02 Şubat 2019 03:29

Siyaset Bilimci Yıldırım: CHP yeni rejimde muhalefet konumundan memnun

"Bütünlüklü bir siyasal hat çizilemediği için, kendi içinde iktidar paylaşım kavgasına kendini daha fazla kaptırmış bir parti görüntüsü veriyor CHP. "

Fotoğraf: Evren Haspolat

Paylaş

Serpil İLGÜN

Aylardır özellikle büyükşehir il ve ilçe belediye başkan adaylarının kim olacağı, ittifak sağlanıp sağlanmayacağı, sağlanırsa kentlerin nasıl paylaşılacağı üzerine sayısız spekülasyon yapılan ana muhalefet partisi CHP, geçtiğimiz hafta kritik il ve ilçe adaylarının belirlendiği Parti Meclisi (PM) toplantısında yaşananlarla yine ülke gündemine oturdu.

İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu’nun önce istifa edip birkaç saat sonra istifasını geri alması, bazı ilçe örgütlerinin toplu istifası, yeniden aday gösterilmeyen belediye başkanlarının eyleme dönüşen itirazları, sosyal medya üzerinden yürütülen karşılıklı suçlamalar... CHP yönetiminin “parti içi demokrasi” ile açıkladığı tablo, iktidar bloğunun “kendini yönetmekten aciz parti” propagandasına güç kattı. Ana muhalefet partisinin siyaset üretemediği, genel olarak yeni rejimin siyasal çerçevesi içinde durduğu yönündeki tespit ve eleştiriler yoğunlaştı.

Deniz Baykal’dan bu yana devam eden sağa açılma siyasetini 31 Mart yerel seçimlerinde de sürdüren CHP’nin, buna karşılık HDP’nin üç büyük şehirde aday göstermeme kararını “bizimle ilgisi yok” şeklinde endişeli ifadelerle karşılaması köşelere, yorumlara taşınan bir diğer gelişme oldu.

Tartışmaların nasıl neticeleneceği, kalan adayların belirlenmesinin yeni gerilimlere, istifalara yol açıp açmayacağı bugünkü PM toplantısında ortaya çıkacak.

Hafta boyunca siyaset gündeminden düşmeyen “CHP’nin krizi” başlığını, Cumhuriyet gazetesi yazarı, Siyaset Bilimci, Doç. Dr. Deniz Yıldırım’la konuştuk.

CHP’nin kritik il ve ilçe belediye başkan adaylarının belirlendiği PM toplantısı sonrasında yaşananları nasıl değerlendirdiğinizle başlayalım. CHP’deki parti içi iktidar mücadelesini yeniden su yüzüne çıkaran esas sorun ne?

Bunun olması kaçınılmaz aslında. Kazanma ihtimalinin yüksek olduğu yerlerde çok fazla aday adayı başvururken, AKP-MHP karşısında kazanma şansının düşük olduğu yerlerde sınırlı sayıda aday olduğunu görüyoruz. CHP kadrolarının, muhalefetteyken iktidar hissini en fazla tattığı alan belediyeler. Yani ulusal düzeyde iktidar olmadan iktisadi kaynakları, beşeri, sosyal, kültürel kaynakları kullanma açısından özellikle büyükşehirlerde çok kritik ilçeleri elinde tutuyor CHP. Haliyle buralarda büyük bir paylaşım kavgası yaşanıyor. Genel, bütünlüklü bir siyasal hat çizilemediği için, kendi içinde iktidar paylaşım kavgasına daha fazla kendini kaptırmış bir parti görüntüsü veriyor CHP. En fazla tartışma yaratan, çok aday adayı çıkaran yerlerin aynı zamanda garanti kazanılacak yerler olması, partinin büyütülmesinden öte bir kavgaya işaret ediyor.

Aday belirlemelerinin seçim çok yakınken değil de, daha erken bir aşamada ele alınması, bu tarz bir krizin şiddetini azaltabilirdi. Ama biraz iktidar bloğunun adaylarını görmek, gözlemlemek, biraz da kendi adaylarının yıpratılmasından korktuğu için zamana yaymış görünüyor parti yönetimi. Böyle olunca da seçime kısa bir süre kala iktidarın yanlış politikalarının tartışılması yerine CHP’nin iç krizi gündem oluyor.

CHP yönetiminin bunu görememiş olması olası mı? İktidar paylaşımı kavgasının ortaya çıkması kaçınılmaz ise neden engellenemedi?

Bir kere partiyi birleştiren genel bir siyasi “dava” yok. Bir genel dava veya siyasal heyecan ve hedef olmadığı için, örneğin partinin çok önemli kadrolarının kaybedebileceği yerlere gidip aday olmayı çok istemediğini görüyoruz. Yani “ben partimi yükseltmek, aynı zamanda partimin iktidarı geriletmesi için fedakarlık yapayım” diyen kadro sayısı sınırlı. Herkes kazanabileceği bir alanda oynamaya çalışıyor. Yani bu sadece CHP yönetimiyle ilgili bir sorun değil. İkinci nokta, önlenemiyor çünkü parti içinde gruplar var. “Şunun adamı, bunun adamı” olarak bilinen bir durum söz konusu. “Metropollerdeki kritik ilçelerde kimin adayı belediye başkanı olacak, şu gruba ne kadar belediye verirsek bunlar arasındaki kavga fazla büyümez ve seçim sonrasında bu belediyelerin sahip oldukları delegeler aracılığıyla kurultayda iktidarımızı koruruz...” Dolayısıyla, hesapların biraz da bununla ilgili olduğunu düşünebiliriz. O yüzden de bir sürü tartışma yaşanıyor; istifalar, “genel merkezin kararını tanımıyoruz” diyen belediye başkanları ortaya çıkıyor.

CHP yönetimi yaşananları ‘bizde parti içi demokrasi var, ondan oluyor’ diye açıklıyor...

Aday belirleme sürecinin kendisi demokratik değil Türkiye’de. Sınırlı yerde eğilim yoklaması var. Ama özünde kimi isimler MYK önüne getiriliyor, sonra PM’ye gidiyor. Yani demokratik olan aşama, yönetimin belirlediği adayın engellenebildiği PM aşaması. Burası doğru. Diğer yandan bu aday belirleme sürecinde belirleyici olan, partinin diğer partilerle ittifakı mı, partinin seçmen kitlesinin genişletilmesi mi, yoksa parti içi dengeler mi? Soru bu aslında. Öyle tuhaflıklar var ki, İzmir’den örnek vereyim; Çiğli için aday adayı olduğunu ilan eden, bu ilçede parti örgütünün başkanlığını yapmış bir siyasetçi, PM’ye sunulan listede Narlıdere adayı. İlgisi olmayan iki ilçe. Kim yapıyor? Hangi önceliğe dayanıyor? Ardından itirazlarla değiştiriliyor. Veya Narlıdere belediye başkanı büyükşehire adayken bakıyoruz Konak ilçesine aday yapılmış. Kim yaptı? Kim mutlu oldu? Peki, Konak örgütünün, Konak halkının hiç mi söz hakkı yok? Parti içi demokrasi, tabanla bağlantıya dayalı bir olgudur.

CHP DE, AKP GİBİ SİYASETİ KÜLTÜREL KİMLİKLER EKSENİNDE OKUYOR

CHP’de genel siyasi bir dava olmamasına işaret ettiniz. Toplumun her kesimine seslenme ile gerekçelendirilen, İYİ Parti’yle ittifak, ülkücülüğü ile övünen Mansur Yavaş’ın aday gösterilmesi gibi pratiklerle de kendini gösteren sağa açılma yöneliminin ‘davasızlık’ halini beslediğine katılır mısınız?

Siyasi partiler iktidar olmak istiyorsa zaten toplumun her kesimine seslenmek zorundalar, bu kısımda sorun yok. Sorunlu olan, muhalefetin siyasi okumasının kendisi. Yani toplumdaki siyasi, sosyal rahatsızlıkları, ekonomik eşitsizlikleri, adaletsizlikleri tarif etse, buradan çıkış için bir program, bir reçete, model önerse, yine bu program aracılığıyla farklı kesimlere seslenmeye çalışsa sorun olmayabilir. Ama böyle bir sosyal-siyasi proje yok. Olmadığı için de kendisi dışındaki partilere oy veren seçmenlerin oy verme davranışını sadece kültürel nedenlerle, ideolojik aidiyetlerle açıklayan bir CHP var. Bunlar seçmende etkisizdir demiyorum, ama sorunun kaynağı sadece bu değil. Böyle olsa ülkücü kökenli bir İYİ Partili, muhafazakar bir Saadet Partili ya da sosyalist bir HDP’li de bir CHP adayına oy vermez zaten. Ama 16 Nisan sonrası tabloda artık verebiliyor. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde İnce’nin CHP’den 8 puan fazla olan oyu hangi seçmen kesimlerinden geldi mesela? Demek ki mesele sadece kültürel kimlikler değil. Türkiye’de siyaset, kimliklerden

 çok 16 Nisan’da Türkiye’ye dayatılan otoriter sisteme göre yeni bir eksen kazandı. Biz ittifaklarda da bunun sonuçlarını görüyoruz şu anda. Yani iktidar partisi nasıl kendisine oy vermeyen kesimleri bir kültürel kalıp içine sıkıştırıyorsa, “yaşam tarzı nedeniyle bize oy vermiyorlar” diyorsa, muhalefet de kendisine oy vermeyenleri aynı kültürel kalıbın içinden okumaya çalışıyor. Bunun sonucunda da “Ankara milliyetçi duyarlılığı yüksek bir kent, o zaman oraya ülkücü bir adayı getirelim!” veya “İstanbul Karadenizli muhafazakar seçmenin yoğun olduğu bir şehir, o zaman Ekrem İmamoğlu ideal bir aday!” diyor. Kişi merkezli, seçmenin ekonomik oy verme davranışını geriye atan bir tutum bu. Bu açıdan AKP de CHP de Türkiye’de siyaseti kültürel kimlikler ve kalıplar ekseninde okuyup kurgulamakta.

Bir diğer önemli noktada şu; 24 Haziran’da resmileşmesiyle Türkiye’de siyasal sistem değişmiş durumda. Artık kazanmak için yüzde 50+1’in hedeflendiği, partilerin buna göre ittifak yaptığı, yerel seçimlerin de referandum havasında sunulduğu bir dönemden geçiyoruz. Fakat partiler, CHP bunu idrak etmiş görünmüyor.

POLİTİKLEŞTİRMEME BİLİNÇLİ BİR TERCİH

TBMM Başkanı Binali Yıldırım’ın İstanbul’a aday gösterilmesine gösterilen tepkinin zayıflığı, İstanbul adayı Ekrem İmamoğlu’nun Erdoğan’ı ziyaret ederek ‘tecrübelerinden faydalanacağız’ demesi... Bunlar, sistemin değiştiğini idrak edememenin mi, yoksa yeni rejimi olağanlaştırma/ normalleştirme çabasının mı ürünü?

Bir kere bazı konuları ya politikleştiremiyorsunuzdur ya da bilinçli olarak politika konusu yapmıyorsunuzdur. CHP’de politikleştirememe sorunu var. Bunu kimse inkar edemez. Yani herhangi bir sosyal meseleyi politik alana taşıması, politikaya tercüme ederek asıl gündemi kendisinin belirlemesi çok istisnai durumlar için geçerli. Burada şöyle bir mazeret yaratılıyor, işte ‘medya iktidarın elinde, dolayısıyla halka ulaşmak o kadar kolay değil.’ Ama gündem belirlemek böyle bir şey değil. Kaldı ki, gündem tam da böyle ortamlarda belirleniyor. Siz toplumun asıl konuştuğu konuları gündem haline getirirseniz toplum zaten sizi duymak için kulaklarını açmaya başlar. OHAL şartlarında yapılan 16 Nisan referandum kampanyasını veya 24 Haziran seçimi öncesi oluşan olumlu iklimi hatırlayın.

Politikleştirmeme ise bilinçli olan tercih. Yeni sistemin asıl olarak iki partili bir sistem olduğunu anımsarsak, CHP muhalefet bloğunun en büyük partisi olması nedeniyle diğer partileri kendi etrafında toplayabileceğini görüyor. Bunun için de “risk” almamaya çalışıyor. 16 Nisan’da yaşanan mühürsüzlük operasyonuna ses çıkarmamak, aynı şekilde yetkilerin sürekli Saray’a kaydırılmasını geçiştirmek, grup toplantıları dışında bir muhalefet hattı geliştirememek, üstüne bir de “seçim siyasi bir faaliyet değildir” diyerek anayasayı açıkça ihlal eden Meclis Başkanı Binali Yıldırım’ın istifasını gündeme getirmemek, durumu normalleştirmek, esprilerle “Gündemi değiştirmeyin, zaten seçimi kaybedecek” demek... Bütün bunlar aslında fiili iki partili düzende muhalefet tarafının liderliğini üstlenmekten mutlu bir CHP yönetimi görüntüsünü besliyor.

CHP, HALKIN EKONOMİK SOSYAL GÜNDEMİNİN OTORİTER REJİMLE BAĞLANTISINI ISRARLA KURMUYOR

Binali Yıldırım’ın 18 Şubat’ta Meclis Başkanlığı’ndan istifa edeceğini açıklamasını nasıl değerlendirirsiniz?

Demek ki hiç de gündem değiştirme değilmiş; hatta rahatsızlık veren bir gündemmiş iktidar açısından. Şöyle enteresan bir okuması var CHP’nin, “Biz anayasa konusunu ya da rejim konusunu gündeme getirirsek, asli meselelerin önüne geçer!” Öyleyse şu an Türkiye’nin asli meseleleri arasında yer alan ekonomi, işsizlik, pahalılık CHP yönetimine göre yeni sistemden bağımsız. Oysa tam da yeni sisteme duyulan güvendeki aşınmayla ekonomik kötüye gidişi birlikte anlatacak, ekonomiyle siyaseti birleştirecek bir strateji için şartlar hiç olmadığı kadar uygun. Ama CHP yönetimi ısrarla halkın ekonomik, sosyal gündemini otoriter yeni rejimle bağlantı içinde anlatmaktan kaçıyor. Bu nedenle görüntü, yeni rejime muhalefetten çok, fiilen iki partili yeni rejimde muhalefet rolünün benimsendiğine işaret ediyor.

Tam da burada, Kadir Has Üniversitesi’nin Türkiye’de Sosyal ve Siyasal Eğilimler Araştırması’nın yeni yayınlanan bazı verilerini paylaşayım; “Koalisyonlar bitecek, ekonomi şahlanacak” denilerek 24 Haziran’da hayata geçirilen yeni sistemin bu vaatlerinden vatandaş memnun oldu mu, AKP başarılı mı gibi sorular yöneltilmiş. “Başarılı” diyenlerin oranı 2017’de yüzde 51.7 iken, bu yıl yüzde 36’ya düşmüş. “Erdoğan kesinlikle başarılı” diyenler 2017’de yüzde 42. 2 iken, 2018’de bu oran 14.2’ye düşmüş. Ciddi bir gerileme bu. AKP seçmeninde de “Erdoğan çok başarılı” diyenlerin oranı yüzde 71.9’dan 44’e inmiş. Erdoğan’a toplam destek oranı son bir yılda yüzde 49.7’den yüzde 33.6’ya gerilemiş. “Yeni sistem başarılı mı?” sorusuna ‘Evet’ diyenler yüzde 41’de kalmış. Yani yeni sistem ilk 6 aylık uygulaması sonucunda 10 puanlık bir destek kaybına uğramış.

SEÇMEN ANTİDEMOKRATİK REJİMLE, İŞSİZLİK ARASINDA BAĞLANTI KURUYOR

Bu düşüşü muhalefet nasıl okumalı?

Bu veriler gösteriyor ki, seçmenin çoğunluğu yeni sistemden memnun değil. Ve yeni sistem tek kişiyle eşitlendiği için, Erdoğan’ın “başarı” karnesinde ciddi kırıklar ortaya çıkmaya başlamış. Bu denli düşüş ilk kez oluyor. Tek adamlık, Erdoğan merkezlilik, her türlü kötü gidişin faturasının da Erdoğan’a kesilmesi riski getiriyor iktidar için. Veriler bu yönde. Demek ki sosyal adaletsizlik ve işsizlikle otoriter, antidemokratik rejim arasında bağlantı kuruluyor. Demek ki, Türkiye’nin demokratikleşmesi mücadelesiyle, daha halkçı, daha sosyal adaletçi bir ekonomi modeline geçiş arasında irtibat oluşturan bir siyaset hattı çizmek şu an hiç olmadığı kadar mümkün. Bunlar yapılamıyorsa o zaman burada ciddi bir tartışma yürütmek gerek; yapılmıyor mu, yapılamıyor mu?

Sonuçlar, AKP ve MHP’nin yerel seçimi neden beka meselesi ilan edip, seçim sloganı haline getirdiğini de ortaya koymuş oluyor...

Kesinlikle. AKP-MHP bloğunun Türkiye’ye bundan böyle ne ekonomik konularda, ne de hak ve özgürlüklerde iyileşme vaat etme şansı yok. Reçetesi bitti. Güvenlikse, bu koalisyonun Türkiye’ye en temel vaadi olmayı sürdürüyor. AKP-MHP’nin kendi dışlarına seslenmekten veya genişleyici bir strateji izlemekten vazgeçtiğini görüyoruz. Sınıra geldiler. Daha ziyade var olanı muhafaza etme stratejisi izliyorlar. Yani “statüko” bekçiliği yapıyorlar. Beka meselesi, denetledikleri tabanın kendilerinden kopmasını önlemek için öne sürecekleri tek temel konu. İşte, “bunlar gelirse ekonomiyi düzeltemeyecekleri gibi bir de beka sorunu olur!” diyorlar mesaj olarak. Milliyetçilikle birleşen bu korkutma stratejisinin belirli oranda etkisi olacaktır. Bunun karşısında henüz muhalefet başka bir siyasi zıtlık ekseni koyabilmiş değil. Çünkü siyaset dendi mi, “ekonomi konuşalım, önüne geçmesin” diye bakan bir anlayış var. Siyasetsizleşme bu. Tüm araştırmalar, iktidardan da muhalefetten de bıkkınlık halinin önümüzdeki sürecin en temel belirleyicilerinden birisi olabileceğine işaret ediyor. 31 Mart’tan sonra büyük olasılıkla bu konuyu, siyasi boşluk ve temsil krizi gibi meseleleri daha çok konuşacağız.

CHP YENİ REJİM İÇİNDE Mİ, DIŞINDA MI?

Beka söylemi muhalefeti de çevreleyen bir söylem, ne dersiniz? Nitekim, ‘ülke bekası’ konusunda çoğunlukla iktidarı destekleyen bir ana muhalefet var...

“Güvenlik konuları iktidarın, AKP ile MHP’nin konuları, çok da iyi yapıyorlar bu işleri; biz oralara girersek kaybederiz, o zaman biz ekonomi konuşalım!” Muhalefetin okuması bu. Ya da en fazla “Sen yarattın!” diyorlar. Az önce bahsettiğim konu, “Biz siyasi sistemi konuşmayalım gündem değişir, ekonomi konuşalım!” mantığıyla bağlantılı bu da. Yani muhalefet toplumun önemsediği her konuda geri çekilmenin, susmanın mazereti haline getiriyor ekonomi konuşmayı. Oysa, ekonomi ile güvenliğin birlikte iyileştirilebileceğinin anlatılması, halkın ekmeğiyle güvenliği arasında bir başka gündem, ilişki kurulması mümkün. Bunun üstünde durmak gerekiyor. Muhalefet, toplumun gündemi sadece ekonomi olduğu için mi, yoksa iktidarın temel siyasi argümanlarını sarsmaktan uzak durmak adına mı sadece ekonomi konuşuyor? Buna vereceğimiz yanıt, CHP yönetimi yeni rejim içinde mi yoksa dışında mı sorusunun da yanıtı olacak. Burada CHP’nin direngen, yılmayan, baskılara göğüs germesine rağmen söz hakkı elinden alınmış emektar tabanını ayırıyorum. Bu tabanda yeni rejime karşıtlık gayet berrak çünkü.

İSTANBUL VE ANKARA İKTİDAR İÇİN MORAL ÜSTÜNLÜK KONUSU

Beka argümanıyla birlikte, özellikle büyükşehirleri kaybetmenin sistemi tartışmaya açacağı söyleminin kuvvetlendirilmesini nasıl değerlendirirsiniz?

Başta İstanbul ve Ankara olmak üzere kritik bazı şehirlerin kaybedilmesinin yaratacağı bir psikolojik çöküş korkusu var AKP’de. Çünkü bu iktidar kendisini, önce bu iki şehrin kazanılması ve sonra ülke genelinde iktidara gelinmesi gibi tarihsel bir başarı hikayesi, sıralaması üstünden sundu hep. O yüzden bu kentleri kaybetmenin örgütlerinde, kadrolarında psikolojik açıdan “kaybettik, gidiyor muyuz iktidardan” hissiyatı, paniği yaratma ihtimali var. Moral üstünlük konusu bu iki şehir. Bunun önlenmesi adına özellikle İstanbul ve Ankara’da çok fazla yükleneceklerini düşünüyorum. Çünkü Balıkesir veya Adana belki bu etkiyi yaratmaz ama İstanbul ve Ankara çok sembol şehirler.

MUHALEFETİN ÖTESİNDE BİR İRADE SORUNUMUZ VAR

CHP’de yeniden beliren parti içi tartışmaların tabandaki kırgınlık, umutsuzluk duygusunu daha da yoğunlaştıracağı söyleniyor. CHP lideri Kılıçdaroğlu, daha önce bu yöndeki bir soruya ‘Seçmenin kırgınlıklarını anlıyorum ama mecburen oy verecekler’ mealinde bir yanıt vermişti. Bu yaklaşım, kırgın seçmeni kazanabilir mi?

Muhalefetteki kanaat yine “tıpış tıpış verecekler” saptamasına dayalı. “Bu iktidarla devam etmek istiyorsanız 31 Mart’ta kırgınlığınıza, kızgınlığınıza devam edin, ama yok bu iktidara ders vermek istiyorsanız o zaman tıpış tıpış sandığa geleceksiniz ve gösterdiğim adaylara oy vereceksiniz!” Ben hala bu çerçeveden baktıklarını düşünüyorum. Orda da şöyle bir problem var, demek ki, toplumun gidişattan rahatsız milyonlarının kendisine mecbur olduğunu hisseden bir muhalefet anlayışı söz konusu. Biz hep muhalefet sorunundan bahsediyoruz ama aslında muhalefetin ötesinde bir irade sorunumuz var.

Açar mısınız?

7 Haziran’da iktidarın çoğunluğu kaybetmesinden sonra gidişata müdahale edememiş, inisiyatif alıp alternatif iktidar oluşturamamış, 16 Nisan’da mühürsüz oylarla anayasanın değiştirilmesini engelleyememiş, 24 Haziran gecesi seçmenin karşısına çıkamamış, hatta sistemini çalıştıramamış, çalıştıramayan kişileri o görevlerde tutmuş, bu ortamda meclis başkanının anayasaya aykırı davranmasını tartışma konusu yapamamış bir muhalefet bloğu söz konusu. Bu iradesizlik seçmende, “Kazansak da kaybediyoruz” hissiyatı yaratıyor. Muhalefet bloğu, tabandaki bu hissi ortadan kaldırmadığı sürece seçmeni harekete geçirmekte zorlanacak.

Buradaki yüzde 50’nin umutsuzluğunu, kırgınlığını, inançsızlığını giderecek bir hamle yapmadığınız sürece kazanamazsınız. Çünkü bu tarafta kendinize güçlü bir dayanak noktası oluşturmamışsınız. Önce bunu güçlendir, burayı bir umutlandır sonra bu birlik ve umut dalgasıyla karşı tarafa seslenmeye başla. Burayı güçlendirmeden karşı taraftan oy elde etmeye çalışıyor muhalefet.

KONSERE GİTMEK TAKTİKSEL

Erdoğan’ın Fazıl Say konserine gitmesiyle ilgili devam eden tartışmaları da soralım. İktidar ve muhalefet cephesi Erdoğan’ın Fazıl Say konserine katılımını yumuşamaya, normalleşmeye doğru atılan bir adım olarak değerlendirdi. Uzlaşma, normalleşme olması için iktidarın kutuplaştırıcı dil ve politikalardan geri adım atması gerekiyorsa, siz bu manada bir geri adım görüyor musunuz?

Bir kere bir normalleştirme stratejisi yok tabii ki, mümkün de değil zaten. Biraz önce söylediğim gibi bu iktidarın Türkiye’yi normalleştirme şansı yok. Çünkü olağanüstü otoriter değişiklikler, hatalar yaptı ve her geri adımı bir taviz, yenilgi ya da bir iktidar kaybı olarak değerlendiren bir komplocu düşünce tarzı hakim iktidara. Bu nedenle buradan bir uzlaşma vaadi çıkmaz; taktikseldir.

Bugün AKP iktidarının iki temel vaadi olan adalet ve kalkınma oldukça aşınmış durumda. Soğanın dışarıdan alındığı, biber ve patlıcanın pahalılığı anlaşılmasın diye market raflarından indirildiği bir dönemden geçiyoruz. Böyle bir dönemde sadece kültürel kutuplaşma ya da sadece başka konulardan kutuplaşmayı merkeze alan stratejiler yeterli olmayacaktır. Ekonomi halkı birleştiren ana gündem artık. Bunu kendi araştırmalarında da gördüklerini düşünüyorum. Fazıl Say’ın konserine gitmek, anayasa tartışması, ardından Binali Yıldırım’ın “Meclis başkanlığından ayrılacağım” açıklaması yapması, iktidarın düşündüğümüzden daha fazla savunma alanına doğru çekildiğini gösteriyor. Fakat bu sıkışmayı fırsata çevirip deyim yerindeyse gol atacak bir muhalefet yok. Yani anlaşılan herkes kendi sahasından memnun. Problem biraz da bu.

SEÇİMİN GÜNDEMİNİ TÜM ÜLKEDE BELİRLEYECEK BİR ANA STRATEJİ GEREKİYOR

İçinde bulunduğumuz ekonomik, siyasal, sosyal krizi aşma mücadelesinde yerel seçimler nasıl ele alınmalı? Yaşanan ağır koşullar toplumdaki kutuplaşmayı kırmak için nasıl imkanlar sunuyor?

Bunu kırmak için yapılacak şey öncelikle kimlikler ve kültürel değerler üstünden gelişen siyasi hattı mümkün olduğunca etkisizleştirmek ve topluma kendi ana sorunlarını, özellikle yerel atmosferde karşı karşıya oldukları sorunları parti aidiyetlerinden bağımsız olarak anlatacak bir program açıklamak. İstanbul üzerinden düşünelim, bugün İstanbul’da en büyük problem nedir diye sorsak; ilk sıralarda mutlaka trafik, ulaşım, altyapı sorunları, işsizlik ve hayat pahalılığı gelecektir. Bir şehirde yaşayan tüm yurttaşları parti aidiyetlerinden bağımsız olarak etkileyen temel sorunlar var. Bence en azından yüzde 40-45 oranındaki dinamiği daha da büyütecek olan temel strateji, seçimleri olabildiğince yerel, gündelik sorunlar ve bu sorunların nasıl çözüleceği üzerinden bir tartışmaya çekmektir. Yani bir yandan seçimin gündemini tüm ülkede belirleyecek bir ana strateji gerekiyor; mesela yeni sisteme karşı güvenoylaması gibi. İkincisi de muhalefetin kendi alternatif modelini yerel üstünden somut olarak sunması, sıradan, gündelik sorunlara dokunarak zemini genişletmesi gerekiyor. Eşzamanlı olarak da ulusal ve yerel siyasal stratejiler...

Fakat bu kısa sürede bunun işaretleri yok. 31 Mart sonrasında Türkiye’de en çok konuşacağımız konulardan birisi, siyasette yenilenme olgusu olabilir bu nedenle.

Reklam
Reklam
ÖNCEKİ HABER

İşçileri taşıyan midibüs ile hafif ticari araç çarpıştı: 6 yaralı

SONRAKİ HABER

ODTÜ Tüneli’ne yürütmeyi durdurma kararı

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa