Erdoğan haklı, bu bir ‘ekonomik savaş’!

Fotoğraf: Beyaz Saray

Erdoğan haklı, bu bir ‘ekonomik savaş’!

'Neoliberal kapitalizmin 2018 Türkiye krizini bir ‘ekonomik savaş’ olarak adlandıran Erdoğan ‘kısmen’ haklıdır...' Hakkı Özdal yazdı.

Hakkı ÖZDAL

Erdoğan ve AKP, iktidar araçlarına sahip olmaya başladığı 16 yıl öncesinden bugüne dek, önemli kavşaklarda, ‘talihli’ olarak adlandırılabilecek yerel ve uluslararası koşullarla karşılaştı ve bunlardan faydalandı.

Bunlardan ilki sandıktan çıkan sayısal dopingdi elbette. Oyların sadece üçte birini almalarına rağmen, seçim barajını yalnızca iki partinin geçebilmesi nedeniyle parlamentonun üçte ikisine, dolayısıyla çok etkin bir yasama gücüne sahip oldular. Kalıcı olabilmek için bu ‘aritmetik armağan’a ihtiyaçları vardı.

2002’de, irili ufaklı sermaye fraksiyonlarının, işveren örgütlerinin ve sınıfsal pozisyonunu terk etmiş sendikaların desteğini alan, ‘28 Şubat’ sürecinin etkisi –giderek kırılganlaşmış da olsa– sürüyordu. AKP, bu sürecin yürütücüleri tarafından, en hafif tabirle ‘şüpheyle’ bakılan bir siyasal odak olmasına rağmen, içeride 1999 ve 2001 krizlerine karşı IMF reçetesi anlamına gelen Derviş programının acılığını eski iktidarlara yıkan bir retoriği başarıyla hayata geçirdi. 12 Eylül ile inşa edilen egemen siyaset sahnesinin girdiği ve Demirel’den Ecevit’e, ANAP’tan Milli Görüş partisine tüm geleneksel aktörlerin tasfiye olmasıyla sonuçlanacak siyasal krizden; aslında dolaysız bir uzantısı olduğu o 12 Eylül siyasetiyle kendi arasına, söylemden ibaret ve zahiri bir mesafe koyarak korundu. Türkiye’nin 90’lı yıllardan taşıdığı ve 2000’li yılların başında kaçınılmaz bir alt üst oluşa dönüşen ekonomik, siyasi ve toplumsal krizinin tüm veçhelerinden azade görünmeyi başardı.

Uluslararası alanda ise Irak’a ikinci kez sefere hazırlanan ve bu kez açıkça işgal niyetinde olan ABD ve koalisyonunun, bölgede kendisiyle tavizkar ilişkilere girebilecek ‘hevesli’ iktidarlara ihtiyacı vardı. İç siyasal gerilimlerden ve ordunun tehditkar gücünden çekinen AKP, bu ‘hevesi’ derhal gösterdi. TBMM’deki 1 Mart tezkeresi oylamasında AKP yöneticilerinin ve liderinin, Amerika’nın istediği sonucun çıkması için gösterdiği çabalar hatırdadır. ABD ve Batılı güçler,tezkerenin reddedilmesini de siyaset üzerindeki etkisini halen sürdüren generallerin bir ‘işgüzarlığı’ olarak tefsir etti. Bu, önce Süleymaniye’deki ‘çuval operasyonu’ ile işareti verilen, ardından asker-sivil Kemalist bürokrasiyi hedef alan Ergenekon ve Balyoz gibi operasyonlarla hayata geçirilen tasfiyelerin önünü açtı. AKP’nin yargı ve emniyet bürokrasisi ile idarede ‘Cemaat’ ile ‘altın çağı’nı yaşadığı dönemdi. Başlıca rakiplerini, en başta sözü edilen ‘talihli’ tarihsel anların olanaklarıyla devre dışı bırakmayı başaran AKP iktidar bloku, Cemaat ile kaçınılmaz kavgasında da önceki rakiplerini tasfiye eden bu operasyonel davalardaki hukuksuzluklarda bir sorumluluğu, siyasi desteği ve teşviki yokmuş gibi davranmayı başararak avantaj elde etti. ‘Tape saldırısı’ olarak gelişen süreçten kolaylıkla ‘mağduriyet üretilirken, daha önce devlet bürokrasisinden tasfiye edilmiş kesimlerle, artık çok daha güçlü bir iktidar sahibi olarak yeni ittifaklar kurma olanağı sağlandı. AKP’nin, siyasal ideolojik bir özne olmaktan çok, kalıcı bir formu olmayan, her anlamda ‘esnek’ bir iktidar aygıtı olduğunu gösteren değişken ittifaklar politikasının en görünür hale geldiği dönemlerden biri oldu bu. İç ve dış politikadaki tercihlerini, değişen ittifak bloklarının yapısal uyumsuzlukları ile birarada sürdürmek zorunda kalan iktidar aygıtı, siyasal baskı ve devlet zorunu artan oranda kullanmak zorunda kalacaktı.

2015’te bu zora rağmen iktidarı fiilen kaybetmesine yol açan seçimin ardından da içeride dışarıda tüm siyasi yönelimlerini sarsacak ve yeniden kurmasına yol açacak şekilde yönelim değiştirdi. MHP ve diğer milliyetçilerin açık desteğini kazanan ‘çatışmalı sürece dönüş’, bir neoliberal dönem partisi olarak AKP’nin ilkesiz ve bizzat kendi geçmişine karşı sorumluluk almayı reddeden faydacı esnekliğinin çarpıcı örneklerinden biri oldu.

Ancak tüm bu pragmatist dönüşümlere rağmen, bir yandan iç ekonomik ve siyasi sorunların birikimi diğer yandan da uluslararası alanda yaşanan sıkışmışlıklar, 15 Temmuz 2016’daki kanlı geceye varacak bir gerilimi üretti. Ve 15 Temmuz, bu iktidar aygıtının, sadece iç ittifaklar açısından değil uluslararası bağlaşıklar açısından da –elbette daha kontrollü ve yavaş– bir dönüşüme açık olduğunu gösterdi. ‘Ana akım’ muhalefetin 15 Temmuz’daki hesaplaşmayı “tiyatro” kolaycılığıyla açıklama eğilimi, orada ABD ve NATO’nun izlerini gören rejimin işini kolaylaştırdı. 2013’ten itibaren yaşadığı yapısal düzeydeki ekonomik ve siyasal krizleri kendisine karşı girişilmiş komplolar, ‘dış güçler ve içerideki işbirlikçilerinin’ saldırıları olarak tevil eden iktidar, bu krizleri çözemese de sonuçlarını ertelemeyi ve kendi sorumluluklarını görünmez kılmayı başarıyordu.

Fakat özellikle ekonomik sıkışmışlık ve çok daha kapsamlı sonuçlar üreteceği açık olan kriz beklentisi, hem rejim değişikliğinin hem de yeni rejimin ilk seçiminin ‘alelacele’ denebilecek şekilde hayata geçirilmesine neden oldu. ‘Seçim marifetiyle’ tahkim edilmiş ve genişletilmiş iktidar,‘kriz planı’nı böylelikle uygulamaya koyabildi. Eski bildik denklemin bir uyarlamasıydı bu: 16 yıllık iktidar boyunca derinleşmiş zaaflar, ülkenin ve siyasi egemenlerinin uluslararası bir ‘ekonomik savaş’ ile karşı karşıya olduğu söyleminin arkasına gizlenirken, emperyalist merkezlerin uygulama ve açıklamaları da doğal olarak bunun olanaklarını genişletti.

AKP-Erdoğan iktidarı, sadece Türkiye’nin değil, uluslararası neoliberal politikaların da krizi olarak ortaya çıkan bu sürece karşı da rakiplerinden çok daha hazırlıklı görünüyor. Krizin yol açacağı kayıpların çalışan sınıfların üzerine yıkılması esasına dayalı bir burjuva klikler ittifakını, bu klikler arasında sürdüğü anlaşılan iç gerilimlere ve pazarlıklara rağmen, sağlamış durumda –şimdilik. Emekçilerin örgütsüzlüğünü ve milliyetçi hamasetin böylesi dönemlerde kolay ‘satın alınan’ propagandasını kullanan bir başka strateji ise tüm toplumun ‘aynı gemide’ olduğu safsatasını kullanarak halkı da ‘milli duygularla’ bu burjuva ittifakın arkasında toplanmaya çağırıyor. Ve esasen de krizin gerçek nedenlerine ve kalıcı çözümüne ilişkin arayışlardan uzak tutmayı hedefliyor. Ama ekonomik ve siyasal krizi, mevcut iktidar blokunun daha etkin, baskıcı ve şoven bir hakimiyetine dönüştürme stratejisi, şimdilik alternatifsiz görünse de, hem etrafında topladığı burjuva kliklerin mutabakatı, hem de krizin sonuçlarını giderek daha çok yaşayacak emekçi sınıfların ‘rızası’ açısından son derece kırılgan.

Küresel kapitalizmin 10 yıldır idare edilen ekonomik krizi buhrana dönüşürken, doğal olarak, onun güncel ideolojik yüzü olan popülizmin siyasal krizine de yol açıyor. İşini kaybeden, hızla yoksullaşan, temel ihtiyaçlarını karşılamakta sıkıntı yaşayan topluluklar, milliyetçi hamasete karşı da şüphe duyacaklardır.

Başta işçi sınıfı olmak üzere, emekçilerin bugünkü örgütlülük ve siyasal bilinç düzeyi, bu buhrandan çalışan sınıflar lehine sonuçlar beklemek açısından karamsar bir tablo çiziyor görünebilir. Ama Türkiye ölçeğini de aşan bir krizin yol açtığı/açacağı tüm sonuçlar, bu tabloyu devrimci şekilde değiştirme potansiyeline sahip. Neoliberal kapitalizmin 2018 Türkiye krizini bir ‘ekonomik savaş’ olarak adlandıran Erdoğan ‘kısmen’ haklıdır: Karşı karşıya olduğumuz şey, bir yönüyle ‘ekonomik savaş’tır ve kapitalizmin krizini emeğiyle geçinenlerin sırtına yıkmaya dönük savaş stratejisiyle ‘cephelerden biri’ açığa çıkmıştır. Sorun, ‘savaş’ın asıl muhatabı olan diğer cephenin seferberliğidir artık.

www.evrensel.net