çizmek lazım, bizim seçmenimiz özellikle sağ seçmen liderleri önemser, partilerini de önemser ama hiçbirini çocuğunun rızkının önüne koymaz. Nitekim araştırmamızda yönelttiğimiz “Ülkenin en önemli üç büyük sorunu nedir?” sorusuna vatandaş işsizlik (yüzde 64,8), ekonomi (yüzde 51) dedikten sonra üçüncü sırada yüzde 17.2’yle eğitim yanıtını verdi.

Dolayısıyla, iktidarın onca propagandasına rağmen beka sorunu Türkiye’nin en önemli sorunu olarak görülmüyor...

Evet, güvenlik hükümetin dillendirdiğinin çok çok uzağında. Beka olarak tariflenen güvenlik, yüzde 14.3’le dördüncü sırada bulunuyor. Bizim yaptığımız ölçüm 7 coğrafi bölgedeki 12 ilde, 1067 kişiyle görüşülerek yapılmış bir ölçüm. (Yüzde 95 güven oranında, yüzde 3 hata payı ile gerçekleştirildi) Bu 1067 kişi içerisinde açık uçlu yönelttiğimiz “Türkiye’nin en önemli sorunu nedir?” sorusuna yalnızca bir kişi beka ifadesini kullanıyor. Ve ilk kez 2002 yılından bu yana AKP’nin bir söylemi karşılık bulmuyor. Çünkü tamamen gerçek dışı bir söylem ve vatandaş da bunun farkında.

Araştırmayı yaptığınız Şubat 2019’da Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Erdoğan’ın seçim mitinglerine henüz başlamıştı. Dolayısıyla beka söylemi, geçen bir ayda daha da yoğunlaştırıldı. Bunun etkide bulunacağını düşünüyor musunuz?

Her ne kadar genel seçim argümanları kullanılsa da, bir yerel seçimden söz ediyoruz. Seçmen, rasyonel bireyler olarak bir çocuk parkı yapmayla, bekanın anlamı olan devletin devamlılığı arasında ilişki kuramıyor. Kanun koyucu bir yerel yönetimin yapacağı işleri tanımlamış; bunların arasında park bahçe yapmak, alt yapı düzenlemek, kreş açmak, belki zorlama yöntemlerle bir miktar istihdam yaratmak var… fakat bu görevler arasında sınır güvenliği yok, askeri ekipman bulundurmak yok. O nedenle anlatılan beka sorunu ve korkusuyla yerel seçim arasında ilişki kuramıyor, gerçekte de böyle bir ilişki yok. Dolayısıyla yanlış bir propagandanın daha fazla dillendirilmesi, daha fazla karşılık bulacağı anlamına gelmiyor. Küçük etkileri olabilir, yerel yönetimlerin harcama alışkanlıkları, yolsuzluklar, kaynakların kullanımı vs. bunların tamamı değerlendirilebilir ama makro ekonomi sorunları çözmenin yöntemi makro ekonomik yöntemlerden ve yapısal reformlarda geçer. Haliyle Üsküdar’ı, Küçükçekmece’yi, Esenyurt’u kimin yönettiği ülke ekonomisini belirlemez.

AKP’Lİ KARARSIZLAR SANDIĞA GİTMEYEBİLİR

Araştırmanızın çarpıcı sonuçlarından biri de eğilimleriyle seçim sonucunu belirleyeceği ifade edilen kararsızların oranı. Önceki yerel seçimlerde AKP’yi tercih eden seçmenin yüzde 44’ü kararsız olduğunu söylüyor. Üçüncü büyük parti olarak konumlandırdığınız kararsızların parti tercihini ne belirleyecek?

Kararsızların nasıl bir tercih yapacağıyla ilgili dünya üzerinde geliştirilmiş tam bir bilimsel bir yöntem yok. Genelde kararsız seçmenin sandık başına gittiğinde kendi partisine döneceği varsayımı üzerinden hareket ediliyor. Peki, 31 Mart’ta eğilimi ne olur diye tahmin yürütecek olursak, iki bloğun da işi zor. Çünkü örneğin muhalif blokta, özellikle CHP tabanında 24 Haziran sonrasında küskünlük ve kırgınlıktan öte bir travma yaşayan ciddi bir seçmen var ve bu giderilmiş değil. Partilerini cezalandırmanın artık bir gereklilik olduğu görüşündeler. Şahsen bu duyguyu anlamakla birlikte üstlerinde önemli bir sorumluluk olduğunu düşünüyorum. Çünkü uzunca bir aradan sonra İstanbul’da sosyal demokrat bir belediyenin olma ihtimali oldukça yüksek. Diğer taraftan ekonomiyi öncelemekle birlikte sağ kodlarla hareket eden seçmen ne yapar diye soracak olursanız, tamamiyle değilse bile anlamlı bir oranda yine AKP’ye oy atar diye düşünüyorum. Bir diğer büyük bir olasılık da bu kitlenin sandığa gitmemesi. Özellikle yarışın AKP ve CHP arasında geçtiği Ankara ve İstanbul’daki adayların kapsayıcı bir siyaset dilini benimsemeleri AKP’li seçmenin sandığa gitmeme olasılığını büyütüyor.

İKTİDARLA MİLLİYETÇİLİK YARIŞINA GİRDİĞİNİZDE KAYBEDERSİNİZ

Milliyetçi muhafazakar aday tercihleri, Erdoğan’ın belirlediği kimlik, inanç, beka ekseni çerçevesinde siyaset geliştirdiği eleştirileri yöneltilen ana muhalefet partisinin, bu tutumuyla kararsızların oranını ve sandığa gitmeme eğilimini beslediği yönündeki görüşlere nasıl yaklaşıyorsunuz?

Buradaki temel sorun şu; Türkiye nefes almadan art arda seçime gidiyor. Bu da siyaset adına karar verenlerin üzerinde seçim kazanma baskısı yaratıyor ve bir strateji kurmak yerine daha çok taktiklere yöneltiyor. Çünkü strateji kurabilmeniz için daha geniş bir zamana ihtiyacınız var. Bir de, gerekirse bir iki seçimi kaybetmeyi göze alacak bir lidere ihtiyaç var. Kurduğu stratejiyi tabanıyla birlikte ideolojik bir dönüşümü yaratması gerekiyor.

Beka konusunda muhalefetin ne yapması gerektiğine gelince, yok saymak dışında hiçbir şey yapmaması gerekiyor. Özellikle 1 Nisan sabahına kadar.

Neden?

Siz milliyetçilik yarıştırmaya kalktığınız zaman onun milliyetçiliğinden daha sahici bir milliyetçilik yaratamazsınız. Çünkü sol olarak milliyetçi değilsiniz. Evet ülkenin çıkarlarını gözetiyorsunuz ama kavramsal anlamda bir milliyetçiliğiniz yok. Dolayısıyla onun oyun alanı içinde nerede kavgaya girerseniz orada kaybedersiniz. Aynı şey muhafazakarlık için de geçerli. Benim iddiam şu; biz sosyal demokratlar olarak Türkiye’de muhafazakarlığı tartışarak ya da “Biz de sizin kadar muhafazakarız, milliyetçiyiz” söylemiyle 4 bin yıl seçime gidelim, 4 bin yıl kaybederiz.

Ancak pratik tutum öyle değil...

CHP şu ana kadar ihtiyaç duyduğu kadar o tartışmaya giriyor, bu açıdan bir kavgası olmadığını söylüyor. İstanbul büyükşehir adayı başta olmak üzere, vatandaşın bizim de araştırmalarımızda tespit ettiğimiz sorunlarla ilgileniyor ve belediye olanakları çerçevesinde bunların nasıl çözüleceği ile ilgili mesajları öne çıkarıyor.

KİM KORKUYU VAADEDİYORSA KAYBETMEYE BAŞLAMIŞTIR

Ekonominin 31 Mart sonrasında hızla daha da kötüleşeceği korkusu emekçiler arasında giderek kuvvetleniyor. Erdoğan ve Bahçeli sıklıkla, “seçimi kaybedersek Türkiye’yi ekonomik, sosyal, siyasal kaosa sürüklenir”i propaganda ediyor. Gözleminiz ne, giderek büyüyen “seçim sonrası felaket” algısı oy tercihine nasıl etki eder?

Kapitalist sistemin en iyi pazarlama argümanlarından bir tanesi korku. Fakat bizde korku eşiğinin aşıldığı yerler var. Durum zaten yeterince kötü, seçmen de bunun farkında. Dolayısıyla 31 Mart sonrasına dair büyütülmüş bir korkunun o kadar inandırıcı olacağını düşünmüyorum. Bir de şu var, kim geçmişi vadediyorsa, kim korkuyu vadediyorsa o kaybetmeye başlamıştır. Şu da var; vatandaş sistemi tartışmaya açacak. Yeni sistem propaganda edilirken, “cumhurbaşkanlığı sistemi ekonominin şahlanması, işsizliğin çözümü, istikrar demek” diye bir dünya hikaye anlatıldı. Ama seçmen şunu birebir deneyimledi ki, her şey daha kötüye gitti. Dolayısıyla ister kazansınlar ister kaybetsinler, seçmene yeni sistemin hesabını mutlaka verecekler.

TÜRKİYE’DE ARAŞTIRMA GİDEREK BİLİMSEL FALCILIĞA DÖNÜŞÜYOR

Aynı zamanda uzun yıllardır çeşitli konularda araştırmalar yapan bir araştırma şirketi sahibi olarak Erdoğan’ın “anketlere güvenmiyorum” açıklamasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Biz daha çok pazar araştırmaları üzerine faaliyet yürütüyoruz. Siyasi- sosyal araştırmalarımız hiçbir zaman yüzde 8’i geçmedi. Siyasi-sosyal araştırmalar yapan şirketler üzerinden baktığımda önlerindeki en önemli sorun, çok az sayıda müşterinin olması. Temelde iki parti araştırmalar yaptırıyor, bunların bir kısmının üzerinde temel müşterisinin duymak istediğini söylemek gibi bir baskı da oluşuyor. Diğer taraftan özellikle küçük ölçekli şirketlerin insan kaynağının yetersizliği nedeniyle yanıldıkları da olabiliyor. Ama onlara da haksızlık olmasın, seçim sonuçlarıyla yaptıkları araştırmaların örtüştüğünü de gördük. Bununla birlikte işini iyi yapanların yanında, tamamen manipülasyon yapmak üzere kurulmuş şirketler var ve bunların sektörel bir denetimi yok. Bir önceki seçimde özür dilemek zorunda kalan bir şirket bu seçime girerken sayfa sayfa raporlar yayınlayabiliyor. Belki araştırmacıların toptan reddetmesi gereken bir durum da seçim tahminciliği meselesi. Çünkü araştırma giderek Türkiye’de bilimsel falcılığa dönüşüyor. Oysa araştırma şirketinin seçim tahmini yapma evet görevlerinden bir tanesi ama daha büyük görevi ana stratejiyi belirlemek.

17 yıldır attığı adımları, seçim stratejisini anketlerle belirleyen Erdoğan’ın beka söylemi 31 Mart’ta neden umulan karşılığı bulmadı?

Bu durum gördüğüm bütün kamuoyu araştırması sonuçlarınca da ortaya konduğu için, beka iddiasını neden terk etmedikleri konusunda ben de şaşkınlık içindeyim. Nedeni konusunda öncelikle şunu söylemek lazım, AKP’nin kurmay kadrosu eskisi kadar nitelikli değil. Çalıştığı araştırma şirketleri, medya planlamacıları, siyaset stratejisini belirleyen kişiler de eskisi kadar nitelikli kadrolardan oluşmuyor. Bir, bunların yarattığı bir sorun var. İki, muhalefet olarak AKP başarısını muhafazakarlık üzerinden okuyarak kolaycılığa kaçsak da, siyasal İslam kökenli bütün hareketler bunun gerçekliğinin olmadığını biliyorlar. Sıklıkla şunu anlatıyorum, bana siyasal İslamcı bir partinin siyasal İslamcı olduğuna dair bir örnek gösteremezsiniz. Ekonomik olarak bir şey vadetmiyorsanız öbür anlattıklarınızın pek karşılığı kalmıyor. Bu aynı zamanda Türkiye sağının içinde bulunduğumuz zaman itibariyle tükenmişliğini gösteriyor. Artık toplumun önüne koyacağı bir siyaset kalmamış durumda.

Reklam
Reklam
ÖNCEKİ HABER

Irak'ta feribot faciası sonrası Musul Valisi görevinden alındı

SONRAKİ HABER

Türkiye silah satış cirosunu artırıyor: ASELSAN ve TUSAŞ ilk yüze girdi

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa