09 Şubat 2019 05:30

Cihan Uzunçarşılı Baysal: AKP kendi ideolojik mekanlarını inşa ediyor

AKP, kültürel hegemonyasını kurmak için kendi ideolojik mekanlarını inşa ediyor; millet bahçeleri ve kıraathaneler bunun çok önemli birer ayağı.

Fotoğraf: Serpil İlgün/Evrensel

Paylaş

Serpil İLGÜN

Dokusu ve tarihi korunan benzersiz şehirler; Yatay şehirleşme; Tabiata duyarlı, çevreye saygılı şehirler; Halkla birlikte yönetim; Belediye kararlarına şehir sakinlerinin katılımı...

Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Erdoğan’ın geçtiğimiz hafta sonu açıkladığı 11 maddelik yerel yönetim beyannamesinin bu vaatleri, sosyal medyada “Ağam bizimle eğlenir” göndermeleriyle karşılandı ve şu sorular soruldu: “Kentlerin, doğanın talanından başka bir iktidar mı sorumlu?” “Madem öyle, 25 yılda bunları neden yapmadınız?”

Peki, Cerattepe’den Munzur Vadisi’ne; tarım alanlarının maden şirketlerinin talanına açılmasından 3. Havalimanına, doğa ve kentler üzerinde geri dönüşsüz tahribatlar yaratan AKP, artık bu politikaları terk mi ediyor?

Hafta içindeki gelişmeler, yanıt için fazla beklenmeyeceğini gösterdi.

Uzmanların “Mars’ın yapısını anlamaya yarayacak bir laboratuvar” olarak işaret ettiği Burdur’daki Salda Gölü çevresine ‘millet bahçesi’ yapılacağı duyuruldu. Ardından, baca gazı filtresi olmadan çalışan kömürlü termik santrallerinin iki yıl daha havayı kirletmesine izin veren yasa meclis gündemine geldi. Bilim insanlarının ve çevrecilerin uyarı üstüne uyarı yaptığı Kanal İstanbul’un etüt proje işlerinin tamamlandığı duyuruldu. Kentsel Dönüşüm Strateji Belgesi açıklandı ve her yıl 300 bin konutun dönüştürüleceği, bunun 30 binini TOKİ’nin, kalanını özel sektörün yapacağını açıkladı. Bakanlık, “Yatay şehirleşmeye inşaat sektörünün tepkisi ne olur?” sorusunun yanıtını da verdi: “Yürütülen çalışmalarla inşaat sektörünün önü açılacak!”

AKP’nin çevre-kent politikalarını ve yerel yönetim beyannamesini, kent hakkı, konut hakkı, mega projeler ve kent hareketleri üzerine çalışan, Kuzey Ormanları ve İstanbul Kent Savunması Üyesi Cihan Uzunçarşılı Baysal’la konuştuk.

Erdoğan’ın açıkladığı 11 maddelik yerel yönetim manifestosuna rengini veren ‘kendine muhalefet etme’ durumunu nasıl değerlendirdiğinizle başlayalım. Kentlerin ve doğanın tahribatı başka bir iktidar döneminde gerçekleşmiş gibi kurulan anlatı nasıl bir taktik içeriyor?

Kendi sebep olduğu sorunları başkaları üzerine atarak onları sorumlu tutmak AKP’nin en başından beri izlediği bir politika. Yaptıkları veya yapamadıklarından ya derin devlet, ya FETÖ, ya PKK, ya da dış güçler suçlu. Bunlar olmadığında da takdiri ilahi diyerek işin içinden çıkılıyor. Tüm yetkiler ellerinde değilmişçesine “dikey kentleşmeye karşıyız, yatay şehirleşme yapacağız, çevreye saygılı kentler yapacağız” gibi açıklamaları da gösteriyor ki kendilerine muhalefeti de kendileri yapmak zorunda kaldılar çünkü kent suçları artık ayyuka çıktı. Yaşanılamaz kıldıkları kentlerin problemlerini sadece kendilerinin çözeceğine inandırmak istiyorlar.

Öte yandan, meseleyi sadece Erdoğan ve iktidarla sınırlamak da yanıltıcı çünkü kente karşı suçlar, toplumu da failliğe katarak kitleselleşiyor. Bağdat Caddesi ve Kadıköy’ün dönüşümüne bakın. Gelecek nesillerin sağlıklı çevrede yaşam hakları bizzat ebeveynleri tarafından ellerinden alınıyor. Beton kentlere mahkum ediliyorlar. Afet dönüşümü ardından imar barışı gibi uygulamalarla tepeden örülen rantsal dönüşüm aşağıdan yukarıya mutabakat buluyor. İktidar da cesaretini buradan alıyor. Kent talanında herkesi fail eylediği, işbirlikçi yaptığı bir kent politikası izliyor.

‘AKP, yeni iktidar oluyormuş’ duygusu, manifesto olarak takdim edilen 11 maddelik beyannamenin tümüne sızıyor, ancak en çok hissedilenlerden biri sizin de vurguladığınız yatay mimariye geçileceğini beyan eden madde. Ne oldu da başta İstanbul gökdelenler şehri haline getirildikten sonra yatay mimari denilmeye başlandı?

2016 sonu verilerine göre İstanbul’daki 121 gökdelenin 117’si Erdoğan-AKP dönemine ait. Gökdelenler çoğalırken 2001 Acil Eylem Planı ile saptanan 480 deprem toplanma alanı 2016’da 77’ye inmiş. Bugün bu sayı daha da azalmıştır. Yine 2010 öncesinde İstanbul’da 10 AVM varken, 2016 sonunda bu sayı 120’ye ulaşmış. Sorunuza dönersek, böyle dikey-dikey, deprem toplanma alanlarını dahi yok eden bir gidişatta birden bire neden yatay kentleşme? Ve neden mahalleyi öne çıkartan bir söylem?

Erdoğan, TRT’deki mülakatında yatay mimarinin ve mahalle kültürünün yaşam üzerindeki olumlu etkilerinden bahsetti. Yetiştiği mahalleyi ve oradaki insan ilişkilerinin önemini anlattı ve dedi ki, “Gökdelenli hayat artık olmayacak. Yatay kentleşmeyle mahalle kültürünü getireceğiz.” O zaman Cumhurbaşkanı’na şunu sormak lazım, madem öyleydi de, neden mahalleleri yıkmaya duruyorsunuz? Ayrıca, mahalle toplumsal bir mekandır ve toplumsallık zaman içinde inşa edilir. Mahallenin kolektif hafızası, dayanışma ağları, toplumsal ilişkileri vardır ve bunlar hop diye olmaz, belirli bir süreç içinde örülürler. Yani Ayşe Teyze, çocukluğunda senin üstündeki çamuru yıkıyorsa, senelerdir aileni ve seni tanıdığındandır. “Ben oraya okul yaptım, cami yaptım, böylece mahalle oldu, gelsin Ayşe Teyze benim çocuğumu yıkasın”, olamaz. Böyle tepeden inme yöntemle mahalle yaratılmaz. Bu olsa olsa mahallenin karikatürü olur.

Bir de şu soru soruluyor; İstanbul’da ve çoğu kentte, yatay mimari yapılacak alan kaldı mı?

Kalmadı tabii! Kanımca yatay kentleşme Kuzey Ormanlarının 3. Havalimanı çevresinde ve Kanal İstanbul gibi yeni açılan rant alanlarında ya da askeri bölgelerde yapılacak. Zaten kendileri de böyle açıklıyor. Nitekim, Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum, Emlak Konut Gayrimenkul Yatırım Ortaklığı Başkanı olduğu dönemde kanal boyunca Emlak GYO’nun 33 projesi olduğunu iftiharla açıklamıştı. Ayrıca, 3.Havalimanı, Kanal İstanbul ve 3. Köprü'nün kesiştiği noktada 2.7 milyon m2 arazide imar planı değişikliği yapılarak daha önce “tarım alanı” ve “su koruma havzası” olarak belirlenen arazi, konut, AVM, rezidans ve otel gibi yapılaşmalara açıldı. Dikeyden kaçtık buyurun size mis gibi yatay kentleşme talanı! Bu dev arazide bazı siyasiler, dinci vakıflar ve yandaşların arazilerinin olduğunun ortaya çıkmasına da şaşırdık mı? AKP, kendi hegemonyasını ve dinci siyasetini bu şekilde kent rantı üzerinden konsolide ediyor, yandaş sermayeyi abad ediyor. İslami soslu neoliberalizm ile klientelizm elele. 

Bu projeler lüks projeler olacak elbette ama aynı zamanda, neo-Osmanlı olarak adlandırılan Osmanlı-İslam kültürünü yansıtan kentler ve mahalleler kurulacak. Yani bir yandan rant uğruna mahalleleri yıkıyorsunuz, kalkıyorsunuz Derbent, Armutlu gibi sağlam temelli yerleşimleri riskli alan ilanlarıyla acele kamulaştırmalarla yıkmaya duruyorsunuz. Keza Okmeydanı topun ağızında duruyor. Sonra kalkıp “mahalle”, “yatay kentleşme” diyorsunuz. Tasarladıkları yatay kentleşmede, toplum mühendisliği yoluyla nasıl mahalleler inşa edeceklerini tahmin edebiliyoruz. Tarikatlara, dini vakıflara yeni alanlar açarak yeni toplumsallaşma mekanları, eğitimden sosyal yaşama dinci ideolojinin önünü açan düzenlemeler... Dolayısıyla bu yatay kentleşme ve mahalle söyleminin ardına baktığımızda gidişatı tehlikeli okuyorum.

Yatay kentleşme vaadi, yandaşlar başta olmak üzere kentleri inşaat şehirler haline getirerek zenginleşen sermayenin çıkarlarına ters değil mi peki?

Evet öyle. Dört grupta toplayabileceğimiz 11 maddenin yatay şehirleşme, şeffaf planlama ve kentsel dönüşüm maddeleri akla bu soruyu getiriyor. Bu söylem, denetimsiz, istismara açık, parsel bazlı, rant odaklı, yoğunluk arttırıcı planlamaların kaldırılacağı gibi okunabilir ancak iktidarın kendi yandaşını beslediği alan tam da burası; özellikle Safir, Zorlu, Trump vb örneklerde gördüğümüz yandaşa sağlanan ayrıcalıklı imar artışları. Peki, ne yapacak? Kanımca bina bazlı dönüşümü kaldırıp Fikirtepe örneğindeki gibi geniş alanlarda dönüşümü getirecek ve böylelikle yine kendi yandaşına, büyük müteahhitlere rant alanları açılacak. Dolayısıyla, çıkarlar korunmaya devam edilecek.

Şu da var; Türkiye ekonomisinin çarkları nereden dönüyor? Gayri safi milli hasılanın yüzde 15 civarı inşaat, emlak sektörlerinden. Buna yan sektörler eklendiğinde GSMH’ya katkı yüzde 30’u buluyor. Şimdi şunu sormak gerek, ekonomik sistemi mi değiştireceksiniz? Yeni üretim alanları mı açıyorsunuz? Çünkü bu anlattıkları kendi sistemleri içinde yapılası şeyler değil.

KAMUSAL ALANLAR YA YOK EDİLİYOR YA DA ASKERİLEŞTİRİLEREK, CAMİLEŞTİRİLEREK ELE GEÇİRİLİYOR

‘Dokusu ve tarihi korunan benzersiz şehirler’, ‘Tabiata duyarlı, çevreye saygılı şehirler’, ‘Halkla birlikte yönetim’... Beyannamenin bu maddeleri akla  Gezi direnişini getiriyor. Halkla birlikte yönetim idiyse, meydan neden halka kapatıldı, cami neden yapıldı ve neden AKM yıkıldı?

Gezi, dayanışmanın, insani ilişkilerin, sokak hayvanından börtü böceğine saygılı, siyaseten çok karşıt olanların dahi bir arada durabildiği çok önemli bir deneyimdi. Gezi, kentin kolektif hafızasından silinemez. Tayip Erdoğan yenilgilerden hiç haz etmeyen bir siyasetçi ve Gezi’ye hınç da buradan. Ama aynı zamanda Gezi, 31 Mart’ın kışlasının, yani kendi ideolojisinin sembolik mekanını temellük etmekte. Hınçta bunun da payı var.

Erdoğan, ‘94 yılında Taksim camiye referansla, “Buraya gelen bir yabancı, bir İslam kentinde olduğunu anlayacak” demişti. Taksim Meydanı’nda cami inşa ederek bu tasavvurunu gerçekleştiriyor. Korunması gereken AKM binasını önce çürümeye terk etti, ardından yıktı. Şimdi “opera binası” diyor ama tasarımındaki kırmızı kubbe, camiyi içinde yansıtıyor. Bu mimariden, bina içindeki etkinliklerin ne çeşit olacağını anlıyoruz. Osmangaziler mi olacak, İslami oratoryolarla mı karşılayacağız, bunu göreceğiz. Bu, Gezi’den rövanş almanın dışında aynı zamanda kültürel iktidarı yaratmanın da araçlarından biri. Orada ne kaldı; Topçu Kışlası. Derdi oraya da el atmak.

Dolayısıyla, son günlerin tartışma konularından biri olan kültürel hegemonya aslında kentlerin dönüştürülmesi üzerinden tesis edildi denebilir?

Tesis edilmek isteniyor/amaçlanıyor desek daha doğru. Taksim sadece İstanbul’un değil, Türkiye’nin en önemli kamusal alanı. İstanbul’un agorası. Politik itirazların seslendirildiği ve duyurulduğu bir yer. Oraya kocaman bir camiyi diktiğimiz zaman -her ne kadar kapısı arka tarafta da olsa- o yükselen cami orayı tamamen egemenliği altına alır. Meydanı bir cami avlusuna çeviren bir alanda politik bir itiraz ne kadar yükselebilir ya da herhangi bir eylem? Ayrıca, cami ile hem oradaki kentsel hafızayı silmeye çalışıyor, hem de kendi ideolojik mekanını inşa ediyor. Cumartesi Annelerinin Galatasaray’da yarattıkları kamusal alan da çitlenerek, çevik kuvvet, toma vb ile  askerileştirilerek ele geçirildi. Dolayısıyla kamusal alanların yok edildiğini ya da askerileştirilerek veya camileştirilerek ele geçirildiklerini görüyoruz. Buna karşın, AKP, kültürel hegemonyasını kurmak için kendi ideolojik mekanlarını inşa ediyor; millet bahçeleri ve kıraathaneler mesela bunun çok önemli birer ayağıdır.

24 Haziran’dan sonra, yerel seçimin de önemli seçim vaatlerinden biri olacağı anlaşılan millet bahçeleri ve kıraathanelerin misyonu ne olacak? Ve muhalefet bu misyonu kavrayarak, uygun siyaset geliştirebiliyor mu?

Maalesef kavrayabildiğimizi söyleyemeyiz. “Biz orada bedava kek mi yiyeceğiz!” Değil! Bunlar yeni bir ulus inşa etme sürecinin sosyal mühendislik mekanizmaları. Nitekim ilk kıraathanelerden birinin Diyarbakır’da açılması çok şey söylüyor. Daha önceleri mahalle meclislerinde, derneklerde, sivil toplum kuruluşlarında sosyalleşen gençler, tüm bunların kapatılması / yasaklanmasıyla bunların yerlerini dolduran kıraathaneye yöneliyor. Peki, iktidarınızı eleştiren yayınlar, farklı ideolojiler, görüşler girebiliyor mu kıraathanelere? Elbette hayır. Buralarda sadece iktidarın izin verdiklerini okuyabilirsiniz. Bunlar da İslami içerikli ya da milliyetçi muhafazakar ideolojiyi yansıtan yayınlar olacaktır. 

Ya millet bahçeleri?

Her birinin içinde bir kıraathane, merkezlerinde de cami var. Esenler Millet Bahçesi’nin adı 15 Temmuz ve içerisinde yer alan heykellerden birinin adı da “Tek Bayrak, Tek Millet, Tek Devlet”. Sadece bunlar bile çok şey söylüyor. Ayrıca, millet bahçeleri kamusal bir alan mı, düşünmek lazım. Oraya herkes girebilecek mi? Örneğin gençler sarmaş dolaş dolaşabilecek mi? 

