Denizleri anmak

Denizleri anmak

Denizlerin yol arkadaşı Aydın Çubukçu, Denizlerin mücadelesini ve emperyalizm ile buna karşı mücadelenin tarihini Genç Hayat'a yazdı.

Dünyayı sarsan 1968 fırtınasının üzerinden elli yıl geçti. 46 yıl önce ise Türkiye ‘68’inin önderlerinden Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan idam edildi. Yarım asır öncesinde olup bitenler bugün bize pek çok şey öğretmeye devam ediyor. 

Gerçekte 1960’ların ortalarından başlayıp ‘70’li yılların ortalarına kadar devam eden dünya çapındaki toplumsal, siyasal ve kültürel olayları kapsayan süreci kısaca ’68 sayısıyla adlandırmak gelenek oldu. Mayıs 1968’de Paris’te patlayan öğrenci-gençlik isyanı, bu sürecin en karakteristik ve simgesel değeri yüksek olayı olarak adını tarihe kazıdı. Bundan dolayı, ‘68’in tümü bir gençlik isyanı olarak algılandı ve bugün de bu alışkanlık devam ediyor. Oysa sürecin kapsadığı coğrafya ve olaylar dizisi göz önüne alındığında, “Paris”, “Mayıs 1968” ve “Öğrenci İsyanı” kelimeleri tamamen yetersiz kalıyor ve bütünü görmeyi engelliyor. Dolayısıyla Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ı darağacında cesaretle ve mücadele kararlılığıyla can vermeye götüren tarihsel zemini anlayabilmek, bir anlamda tablonun bütününe bakabilmek için dönemin dünyasına kısaca bir göz atmakta yarar var. 

EMPERYALİZMİN YARALARINI SARMASI VE 'UMUT' HALİNE GELMESİ

1966-1970 dönemi, dünya kapitalist sisteminin II. Emperyalist Paylaşım Savaşı’ndan sonra görece sorunlarını çözdüğü ve istikrarlı bir gelişme dönemi yaşadığı sürecin sona ermesini temsil eder. Savaşın üzerinden henüz 20 yıl geçmiştir ve kapitalizmin kendini iyileştirme sürecinin bütün sıkıntıları içinde doğup büyüyen yeni gençlik kuşağı 20’li yaşlarına ulaşmıştır. Emperyalist sistem içinde İngiltere’nin elinden kaçırdığı merkezî konuma yerleşmeye başlayan ABD odaklı uluslararası sermaye, ilkel baskı ve sömürü biçimi olan sömürgeciliği adım adım tasfiye ederek “yeni sömürgecilik”modelini geliştirmişti. Kapitalist üretim ilişkilerini dünyanın her köşesine ulaştırmış, sermaye ihracı ve sermayenin genişletilmiş yeniden üretimini eski sömürgelerinde gerçekleştirerek hızlı bir büyümeye ve aynı zamanda yeni çelişmelerin açığa çıkmasına yol açmıştı. ABD sermayesi olağanüstü büyüyen ekonomik ve askeri birikimini Avrupa emperyalizminin denetimindeki eski sömürgelere doğru yayarken bir yandan da savaş içinde baştanbaşa yıkılan Batı Avrupa’ya büyük sermaye aktarımı yaptı.  Bu büyük sermaye aktarımı olanağını, savaştan hemen hiçbir yara almadan çıkması ve savaşı bir sermaye birikimi alanı olarak değerlendirmesiyle elde etmişti. Bu genişleme onun açısından dünya pazarını güçlendirmesine ve uluslararası bir nitelik kazandırmasına yol açtı. ABD parası dolar, bu bütünleşmenin aracı ve unsuru olarak, serbestçe alınıp satılan “evrensel” para birimi oldu. Aynı zamanda 1950’li yıllar boyunca izlenen sosyal politikalar sayesinde milli gelir artışı İtalya, Fransa, F.Almanya’da üç; ABD ve İngiltere’de iki katına çıktı. Savaş sonrasında yaşanan bu rahatlama, bütün dünyada “Amerikan Rüyası” adı verilen ve soğuk savaş ortamında bir propaganda değeri kazanan kültürel ve ideolojik bir hegemonyayı da beraberinde getirdi. Amerika; hürriyet, zenginlik, barış ve ilerleme hayallerinin simgesi oldu. ABD, Soğuk Savaş sürecinde kendi varlık koşulu olarak ileri sürdüğü antikomünizmiyle birlikte, başta Batı Avrupa olmak üzere bütün dünyada “hürriyetçi parlamentarizm”in, “demokrasi”nin egemen ideoloji hale gelmesine öncülük etti. Onlara göre, Hitler’in temsil ettiği Faşist Diktatörlük yıkılmıştı ama şimdi de dünyada komünizm belâsı vardı! Komünizm korkuluğu ABD’nin ideolojik ve siyasal hegemonyasını pekiştiren bir kaynak olarak kullanıldı. Batı Avrupa komünist partilerinin çoğuna bile bulaştırılan bu burjuva demokrasisi söylemi; artan refah ve tüketim imkânlarına bağlı olarak gelişen “piyasa toplumu”yla beraber, simgeleriyle, ahlâkıyla, kültürüyle bir bütün olarak Amerikan Hayat Tarzı adı altında da bütün “hür dünyaya” yutturuldu. Türkiye, Yunanistan gibi ülkelere özel “yardım” planları uygulanırken bu ülkelerin güçlü birer antikomünist kale haline getirilmesi için askeri ve siyasi yatırımlar yapıldı. Asker-sivil yöneticiler, akademisyenler, sendikacılar, gazeteciler Amerika’ya götürülüp özel eğitimlerden geçirildi, bol rüşvetle bağlandı. 

AMERİKAN RÜYASININ SONA ERMESİ

1960’lı yıllara gelindiğinde bu yeni emperyalist model içinde, Japonya ve Batı Avrupa merkezli kapitalizm de gelişti ve ABD sermayesinin son on yıldaki rakipsizliğini ortadan kaldırarak üretim ve pazar bunalımlarının doğmasına temel hazırladı. Enflasyon, ekonomik tıkanma ve istikrarsızlık yeniden uluslararası kapitalizmin belirgin özelliği olarak kendisini gösterdi. 1965-1967 döneminde yeniden durgunluk ve işsizlik artmaya başladı. Emperyalizmin içine düştüğü bu yeni durum, sınıfsal, ırksal, dinsel, bölgesel vs. eşitsizlikleri de artırarak emekçi sınıfların tepkilerine zemin oluşturdu. 1960’ların ortasında dünya kapitalist sistemi yalnızca ekonomik bakımdan değil, ideolojik ve siyasal bakımdan da ciddi sıkıntılar içine düştü.

ABD’nin askeri ekonomik gücü ile sağladığı Pax Americana (Amerikan Barışı) görünüşü silinmeye başladı. Amerika’nın zirvesi olarak algılandığı bu kültür ve toplum modelinin kof bir yalan olduğu önce iki olayla açığa çıktı. 1963’te ABD’nin dünya çapında popüler ve barışın, refahın, hürriyetin simgesi olarak parlatılan başkanı John F. Kennedy, karanlık bir suikast sonucu öldürüldü. Demokrasi ve hürriyet şampiyonu, kendi içindeki sorunları ancak mafya tarzı yöntemlerle halletmekten çekinmiyordu! Bu olay, birçok yorumcu tarafından “Amerikan Rüyasının Sonu” olarak nitelendi. ABD sistem olarak büyük saygınlık yitimine uğradı. Avrupalı, özellikle Fransız sermaye ve siyaset çevreleri bu cinayeti kendi demokrasilerinin ve siyaset kültürlerinin üstünlüğünün propagandası olarak yaygın ve etkili bir biçimde kullandı. ABD sistemi; cinayet, komplo, rüşvet ve ahlaksızlıkla damgalandı. Bütün dünyada anti-Amerikan bir atmosfer egemen hale gelmeye başladı. 

Amerika’nın cilasını döken ikinci büyük olay 1965’teki müdahaleyle başlayan Vietnam savaşıydı. Bu savaş, hürriyetçi demokrasi propagandasının demagojik niteliğinin maskesini düşürmekte Kennedy cinayetinden daha etkili sonuçlar doğurdu. Vietnam’daki ABD askeri güçlerinin vahşet ve terörü, özellikle çocuklara, kadınlara, silahsız insanlara, doğaya karşı işlediği suçlar, kitle iletişim araçlarıyla bütün dünyaya yansıdı.  Vietnam savaşının zorunlu olarak yol açtığı anti-demokratik uygulamalar ABD içinde de demokratik muhalefeti güçlendirdi ve kitlesel bir güç haline getirdi.  Gösterilere karşı pervasızca kullanılan devlet terörü emperyalist devletin vahşi baskıcı özünü örten demokrasi maskesinin yırtılmasını kolaylaştırdı. 

Rüyanın sona ermesinde bunların yanı sıra, iki suikast özellikle büyük rol oynadı ve Amerika’daki iç muhalefeti olağanüstü kitlesel boyutlara taşıdı. Siyah önder Malcolm X’in 1965’te, Martin Luther King’in 1968’te öldürülmesi isyan boyutlarında tepkilere yol açtı. Vietnam savaşına karşı muhalefetle birleşen ırkçılık karşıtı muhalefet, Amerika’nın yalnızca iç dengelerini sarsmakla kalmadı, bütün dünyadaki ideolojik hegemonyasına gerçek anlamda son verdi. Artık özgürlük ve demokrasi isteyen halk kitlelerinin kıblesi Amerika değildi, aksine Amerika, demokrasi ve özgürlük isteyenlerin yenmesi gereken bir düşmandı!

DENİZLERİN KUŞAĞI

Dünyada ve Türkiye’de durum böyle iken Deniz Gezmiş gibi bir gençlik önderinin bütün muhalefetin simgesi olarak ortaya çıkmasının rastlantı olmadığı anlaşılıyor. O ve arkadaşları, tarihsel ve kültürel koşulların zorunlu çocuklarıdır, fakat elbette Deniz kişisel özellikleriyle bu patlamanın en parlak yıldızı olmayı hak etmiştir. 

İdam sehpası altında her üç halk kahramanının, Deniz’in, Yusuf’un ve Hüseyin’in haykırdığı her kelime, bu dünya ve ülke koşullarının süzgecinden geçmiştir. İdealleriyle, kendi kimlik ve kişilikleri hakkındaki değerlendirmeleriyle, halka, işçi sınıfına ve sosyalizme olan bağlılıklarıyla onlar, yalnız Türkiye’nin değil, dünyanın 1960/1970’li yıllarının devrimci ikliminin de özü ve özeti olmuşlardır. Savaşın hemen sonrasında doğan bebeklerin, yirmili yaşlarında yeni bir dünya yaratmak için ileriye atılışları, asla basit bir serüven değildir. Bütün dünyada emperyalizme karşı mücadelenin bütün halk özlemlerinin dile gelişi olduğu bir ortamda, onlar da “başta Amerikan emperyalizmi olmak üzere” bütün emperyalistlere ve kapitalist barbarlığa karşı olanaklarını aşan bir güçle savaşmışlardır. Yalnız Türkiye’de değil, fırsat buldukları Filistin’de de savaşmışlardır. Elleri uzansaydı, Kongo’da, Mozambik’te, Laos’ta, Vietnam’da, Bolivya’da da savaşırlardı. Çünkü yalnızca kendi ülkelerinin ve halklarının kurtuluşu için savaşan yurtseverler değil, aynı zamanda bütün varlıklarıyla enternasyonalisttiler. 

Bugün Denizleri anmak, bir tarihi anlamak ve dünyayı değiştirmenin, özgür, savaşsız ve tok bir dünya yaratmanın mücadelesini sürdürmek demektir.

www.evrensel.net