Ne söyledim sana ki vurdun kapıyı gittin

Sabah Gazetesi Küpürleri

Ne söyledim sana ki vurdun kapıyı gittin

'Günaydın’da fikir beyan eden 'sol sosyalist, protest' kişiliklerin toplam lafzı, kırık dökük bir Yenikapı ruhunu inşa etmek için kulanışlı kılınmış.'

Nuray SANCAR

Günaydın gazetesinde Tuğba Kalçık’a söyleşi veren sanatçılar kendisini solda hisseden izleyicilerde neredeyse infial yaratıyor. Bu sanatçılardan sonuncusu Derya Köroğlu oldu. Yayınlanan metinde Köroğlu “Bizler, daha önceki 68 kuşağı gibi Amerika’nın dünyada uyguladığı emperyalist politikalara karşı mücadele eden bir kuşağız… Atatürkçülük; yurtsever olmak ve emperyalizmin karşısında durmaktır” demiş; “Sol, geçmişte iktidara geldiği yerlerde toplumsal düzeni otoriter bir düzene dönüştürdüğü için kaybetti”, “Yeni Türkü, sol dünya görüşü içerisinden çıkmıştır ama ulusal değerlerimize sahip çıkmak ve onları korumak açısından aynı zamanda ‘muhafazakar’ sayılırız. Osmanlı döneminde yapılmış değerli eserler var. Bunları göz ardı edemeyiz” gibi ifadeler kullanmıştı.

Sosyal medyadaki tepkilerden sonra Köroğlu, sözlerinin cımbızla çekilip kelimelerin parça parça bir araya getirildiğini söyledi ve “Bana söylettirilen sözlere inanmayın. Benim cephemde ve duruşumda hiçbir değişiklik yok” diye ekledi. Tuba Kalçık ise hem söyleşi kayıtlarını yayınlayarak bazı bölümlerin yayınlanmaması konusunda sanatçıyla yaptıkları “centilmenlik anlaşması”nı bozmuş;  hem de Derya Köroğlu’nun kendisini bitirdiğini söyleyerek noktayı koymuştu.

Kendini bitirdi tespitini ciddiye almak gerekiyor. Derya Köroğlu gibi yıllardır keyifle dinlenen bir sanatçının hakikaten kendini bitirdiğine katıldığımız için değil de; söyleşilerin düzeni, bu söyleşilerin yayınlandığı medya bağlamı ve soruların biçimi; hepsi birden bu kendini bitirmeyi kolaylaştırmaya çanak tutmak için hazırlandığını apaçık belli ettiği için. Tespit sadece niyeti açık etmiş görünüyor.

Bundan önce Kalçık; Selda Bağcan, Bülent Ortaçgil, Halil Ergün, Edip Akbayram ve Ahmet Ümit ile de söyleşi yapmış, sosyal medya bu söyleşilerden sonra da coşmuştu? İşin ilginci “benim duruşumda bir değişiklik yok” diyen Derya Köroğlu dahil dinleyicileri tarafından eleştirilen sanatçıların hiçbiri neden eleştirildiğini anlamamış görünüyordu. Çünkü sonuçta kimsenin itiraz etmeyeceği şeyleri söylediklerini zannediyorlardı, muhafazakar izleyicilerinin okuduğu bir gazetede mümkün olduğunca “suret-i haktan” durmaya çalışmışlardı. Ve hiçbirinin politik duruşu değişmemişti! Ama konuşuldukları bağlamda antiemperyalizmin, solculuk eleştirisinin, darbe karşıtlığının, Kürt sorunu karşısındaki tutumun, Suriye, Filistin, İsrail ile ilgili görüşlerinin AK Parti jargonuyla benzerliği kadar, söylemediklerinin peşine düşen sosyal medya ahalisi kızmakta ve kırılmakta haklıydılar.

Çünkü neyi ne kadar söyleyebileceğinizi zaten önceden bildiğiniz medya bağlamının kapsamıyla sınırlanmayı kabul eder ve ona göre laflar ederseniz söyledikleriniz kadar söylemediklerinizden de sorumlu olursunuz. Eğer 15 Temmuz darbe girişimi bahsinde FETÖ’ye saydırıp, sokağa çıkıp da ölen insanları yad ettikten sonra darbeden hemen sonra ilan edilen OHAL ile bu darbenin nasıl lütfa çevrildiğinden söz etmezseniz 15 Temmuz’a bakışınız da icazet kaşesi taşır. (Misal; Selda Bağcan)

Eğer; size Trump sorulduğunda hakkında iktidar klişelerini sıralayıp emperyalizme lanet okuduktan sonra, içinde yaşadığımız ekonomik ve siyasi çöküntünün temel nedeninin emperyalizme bağımlı olmaktan kaynaklandığını, bir yandan ABD ile gerilim yaşarken diğer yandan diğer emperyalistlerle dans etmenin antiemperyalizm demek olmadığını açıklamazsanız resmi gazete diliyle konuşmuş olursunuz. (Edip Akbayram)

Sanki seçim yolsuzluklarının yapılmadığı, propaganda serbestliğinin engellenmediği bir ülkede yaşıyormuş gibi “Sandıktan çıkan sonuca saygı duyacaksınız önce… AKP’nin aldığı yüzde 52’ye saygı göstereceksiniz. Her şeye muhalefet edilmez, iyi şeyleri de desteklemek lazım” (Ortaçgil)… “AKP yerel yönetimlerde başarılı olduğu için kazandı” derseniz (Halil Ergün) sevenlerinizden kırmızı kart görmeyi beklemelisiniz.

Bundan sonra bu karta şaşırıp da izleyiciye İbrahim Tatlıses’in Nankör Kedi şarkısını çalmanın manası yoktur: “Ne söyledim, ne söyledim sana ki/ vurdun kapıyı gittin.”

KULLANIŞLI MEDYA DÜZENİ

Bu söyleşilerin aslında tuzağa düşüren bir düzeni var. Kalçık gündemindeki sanatçıyla önce işiyle ilgili sohbet ediyor. Sonra da güncel, fakat sadece güncel değil, siyasi iktidar için kritik önemdeki birkaç konu başlığıyla ilgili neredeyse herkese benzer sorular soruyor. Örneğin; siz darbelere bir sanatçı olarak karşı oldunuz. 15 Temmuzda ne hissettiniz?, “Avrupa Birliği Türkiye’ye karşı da iki yüzlü bir politika izlemiyor mu sizce?”, “Antiemperyalist biri olarak Amerika’nın dünyadaki ve bölgemizdeki politikalarını nasıl değerlendiriyorsunuz?”, “Trump hakkında ne düşünüyorsunuz…” gibi gibi…

Sorulardaki “ben tuzağım” diyen sığlığa dikkat çekmeye gerek yok. Bir kısmı medyada uzun zamandır yer bulamayan, siyasi kimliği solda bilinen sanatçıların doğru yanlış döktürecekleri zemini açmaya elverişli olduğunu not düşebiliriz ama. Sanatçıların sunumlarda “sol, protest, sosyalist, antiemperyalist” kimliklerinin vurgulanması ile birlikte, bu sol sosyalist kişiliklerin söylediklerinin iktidar söylemiyle kesiştiği alandan cımbızlanan ara başlıklar da yerleştirilince paket tamamlanmış oluyor.

Bu pakete gönüllü girdikten sonra istediğiniz kadar itiraz edin, havuza düşen ıslanıyor!

Asıl hazin olan; geçmişte sanatlarıyla birlikte siyaset de yapmış, muhalif duruşları nedeniyle halkın sevgisini de kazanmış olan bu güzide sanatçıların, toplumun üzerinde süren fikri operasyona karşı hiçbir kalkanlarının kalmamış olması. Derinliksiz söyleşi sorularının çektiği tuzağı fark etmeyecek kadar siyasetsizleşmeleri.

Buna kızılmaz ancak üzülünür.

Ne var ki hiç yeni bir durumla karşı karşıya değiliz. İkinci Dünya Savaşından sonra Komünist Olmayan Sol kategorisi yaratarak Sovyetler Birliği’ni eleştiren ama kendilerini solda hisseden aydınları bu kategoriye davet eden ABD mahreçli operasyonun niteliğini fark etmeyen birçok sanatçı ve aydın CIA’nın Soğuk Savaş malzemesi haline gelmişlerdi. Günaydın’ın keşfettiği de, son kullanma tarihi belli ki henüz geçmemiş olan bu eski yemek. Yeniden ısıtılıp sürülüyor.

Nasılsa “Her istediğinizi söyleyebilirsiniz ama bizim istediklerimizi söylerseniz daha iyi olur” diye açılan sözde demokratik zeminlerin insan öğütme başarısı Amerikan tipi “hür dünyacılık” sayesinde denenmiş test edilmiş durumda. Devlet bile dilinden düşürmüyorsa istediğiniz kadar kitabi ve resmi bir anti emperyalizm yapabilirsiniz! Fakat sanatçıların söyleyemedikleriyle veya söylemekten imtina ettikleriyle bağlamı yeniden ürettiği bir yer olacaktır orası. Aslında apolitikleşmenin zorunlu siyasileştiği bir bağlamdır bu.

Günaydın’ın masasına oturup da fikir beyan eden “sol sosyalist, protest” kişiliklerin toplam lafzı, kırık dökük bir Yenikapı ruhunu inşa etmek için kullanışlı kılınmış. Sanatçıların çoğu birlik olmaktan bahsediyor. Bu da elbette eza görenlerin ezilenlerin dayanışması anlamına geldiği zaman ne kadar güzel bir temenni. Ama şu AKP patentli, herkes iktidarın payandası olsun anlamına gelen  “aynı gemideyiz” lafının sakız olduğu günlerde birlik temennisinde bulunurken de bir durup düşünmek lazım. Kanal 24’te, muhafazakar Sanat bildirgecisi İskender Pala ile program yaparak mutabakat noktaları arayan Ahmet Ümit noktayı “Hepimiz aynı gemideyiz. Eğer sen geminin altını delmeye çalışırsan, hepimiz batarız. Ne iktidar kalır, ne de muhalefet” diye koymuş.

Başka söze gerek var mı! 

Son Düzenlenme Tarihi: 02 Eylül 2018 12:22
www.evrensel.net
ETİKETLER Sabah Gazetesi