Oradaki yaşam denetimli, gözetimli olacak ve oranın kuralları, düzeni altında, iktidarın istediği kadar özgür olabileceğiz. Oysa kamusal alan özgürlüğün alanıdır, orada kimse size başkasının özgürlük alanını ihlal etmediğiniz sürece şöyle dolaş, şöyle giy deme hakkı yoktur. Kenti, bir makine gibi, denetimli, düzenli, insanları da belli bir formasyona sokup homojenleştirdiğiniz zaman artık orada kentten konuşamayız. Kenti kent yapan kamusal alanlarıdır. Bunların ele geçirildiğini görüyoruz. O zaman demokrasiyi nerelerden inşa edeceğiz? Çünkü kent hakkını biz önce oralardan kuracağız.

Çılgın-mega projeler bu değişim ve dönüşümde nasıl bir rol oynadı?

Şöyle bir şey, cumhuriyetten bu yana gelişmeyi “yol yaptık, köprü yaptık” olarak alan bir toplum olduğumuz için kolaylıkla “Türkiye büyüyor, gelişiyor, bakın dünyanın en büyük havaalanını yaptık, herkes bizi kıskanıyor” miti yaratıldı. Böyle olunca nasıl cumhuriyet projesinin kurucusu Mustafa Kemal ise bu projeler yoluyla Yeni Türkiye 2023’ün kurucu babası da Tayyip Erdoğan oluyor. Mega projelerin Yeni Türkiye-Erdoğan mitini güçlendirdiğini düşünüyorum. 15 Temmuz da kurtuluş savaşı/mücadelesinin karşılığı olarak inşa edilmekte.

Dolayısıyla 15 Temmuz, siyasal, sosyal alanın dönüşümünde olduğu gibi, kentlerin İslamileştirilmesinde de Allah’ın lütfu oldu?

Evet, bu yöndeki eğilimleri güçlendirdi. İdeolojik kodlamalarını mekanların, caddelerin isimlerinde de görüyoruz. İşte Boğaziçi Köprüsü 15 Temmuz Köprüsü oldu, aynı şekilde mekan tasarımlarında da bunları görmeye başlıyoruz. Bu bağlamda sansür yasası olarak nitelenen sinema yasası sayesinde son dönemde artış gösteren ve tarihi 1071’den başlatan o kurucu mite uygun yeni sanat kültür örnekleri, yeni Ertuğrul Gazi’ler, Abdülhamit’ler vb gelecek diye   düşünüyorum. Saray’daki toplantıya katılan sanatçıların failliği sansür yasasına onay vermenin dışında, kültürel hegemonyanın inşasına yardımcı olan bir yasaya imza olarak da karşımıza çıkıyor.

BUNU SÖYLÜYORSAN KİRLİLİĞİ DURDURMAN LAZIM

Beyannamedeki “çevre dostu şehirler” ifadesi için ne söylersiniz?

Özelleştirilen 10 termik santralin çevreyi kirletmelerine iki sene daha izin verilerek, buna en iyi yanıtı yine kendileri vermiş oldu! Kaldı ki o şehirlerde kanser vakaları var. Bunu söylüyorsan kirliliği durdurman lazım. Aslında muhalefetin bunları söylemesi ve çözüm önerilerini sunması lazım ancak bunu da görmüyoruz. Ekrem İmamoğlu’na Kanal İstanbul’la ilgili bir soru soruldu, “şu anda aciliyeti yok” dedi. “Hayır bu İstanbul’un sonudur, kesinlikle karşıyız” diyemedi. Binali Yıldırım, “seçim siyasi bir faaliyet değildir” demişti, muhalefete baktığınızda “Yıldırım doğru söylemiş diyorsunuz!”

Ama aslında çevre dostu şehirler ile az önce değindiğimiz millet bahçelerine gönderme yapıldığını düşünüyorum. Yani, yeşil alan, rekreasyon alanı gösterip sosyal mühendisliği yapmak.

MECLİS TOPLANTILARINDA SÖZ HAKKIMIZ OLACAK MI?

“Sorunsuz altyapı ve ulaşım!” Söyleşimizin sabit sorularından biri haline gelen, “20 yıldır neden çözülmedi” sorusunu, beyannamenin bu maddesiyle ilgilide yöneltelim!

Evet, mesela toplu ulaşımı özendireceğiz diyor, o zaman neden dünyanın en güzel deniz kenti İstanbul’u deniz ulaşımından, iskelelerden, vapurlardan mahrum bırakıyorsun? Neden bizleri araçlara mahkum ediyorsun ve neden her yer otopark? Bunlar bizim de sorularımız!

Tasarruf, sosyal belediyecilik, halkla birlikte yönetim… aynı sorular bu maddeler için de geçerli. O zaman biz katılımcı bütçe istiyoruz. Stratejik planlamalarda belediyeler sivil toplumu yok sayıyor. Bundan sonra bizi dahil edecekler mi, dayanışmalar, savunmalar, mahalle dernekleri dahil edilip, meclis toplantılarında söz hakkı verilecek mi? Bunlarla ilgili somut bir şey yok. Bence içi boş söylemler. Sen tepeden inme “buraya millet bahçesi yaptım, oraya kanal açtım…” deyip, yapıyorsun. Mesela Büyükçekmece dayanışması Gezi’den bu yana senelerce Albatros Parkı için mücadele ediyor, tam iptal edildi, bu kez de millet bahçesi yapacaklarını söylüyorlar. Kime sordunuz?

Sosyal belediyecilik ile kastettikleri ise çok iyi başardıkları sadaka ve hibe belediyeciliği. Sosyal hakları ve kamu hizmetlerini özelleştirdiler, hibe ve sadakalar üzerinden alt gelir gruplarıyla yoksulları kendilerine bağladılar.

AKILLI ŞEHİRLER, TOTALİTER YAPIYA GİDİŞİN BİR YOLU

“Akıllı şehirler, benzersiz şehirler, değer üreten şehirler” deniyor. Bundan ne anlayalım? Konut hakkı, kulağa hoş gelen maddelerin hangisinde yer alıyor?

Almıyor! Değer üretenler markalar konusunda TOKİ’ler hala başrolde. Konut hakkı çok önemli ama hiç tartışılmıyor. Nihat Zeybekçi bir televizyon programında İzmir’e yakışmayan çarpık yapılaşma sonucu ortaya çıkan yerleşimlerdeki insanları İzmir’in doğusu, batısı ve kuzeyindeki TOKİ’lere taşıyacaklarını ve oralara ulaşım götürerek kente çabuk gelmelerini sağlayacaklarını söyledi. Şimdi bu bir defa çok vahim ayrıştırıcı bir söylem. Sosyo mekânsal olarak ayrıştırmadır çünkü o insanları atıyorsun şehirden. Bir de ulaşım götüreceğim diyorsun, ki gelsin kentin en zorlu işlerini yapmaya devam etsinler! Peki seneler önce o insanlar gelmiş yerleşmişse, oralar artık onların eylenmişse, onlara yerinde kalma hakkını vererek, ekonomik olarak ödeyebilecekleri koşullarda mütevazi koşullardaki mahallelerini yenileme fırsatı neden vermiyorsun?

Akıllı şehirler peki?

Akıllı şehirler ifadesi muhalefetin de içine düştüğü bir tuzak. Kulağa çok masum ve çekici geliyor ama akıllı şehirler aslında çok vahim. Size teknolojik olanakları sunduğunu söylüyor, fakat aynı zamanda nüfusların tüm verilerini, gündelik tüm hareketlerini, ihtiyaçlarını denetleyebiliyor. O nedenle akıllı şehir, totaliter yapıya gidişatın da yoludur. Bir de tabi, bu akıllı şehirler üzerinden sermayeye yeni birikim alanları açacak.

SALDA GÖLÜ’NE MİLLET BAHÇESİ KURUYORSAN HATADAN DÖNDÜĞÜN YOK

Okurlar arasında şunu soran olabilir, “İktidarın kendini eleştirmesi, ‘hatadan dönüyorum’ demesi kötü bir şey mi?” Ne söylersiniz?

İyi güzel de ne olacak onca geri dönüşsüz “ihanet”? Kaldı ki, az önce dediğim gibi, çevre dostu şehirler deyip, dediğinin iki gün sonrasında termik santrallerle ilgili yasayı meclise getirirsen, yahut Salda Gölü’nün etrafına millet bahçesi kuracağım diyorsan, demek ki hatadan falan döndüğün yok. Demek ki bu da boş söylemlerden öte bir şey değil. Dersen ki, ben bunlardan dersimi çıkardım, bundan sonra yapmayacağım, o zaman da bunlara uygun davranılmasını bekliyoruz.

Mesela denetim diyor. İyi hoş da denetim isteyen bir yönetim neden imar barışı gibi bir yasayla denetimsizliği teşvik ediyor? Bastır parayı, al ruhsatı ama depremde, afette evin başına çökerse ben sorumlu değilim, diyor devlet! Vatandaşının canını malını korumaktan kaçarsa, o devlet devlet midir? Kartal’daki bina sahipleri imar barışına başvurmuş. Haydi buradan bakalım şimdi; 11 canı yitirdik.

YÜKSEK SİYASET ALANINDA KENT SORUNLARI KENDİNE YER BULMUYOR

31 Mart seçimlerine 40 gün kaldı ancak kentlerin metalaştırılması veya altyapı-üstyapı sorunları yerine söz düelloları konuşuluyor. Nasıl bir belediyecilik tartışması neden gündem dışında tutuluyor?

Aslında kentliler dertlerini sorunlarını tartışıyor, konuşuyor. Bunların konuşulmadığı, hiçbir şekilde dile getirilmediği mecra yüksek siyasetin alanı. Açıklanan adaylara bakın, bir programı, projesi var mı? Yok. Binali Yıldırım, metrobüste el sıkıp hatır soruyor, “Tarlabaşı’nda tarla yokmuş” diyerek soğuk espri mi yapıyor yoksa cehaletini mi sergiliyor? Ya da İmamoğlu’nun ilk icraatı KaçAKSaray’a çıkmak oluyor ki, orası tarihi ve doğal sit alanı, ayrıca Atatürk’ün mirasına da ihanet. Burayı meşrulaştırmaya hizmet ettiğini görmüyor, aklı sıra “uzlaşmacı siyaset” yapıyor. Pazarda biber patlıcan tezgahlarında propaganda yapıyor ama ortada kente dair bir programı yok. Çocuklara park yapacağız, kreş açacağız dışında pek bir şey duymadık.

Erdoğan’ı her yerden aday gibi görebiliriz. Seçim yerel ama iktidar bunu bir referandum olarak görüyor. Yeni başkanlık siteminin referandumu. Muhalefetin adaylarının belirlenmesinde ise programları kente bakışlar değil, tanınmaları ya da kim nereden, kimlerden daha çok oy alır hesapları öne çıkıyor. Ve zaten, muhalefetin kente bakışı da iktidarla aynı. Neoliberal çerçevenin dışına çıkıp başka bir kenti; adil, özgürlükçü, eşitlikçi, yaşanabilir bir kenti nasıl inşa ederiz gibi bir kaygıları yok. O da marka şehir diyor, öbürü de!

YERELLERİ NASIL KURACAĞIMIZI, NASIL YAN YANA GELECEĞİMİZİ TARTIŞMALIYIZ

Yerel seçimler toplam bir kent hakkı savunusu için nasıl değerlendirilmeli? Yaşadığımız sorunlardan çıkış noktamız ne olmalı?

Seçimlere giderken, adaylardan en büyük beklentimiz, özgürlük alanlarımızı açması. Yani, kentliler seslerini itirazlarını nerelerden duyurabilecekler? Demokrasiyle de ilişkili olduğu için bu çok önemli.

Öte yandan, siyasilerden umut kesen bizler, demokratik siyaseti yerellerden inşa etmek zorundayız. Park forumları daha sonra dayanışma ve savunmalara dönüştüler ve hala işlevseller. İşte geçtiğimiz pazar günü Sarıyer ayaktaydı; “Büyükdere iskelesi” diye. İleriye dönük olarak kamusal alanları nerelerden inşa edeceğiz, nerelerden demokrasiye nefes alanları açacağız, bunu tartışmamız lazım. Yerelleri nasıl kuracağız, farklı yerel örgütler olarak yan yana nasıl geleceğiz, nasıl bir arada duracağız, bunları tartışmalıyız. Çünkü demokrasiyi, hukuku önce yerelden inşa edebiliriz.

Reklam
Reklam
ÖNCEKİ HABER

İngiliz aktör Albert Finney 82 yaşında hayatını kaybetti

SONRAKİ HABER

Jandarma Uzman Çavuş, tartışma bahanesiyle kız arkadaşını öldürdü

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa