Suriye’den gelenler, Türkiye’den göçenler

Fotoğraf: Guglielmo Mangiapane/SOS Méditerranée

Suriye’den gelenler, Türkiye’den göçenler

Çoğunluğu çocuk 1,5 milyon Suriyeli işçi üzerinden acaba kimler zenginleşti? Ercüment Akdeniz, olası bir mülteci göç dalgasına ilişkin yazdı.

Ercüment AKDENİZ

İDLİP

Suriye’de iç savaşın yeni fitili, belki de bölgesel bir çatışmanın ön habercisi İdlip. Bu yüzden sadece coğrafyamız değil, bütün dünya hop oturup hop kalkıyor. Yeni göç dalgasının 1 milyon kişiyi bulabileceği öngörülüyor. Zor durum.

Oysa daha birkaç hafta önce, “Suriye’de savaş bitti, güvenli bölgeler oluştu, bayramda memleketine giden Suriyeliler bir daha dönmesin” diyordu birçok insan.

İdlip, Suriye’de savaşın bitmediğini, “güvenli” denen bölgelerin mültecilerin dönüşü için henüz güvenli olmadığını göstermiş olsa gerek.

DIŞARIYA GÖÇ

Savaştan kaçan mülteciler için “korkaklar”, “soysuzlar”, “vatanını satan hainler” gibi ifadeler sık kullanılıyor. “Ben olsam kaçmazdım”, “Türkler olsa kalır savaşırdı” diyenler de az değil. Oysa Suriyeli mülteciler “Bu bir iç savaş, kimin kime kurşun sıktığı belli değil” diyor. 

Geçtiğimiz günlerde TÜİK (Türkiye İstatistik Kurumu) ilginç bir rapor yayımladı. Buna göre 2017 yılında Türkiye’den yurtdışına 253 bin 640 kişi göçmüş! Bir önceki yıla göre Türkiye’den göç edenlerin oranı yüzde 42,5 artmış! Neredeyse yarı yarıya bir artış. En çok da 20-34 yaş grubundan gençler ülkeyi terk etmiş. Beyin göçü de deniyor buna.

Peki neden? Çünkü gençler iş istiyor, gelecek istiyor, Türkiye’de güvence görmüyor.

Bu tempo ile giderse, önümüzdeki birkaç yıl içinde, yurtdışına göç eden Türkiyelilerin sayısı gelen Suriyelilerin sayısını geçecek! 

Bu durumda onlara da “korkak”, “soysuz”, “vatan haini mi?” diyeceğiz?

BEREKET

Olmaz demeyin, bu da oldu! “Suriyeliler defolsun” kampanyasını frenlemek için, birileri Twitter’da “Suriyeliler bereketiyle gelir” hastag’ı açtı! (Birinciler milliyetçilikte yarışırken, ikinciler dini referanslarla yarıştı)

İyi de...

Çoğunluğu çocuk 1,5 milyon Suriyeli işçi üzerinden acaba kimler zenginleşti?  7 yıldır kayıt dışı çalıştırılan, yetmezmiş gibi iş cinayetlerine kurban giden mülteciler acaba kimin bereketi?

Bereketmiş…

Şimdi bu, sermayenin değirmenine su taşımak değil mi?

AVRUPA’DA SAĞ

İsveç seçimleriyle birlikte Avrupa’da “aşırı sağ”ın yükselişi sürüyor (siz buna ırkçı-faşist partilerin yükselişi de diyebilirsiniz). Mülteci düşmanlığı Avrupa sağına kazandırırken gizli Nazizm yeniden topluma nüfuz ediyor. Peki, bunda “sol”un payı yok mu? Elbette var. Çünkü Avrupa solu ve sosyal demokrasi alt katmanlardan (ezilen sınıflardan) oldukça uzak. Onlar, emekçilerde kapitalizme karşı biriken ekonomik-sosyal öfkeyi okuyamıyor, yönlendiremiyor. Bu durumda, arada mülteciler için yapılan dayanışma gösterileri hümanizmden öteye gitmiyor. Avrupa solunun sarıldığı liberalizm ise, ne mültecilere ne de yoksul emekçi kitlelere inandırıcı geliyor.

Evet, Avrupa’da yapılan mültecilerle dayanışma gösterileri bize örnek. Ama yoksul emekçiler ve mülteci işçilerle kucaklaşmadan, yoksulların taleplerini örgütlemeden enternasyonal birlik sağlamak da olası değil. Bu durumda boşluğu ırkçı-faşist partiler dolduruyor.

Peki, bu durum Türkiye’deki ‘sol’, sosyalist partiler ve demokrasi güçleri için de geçerli değil mi? Tartışmaya ihtiyaç olduğu açık.

BM’NİN YAPTIĞI

Türkiye 1951 Cenevre Sözleşmesine çekince koyduğu için Suriyelileri mülteci statüsüne almadı. Peki, BM ne yaptı? Tam 7 yıl boyunca bu vahim duruma sessiz kaldı, sorumluluktan kaçtı. Bütün yükü Türkiye’nin üzerine bıraktı.

Geçen hafta gazetelerde bir haber çıktı. Buna göre BM, mülteci belirleme sürecini (siz yetkisini deyin) Türkiye’deki Göç İdaresi’ne bırakmış. Bu malumun da itirafı oldu.

Değişen dünya dengeleri içinde, mülteci haklarına ilişkin uluslararası hukuk (hukuksuzluk) yeniden yazılıyor. Şimdilik laboratuvar ülke Türkiye. Aşı tutarsa sırada Libya, Meksika ve diğerleri var.

BM ile birlikte Hükümetimiz de pek rahatladı, Göç İdaresi mutlu. Uluslararası korunma hakkı ise sığınmacılar için artık hayal.

G20, L20 BİLDİĞİNİZ GİBİ

Dünyanın en zengin 20 ülkesi (G20) bu sefer Meksika’da toplandı. Okunan terane yine aynı. Hedef: dünyanın küresel kalkınması. Yöntem: işçilerin daha fazla fedakarlığa inandırılması.

G 20 toplanırken her yıl Emek 20 (L20) de toplanır. ITUC önderliğinde sendikalar mahcup itirazlarını dile getirir. Yine öyle oldu.  ITUC Sekreteri Sharan Burrow, “G20 etkili değişimdeki liderliğini göstermek zorundadır. Küresel ekonominin kuralları sürdürülebilir ekonomiler oluşturabilmek için yeniden yazılmalıdır” dedi. Laf işte!

Böylece, L20’nin 9 maddelik çözüm paketi de G20’nin liderlik performansına bağlanmış oldu. “Mültecilerin ve göçmenlerin entegrasyonunun ve sosyal hayata dahil olmalarının önündeki engellerin kaldırılması” 9 maddeden biriydi.

Kılavuzu G20 olan sendikaların vay haline.

BİRLİKTE YAŞAMAK

Göç olgusunun üç temel parametresi var: 1- Göç etmek zorunda kalanlar topluluklar 2- Göçü karşılayan yerleşik topluluklar 3- Göç politikasını yöneten ulusal ve uluslararası kurumlar.

Üçüncüler işini yapmayınca (ya da işlerine geldiği gibi yapınca); hem göç insanları gittikleri yerlerde ciddi sosyo-kültürel sorunlar yaşıyor, hem göçü karşılayan yerleşik topluluklar.

Bu yüzden “entegrasyon”, “uyum” ya da birlikte yaşama kültürüne göç eden insanlar kadar yerleşik toplulukların da ihtiyacı var. Bizde, Türkiye’de ne yazık ki her ikisi de olmadı, yok. Dolayısıyla bu konuda yaşanan her sorunu, ilk elden “ırkçılıkla” damgalamak yerine derinlemesine anlamaya çalışmak ve ortak tepkiyi erk sahiplerine, üçüncülere yöneltmek daha doğru. Irkçılığın önü de böyle alınabilir ancak.

www.evrensel.net