İdlib’de operasyona doğru

Fotoğraf: Ekrem Masri/AA

İdlib’de operasyona doğru

İdlib’de bulunan Fua ve Kefraya’nın 4 yıllık kuşatmanın ardından tahliye edilmesi akıllara, ‘İdlib operasyonu yaklaştı mı?’ sorusunu getirdi.

Suriye’nin İdlib kentinde dört yıldır kuşatma altında bulunan Alevilerin yaşadığı iki beldenin tahliye edilmesi, “İdlib operasyonu yaklaştı mı?” sorusunu gündeme getirdi. Ruze Cendeli gazetemiz için kaleme aldığı makalede Fua ve Kefraya beldelerinin dört yıldır süren kuşatmalarını yazdı. Cendeli bu iki beldenin tahliye edilmesin ve Suriye ordusunun İdlib’e yığınak yakmasını yaklaşan İdlib operasyonun habercisi olarak değerlendirdi. Cendeli ayrıca operasyonun başlaması durumunda İdlib’deki sivillerle ilgili en kuvvetli seçeneğin Türkiye’nin nüfuzundaki Afrin’e gönderilmeleri olduğunu belirtti.

Türkiye’yi yakından takip eden Lübnanlı Akademisyen Muhammed Nureddin “İdlib’de Türkiye’nin tehdidi” başlıklı makalesinde Türkiye’nin Suriye’deki demografik ve sosyal yapıyı değiştirmek istediğini belirtti. Nureddin, Türk ordusunun Irak’ta ve Suriye’de Başika’dan el Bab’a kadar bulunduğu bölgeleri hatırlatarak, Ankara’nın İdlib’i de içeren bir nüfuz bölgesi oluşturmak istediğine dikkat çekti.

FİLİSTİN’İN TAMAMEN İMHASINA DOĞRU

Haftanın en çok konuşulan konusu ise şüphesiz İsrail’in ulus devlet olduğunu ilan eden yasaydı. Rai al youm, başyazısında İsrail parlamentosu Knesset’te kabul edilen yasa nedeniyle durumu “Apartheid’in İsrail versiyonu” olarak değerlendirdi. Rai al yorum başyazısı, bu yasanın sadece İsrail topraklarında yaşayan Arapları değil Batı Şeria’yı da tehdit ettiğini vurguladı. Aynı konuyu yine başyazısında işleyen al Kuds al Arabi gazetesi sadece Yahudilere “kendi kaderlerin tayin hakkı” tanındığını yazdı.

LÜBNAN’DA YENİ BİR SİYASİ KRİZE DOĞRU

6 Mayıs’ta Meclis seçimlerini tamamlamış olan Lübnan’da aradan geçen iki aya rağmen henüz hükümet kurulabilmiş değil. Lübnan’da hükümetin kurulması için görüşme trafiği hızlansa da yakın bir zamanda hükümetin kurulacağına ilişkin de bir beklenti yok. Lübnan’da devlet yönetimi din ve mezheplerin kırılgan dengesi üzerine oturmuş durumda. Cumhurbaşkanı Hıristiyan, Başbakan Sünni, Meclis Başkanı Şii… Seçim sistemi bile bu dengeler gözetilerek düzenlenmiş. Kabinede kimin kaç bakan ile temsil edileceği bu dengelere bağlı. Bu nedenle ülkede hükümet kuruluş çalışmalarının kısa sürede sonuçlanmasını beklemek gerçekçi bir tutum değil. Sayfamızda hükümet kurma çalışmalarıyla ilgili son gelişmeleri derledik.


İDLİP’DE MAHSUR İKİ BELDENİN HİKAYESİ

Ruze CENDELİ

İdlip’in silahlı milisler tarafından dört seneden beri kuşatma altında bulunan  Fua ve Kefraya beldelerinin tahliyesi tamamlandı. İki beldeden 6 binden fazla Suriyeli otobüslerle batı Halep’e ve Suriye ordusunun hakim olduğu alanlara taşındı. Taşıma işlemi, uluslararası ve bölgesel anlaşmalar çerçevesinde ve Astana Konferansındaki garantör devletlerin denetiminde gerçekleşti. Suriye hükümetinin cezaevlerinden bin 500 mahkumu serbest bırakması karşılığında iki beldenin halkının çıkmasına izin verildi.

İdlib vilayeti, dört gün süren şiddetli çatışmalardan sonra Mart 2015’te muhaliflerin eline geçti. Operasyon, CIA’in batıyla beraber kurduğu ve yönettiği Askeri Operasyon Odaları tarafından yönetildi. Bu operasyon odaları Ürdün ve Türkiye’de bulunuyordu. Silahlı muhalefet, Fetih Ordusu şemsiyesi altında birleştirildi. Bu grupların ana bileşeni, el Kaide’nin Suriye kolu olan Heyet Tahrir Şam’dı.

İKİ BELDE DİRENİYOR

Suudi Arabistan’ın, antitank füzeleri de dahil olmak üzere gelişmiş silahları gruplara vermesi, dengeyi muhalefetin lehine değiştirdi. İki belde hariç İdlib vilayetinin kontrolü tam olarak muhaliflerin eline geçti. Nüfusları 50 bini bulan Kefraya  ve Fua beldeleri, Alevi 12 imam inancındandı. Silahlı gruplar büyük askeri baskı ve sürekli roket ateşi altında iki kasabayı işgal etmek için yaptıkları sayısız girişimlerle binlerce sivilin ölmesine neden oldu. İki belde, askeri, lojistik kaynakları ve yaşamak için temel ihtiyaçları kesilmesine rağmen muhaliflerin bütün saldırılarını püskürttü.

Rusya’nın Eylül 2015’teki müdahalesi, batının Suriye’den elini çekmesinde merkezi bir rol oynadı. Suriye ordusunun ve müttefiklerinin diğer alanlarda ve özellikle de İdlib kırsalında her ilerleyişinde silahlı muhalifler bu iki beldenin halkından intikam alıyorlardı.

Fotoğraf: Ahmet Rahhal/AA

KATARLILAR İÇİN YAPILAN ANLAŞMA

Dört yıl boyunca birçok ateşkes başarısızlığa uğradı. Bunlardan sonuncusu Nisan 2017’de gerçekleşti. Anlaşma İran, Suriye hükümeti ve Irak Hizbullahı ile Katar ve ona yakın gruplar arasında gerçekleşti. Anlaşmaya göre iki beldenin bütün halkı tahliye edilene kadar her seferinde 6 bin kişi çıkartılacak, buna mukabil içlerinde prenslerin de olduğu 12 Katarlı tutuklu serbest bırakılacaktı. Katarlıları, Irak ordusunun IŞİD’e karşı operasyonu sırasında Musul’dan kaçan Irak Hizbullahı, Anbar eyaletinde alıkoymuştu. Katarlılar IŞİD’e askeri yardımı koordine ediyordu. Lakin ilk 6 bin kişi tahliye edilirken  el Nusra cephesi, çocuk şekeri dolu bir araçla intihar saldırısı gerçekleştirdi. Çoğunluğu çocuk olmak üzere yüzden fazla kişi öldü.

Gelinen noktada savaştaki dengeler değişti. Şu an Suriye topraklarının çoğunu Suriye ordusu kontrol ediyor. Suriye hükümeti ile Suriye Demokratik Meclisi arasında görüşmelerin gerçekleştiğine yönelik raporların ve ABD ile Batı’nın İslamcı müttefiklerini terk etmesinin ve İslami grupların bertaraf edilmesine yönelik uluslararası iradenin gölgesinde baskı aracı olarak kullanılan iki beldeyle ilgili anlaşma hayata geçti. Silahlı gruplar İdlib’e yönelik herhangi bir operasyon girişiminde bu iki beldeyi tehdit aracı olarak kullanıyordu. Bu sefer tahliye tam olarak tamamlandı. Haber merkezleri Suriye ordusunun şehrin etrafına yığınak yaptığını doğruluyor. Bazı gruplar tamamen yok olmamak için Suriye ordusuyla müzakere yürütüyor.

SİVİLLER AFRİN’E Mİ GÖNDERİLECEK ?

Askeri operasyonun başlamasıyla birlikte İdlib’deki sivillerin durumu önem kazanıyor.

Bu noktada dört ihtimal var. Birincisi, silahlı grupların Suriye hükümetiyle anlaşmaya varması ve sivillerin bölgede kalması. İkincisi, sivillerin Türkiye’ye gelmesi. Son dönemde sınırda alınan önlemlere bakındığında bu ihtimalin gerçekleşmesi zor gözüküyor. Üçüncüsü, Türkiye tarafından İdlib sınırında oluşturulacak 130 bin kişilik mülteci kampına yerleştirilmeleri. Dördüncüsü, Türkiye’nin kontrolündeki Afrin’e götürülmeleri ki bu gerçekleşmesi en muhtemel senaryo gibi.


APARTHEİD’İN İSRAİL VERSİYONU

Başyazı/Rai al Youm

İsrail Knesset’nin (parlamento) bir Arap üyesi olan Aida Tuma Süleyman,”Apartheid’in İsrail versiyonu” yazan bir afişi kaldırdığında İsrail devletini İsrail halkının ulus devleti yapan ırkçı hukukun gerçekliğini somutlaştırdı.

Bu yasaya, Knesset’teki 62 milletvekilinin desteğine karşın 55 milletvekili ret oyu verdi. Perşembe sabahı yayınlanan kanun, İsrail’i insanlık tarihindeki en çirkin ayrımcı devletlerden biri haline getiriyor. Ortadoğu’daki tek demokrasi olduğu savını da ortadan kaldırıyor.

Kudüs, bölgede Batı medeniyetini temsil eden”Demokratik Knesset” tarafından onaylanan yasaya göre sadece İsrail’in değil, dünyadaki bütün Yahudilerin başkenti oldu.

Bu yasanın çıkması, İsrail’in gelecekte atacağı aşağıdaki adımları meşrulaştırmanın bir başlangıcıdır.

Birincisi, “Yahudi olmayanların” Filistin topraklarından çıkarılması. Bu durum 1948’de işgal edilen topraklarda yaşayan Hristiyan ve Müslüman tüm Arapları yani 1.5 milyon insanı kapsıyor. Bu insanlar, kanunun geçtiği ana kadar İsrail vatandaşı olarak kabul ediliyorlardı.

İkincisi, yasa, Yahudi devletinin sınırlarını belirtmedi ve açık bıraktı. Bu, bir sonraki adımın Batı Şeria’nın tamamının veya çoğunun ilhak edilmesi olacak demektir. Kanunun Batı Şeria’ya uygulanmasıyla, Batı Şerialılar, Yahudi olmamaları nedeniyle siyasi ya da insani haklardan yoksun, onuncu derecede vatandaş haline getirecektir.

Üçüncüsü, bu ırkçı yasanın, işgal altındaki Golan Tepeleri’ne ve topraklarında yaşayan Arap vatandaşlara uygulanmasıdır. Netanyahu, müttefiki Donald Trump’a Kudüs hakkındaki son kararının yanı sıra Golan’ın İsrail’e dahil edilmesini destekleyen bir karar vermesi için çok baskı yaptı. Bu kararın her an çıkması uzak bir ihtimal değildir.

Netanyahu ve İsrailli ırkçı partiler, tarihi Amerika’nın yerli nüfusu olan Kızıl Kızılderililerin beyaz kolonistler tarafından imha edildiği 300 yıl öncesine geri çeviriyor. İsrailliler tarafından 70 yıl boyunca işlenen katliamlardan ve Filistin Arap bölgelerinin çoğunun ele geçirilmesinden sonra en önemli aşamaya geçiyorlar. Bu aşama farklı kimliklerin tamamen yok edilmesi ve farklı dinlere mensup halkların tanımamasıdır.

“Arapların nerede olduğunu”, “bir buçuk milyardan fazla Müslümanın nerede olduğunu” sormayacağız. Yahudi devletini Nazizmin ırkçı suçları için tazminat olarak kuran uluslararası topluma ve Avrupa ülkelerine de seslenmeyeceğiz. Çünkü en azından şimdilik cevabı bulamayacağımızın farkındayız.

En önemli soru: Başkan Mahmud Abbas ne yapacak? Liderliği altında bulunan beş kurum ne yapacak? Güvenlik güçlerinin komutanı Macid Farac ne yapacak? FKÖ İcra Komitesi ve El Fetih hareketinin merkezi ne yapacak? İktidarın çözülmesine tepki verecekler mi? Güvenlik koordinasyonunu durduracaklar mı? Yeni bir ayaklanma başlatacaklar mı?


LÜBNAN, HÜKÜMET KURABİLECEK Mİ?

6 Mayıs’ta Meclis seçimlerini tamamlamış olan Lübnan’da aradan geçen iki aya rağmen henüz hükümet kurulabilmiş değil. Ayn et Tina’da Meclis Başkanı Nebih Berri, başbakan adayı Said Hariri ile hükümet oluşumunu konuştu. Buluşmada Ali Hüseyin Halil ve Gitas Huri olmak üzere iki bakan da hazır bulundu. Hariri, hükümetin oluşumunu hızlandırma ihtiyacını belirtti.

MAARAB MUTABAKATI

Hariri’nin bütün siyasi partileri kapsayan 30 üyeli ulusal birlik hükümetini kurma girişimleri Lübnan Güçleri ve Dürzi mezhebinin temsili konusundaki farklılıklar nedeniyle durma noktasına geldi. Özgür Yurtsever Hareket (FPM) ve Lübnan Güçleri (LF) arasında esas olarak “Hıristiyanların hükümetteki temsiliyeti” konusundaki şiddetli gerilim çalışmaları tıkadı.  

Özgür Yurtsever Hareket ve Lübnan Güçleri partilerinden gelen bakanlar ve milletvekilleri, birbirlerini karşılıklı olarak 2016 Maarab anlaşmasına uymamakla suçluyor. Lübnan Güçleri lideri Semir Caca ve Özgür Yurtsever Hareket Başkanı Cebran Bassil tarafından imzalanan 2016 Maarab Mutabakatı, Hristiyanlar arası uzlaşmaya yol açmış ve o yıl Ekim ayında Mişel Aun’un cumhurbaşkanı olarak seçilmesini sağlamıştı. Mişel Aun Suriye ve İran’a yakınlığı ile biliniyor.

LÜBNAN GÜÇLERİ OYU İLE ORANTILI BAKANLIK İSTİYOR

Lübnan Güçleri milletvekilleri, Özgür Yurtsever Hareket Lideri Bassil’i, parlamentoda sahip oldukları sandalye sayısı ile orantılı bir oranda kabinede temsil edilmelerini engellemeye çalışarak hükümetin oluşumunu sekteye uğratmakla suçladı. 6 Mayıs seçimlerinde meclisteki koltuk sayısını sekizden on beşe çıkaran Lübnan Güçleri, başbakan yardımcılığı görevi de dâhil olmak üzere kilit bakanlıkları talep ediyor.

Aun ve Bassil, Lübnan Güçleri’nin talebini reddetti. Cumhurbaşkanı, diğer bakanların yanı sıra başbakan yardımcısı seçme hakkının da kendinde olduğunu açıkladı.

Ancak Semir Caca ve diğer Lübnan Güçleri yetkilileri, Maarab anlaşmasını gerekçe göstererek, Lübnan Güçleri ‘nin yeni hükümette Özgür Yurtsever Hareketle aynı sayıda bakanlığa sahip olması konusunda ısrar ediyor.

Lübnan Televizyonu MTV geçen hafta ilk kez anlaşmanın kopyalarını yayınladı. MTV’ye göre, Maarab anlaşması, Aun’un yönetimi altında oluşturulan tüm hükümetlerde Lübnan Güçleri ve Özgür Yurtsever Hareket arasında eşit bakanlık temsilini zorunlu kılıyor.

MUTABAKAT VE ÇÖKÜŞ… HANGİSİ SEÇİLECEK?

Güney Lübnan’da, Emel Hareketi ve Hizbullah’ın üst düzey yetkilileri, hükümetin ülkenin karşı karşıya olduğu acil ekonomik ve mali sorunlarla başa çıkabilmesi için hızlı bir şekilde kurulması çağrısında bulundu.

Hizbullah’a yakınlığı ile bilinen Ennaşra yazarı Abbas Daher “Mutabakat ve çöküş… hangisi seçilecek” başlılık yazısında “Ülkenin neredeyse finansal çöküşe gittiğine” dikkat çekti ve Lübnan’ın yeni hükümetin oluşumunu geciktirmesinin artık mümkün olmadığını ifade etti.

Son Düzenlenme Tarihi: 22 Temmuz 2018 18:32
www.evrensel.net