Selahattin Demirtaş: Tutuklanacaktım, cezaevi ayakkabımı satın aldım

Selahattin Demirtaş: Tutuklanacaktım, cezaevi ayakkabımı satın aldım

Tutuklu olduğu ana davada savunma yapan Selahattin Demirtaş 6-8 Ekim olaylarını anlattı: Efkan Ala 'kontrol edemediğimiz güçler var' dedi…

Halkların Demokratik Partisi’nin (HDP) önceki dönem Eş Genel Başkanı olan Selahattin Demirtaş’ın tutuklu olduğu ana davanın üçüncü duruşması Ankara 19. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülüyor. Demirtaş, Ankara Sincan Cezaevi Kampüsü’nde görülen duruşma için dün akşam saatlerinde tutuklu bulunduğu Edirne F Tipi Kapalı Cezaevi’nden Sincan Cezaevi’ne getirildi. Duruşmaya 50 kişilik izleyici kotası getirilirken, sarı basın kartı olmayan gazeteciler içeri alınmadı. Demirtaş, “Avukat arkadaşlarım, usulle ilgili ne tür hukuksuzluklar yapıldığını detaylı bir şekilde ifade etti. Bu ülkenin mahkemeleri, savcıları, polisleri bu ülkenin yurttaşları ile ilgili neden bir kumpas kurma ihtiyacı duyarlar” diye sordu.

‘FEZLEKELER KUMPAS’

Hakkında hazırlanan 1 ve 2 nolu fezlekeleri “kumpas” olarak niteleyen Demirtaş, “1 ve 2 no’lu fezlekeler ağırlıklı olarak, 15 Temmuz sonrası ortaya çıkan tablo ile ancak ele alındığında net olarak anlaşılabilir. Geçen celsede size Fethullah Gülen cemaatiyle ilgili 5 yıl önce, 6 yıl önce, 8 yıl önce bizzat yaptığım uyarıları burada okudum. Niye kumpas yapar hakim, savcı, polis? Yani dertleri ne? Amaçları ne, durup dururken? Tanımayız, etmeyiz birbirimiz. Benimle ilgili alıp veremedikleri ne ki, bu kadar kumpas, bu kadar tuzak kurmuş olsunlar” dedi.
 
Demirtaş, şunları söyledi: “Kürt sorununun savaş, şiddet, silah dışı yöntemlerle çözümünün devreye girdiği, arayışlarının olduğu her dönemde, gerek Türkiye içinden gerek dışından her zaman müdahaleler oldu, provokasyonlar oldu. Çözüm sürecini bitirecek girişimler oldu. Neden? Türkiye Kürt sorununu çözerse, PKK silah bırakırsa, Türkiye’de şiddet olmazsa, ne asker ne sivil ne PKK’li yaşamanı yitirse, Türkiye’de iç barış ortamı oluşmuş olacak.
 
Bu da sadece kendi içinde değil bütün bölgedeki Kürt halkıyla önemli bir stratejik ittifaka doğru gidebilir. Bu, bütün küresel dengeleri etkileyebilecek bir mesele, o nedenle cemaatin bir savcısının, polisinin, kendisinin ne yaptığının farkında olmayabilir, onu yönlendiren aygıt kesinlikle bu amaçla hareket etmiştir. DTK’nin neden kurulduğunu ne yapmaya çalıştığını geçen celsede uzun uzun anlattım. Hükümetin devletin bütün kurumlarının ne kadar geniş bir tolerans tanıdıklarını, yaklaştığını şiddete alternatif kuruluşların ortaya çıkıp cesur konuşmalarını cesaretlerle faaliyet yürütmelerini, sizde yargı baskısı olamayacak. Yeter ki konuşun, silah, şiddet olmasın. Bu şekilde algıyı oluşturmak için biz çaba sarf ederken cemaatin hakimi, savcısı, polisi elindeki yetkiyi kullanarak istihbarat topluyordu. Ne diyordu, Milli Güvenlik Kurulu’nun önüne varıncaya dek, çünkü MGK toplantılarında bütün bu istihbarat raporları bütün üyelere dağıtılır. Devlet asıl orada güvenlikle ilgili önemli karalar alır. Deniyordu ki ‘Siz çözüm süreci adı altında bir şeyler yapıyorsunuz, 2008’de dahil olmak üzere arayışlar yapıyorsunuz ama bunlar da alttan böyle siyasi faaliyetler yürütüyorlar. Hükümet buna göz yumuyor, hükümet bunların üstünü örtüyor.’ Hem hükümeti zor durumda bırakmak, çözüm sürecini yürütemez hale getirmek hem de bizim demokratik siyaseti geliştirmemizin önüne geçtiler.

DERTLERİ ARAYIŞLARI SONLANDIRMAKTI

Çünkü demokratik siyaset, aklındaki, beynindekini özgürce konuşmazsa, bunu başaramazsa medya, yürütme, yargı buna geniş bir tolerans aralığıyla ifade özgürlüğü kapsamında yaklaşmayı başaramazsa silahlar susturmak kolay değil. Cemaat bunu keşfetmiş. Cemaat kendi başına yapan bir örgüt değil, 15 Temmuz’da da ortaya çıkmadı. Ne zaman ki Türkiye kendi iç barışı konusunda hamle yaptıysa bu tür kumpaslar yaptılar. Şimdi bundaki amaç beni cezalandırmak değil, asıl o dönem bu fezlekeler daha doğrusu fezlekeye dönüşmeden önce istihbarat raporları olarak MGK üyelerinin önüne gidiyordu. Amaç sıkıştırmak, ordu ile yargı ile hükümeti karşı karşıya getirmek, hükümetle bizi karşı karşıya getirmek. Amaçları buydu. O yüzden fezlekeler 4 yıl sonra hazırlandı. Dertleri bizi cezalandırmak değildi, dertleri o gün başlayan arayışları sonlandırmaktı. O yüzden bu kumpasları yaptılar, yoksa benim o hakim ve savcı ile ne alıp vereceğim var.
 
O nedenle bu kumpasları bu kadar alçakça fezlekeye dönüştürdüler. O dönem arzu ettikleri sonucu alamadılar. Bizler her türlü siyasi diyaloğu sürdürme kararı aldık, şiddeti durdurma konusunda ne yapılması gerekiyorsa iş birliği kararı aldık. Başaramadılar, sonra hepsi fezlekeye dönüştü. 2009’dan itibaren de ciddi bir tutuklamaya ve operasyona dönüşmeye başladı. Oysa dinlemeler 2007’den beridir yapılıyordu, öncesinde istihbarat çalışması yapıyorlardı.

BU SAVCIYI NE İLGİLENDİRİR?

Şimdi fezlekelerime değineyim nasıl bir kumpas yapmışlar. Siz önünüze gelen isimleri birçoğunu tanımazsınız. Dinleme kayıtlarında öyle bir tezgah kurulmuş ki, ben sanki yasa dışı örgüt üyeleriyle sürekli görüşme yapmışım. Görüşme içerikleri de çarpıtılmış ama görüştüğüm kişiler de yanlış yansıtılmış. Mesela Ahmet Türk o dönem eş genel başkanımız ben grup başkanvekiliyim. Örgütler arası disiplin ve hiyerarşi içerisinde eş genel başkan ve onun yardımcılarına bağlı olarak çalışıyorum, bütün partilerinde böyledir. Eş genel başkan, onun yardımcıları ve daha sonra grup başkan vekiller gelir. Bizler grup başkanvekilleri sadece parlamento grubundan sorumluyum. Örgütsel işleyiş parti içerisinde herhangi bir yetkimiz olmazdı. Selma Irmak o dönemde BDP genel başkan yardımcısıydı. Onunla yaptığım bir görüşme yine çarpıtılarak sanki örgüt üyesiyle görüşme yapmışım. Selma hanım benim genel başkan yardımcım o dönem, şimdi de Hakkari milletvekilimiz. Şükran Aydın, Bismil belediye başkanımız. Kamuran Yüksek o dönem örgütlemeden sorumlu eş genel başkan yardımcım, ben örgütsel olarak ona bağlıyım, hiyerarşik olarak. Beni arar da talimat da verir ‘Miting düzenleyelim, şunu yapalım’ diyebilir. Nadir Yıldırım o dönem PM üyemiz şimdi Van vekilimiz. Ahmet Yıldırım o dönem PM üyemiz, Dicle Üniversitesi’nde doçent, şu anda Muş milletvekilimiz. Osman Baydemir, o dönem Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı, halen Urfa vekilimiz. Yani hepsini tanıyorsunuz tamamı seçilmiş kişiler. Bunların bir kısmı resmi olarak bana talimat vermeye yetkili, bir kısmı benden talimat almaya yetkilidir. Genel başkan ve yardımcıları bana talimat verebilir, grup başkanvekilleri parlamento grubuna talimat verebilir. Ben de örgütsel olarak bana bağlı olan bütün birimlere talimat verebilirim.
 
Bir örnekle açayım, çarpıtmanın örneği; Bismil Belediye başkanımız 8 Mart mitingi yapılacak. Kaymakamlık izin vermiş, belediye başkanımız izin vermemiş. Kendi belediye başkanımız kendi partisinin mitingine izin vermiyor, niye ‘O miting alanı tadilatta vermiyorum’ diyor. Aslında aralarında bir sürtüşme var. Yerel yönetimler komisyonu üyemiz de gidiyor onu ziyaret ediyor, parti genel merkezi adına. Uyarıyor, eleştiriyor, diyor ki ‘Kaymakamlık verdiği izni sen nasıl vermiyorsun?’ Daha sonra bu kişi ile aramızda grup başkanvekili olarak bir konuşma geçiyor ‘Ağzına sağlık’ demişim. Bunu örgüt adına yapmışım. Benim belediye başkanım, kime ne, eleştirir miyim, yerden yere mi vururum, bu savcıyı ne ilgilendiriyor. Benim grup başkanvekili, o da PM üyesi, istediğimiz kadar eleştiririz, hakaret de ederiz, size ne? Fakat bunu biz PKK adına yapmışız. Dinlemeyi yapan dinlemenin de bazı kısımları alınıyor, hepsi alınmıyor. Allah aşkına biz hiçbirimize ‘Alo, merhaba, nasılsın’ dememiş miyiz. Konuşmaların tamamı ortadan başlıyor, pat diye de bitiyor. Başı nerede, sonu nerede, yok.

BUGÜNE KADAR BANA PKK’DEN TALİMAT GELMEDİ

Ahmet Yıldırım ile Anayasa çalışması yapıyoruz Meclis’te, kendisi de akademisyen olarak Dicle Üniversitesi’nde 4 PM’den biriydi. Kendilerine görev vermişiz, parlamentoda anayasa çalışması yapılıyor, önerilerimizi sunmak üzere iki başlığı onlara vermişiz, çalışacaklar. Demokratik özerklik ve anadilde eğitim, akademik kurulumuz bu aynı zamanda. Bunu PKK adına talimat vermişim diye tutanağa geçmiş. Tamamı böyle. Benim dışımda yapılan konuşmalar hiç beni ilgilendirmez, yaptılar mı yapmadılar mı bilmem, o şansım da yoktur. Bugüne kadar siyasi hayatım boyunca ne bir PKK üyesinden ne yöneticisinden asla bana talimat gelmiştir, gelse kabul etmezdim, herkes beni bu yönüyle de tanır. O kadar iradesiz, o kadar siyaset konusunda söz söyleyemeyecek kadar iktidarın yaratmak istediği algı gibi zavallı da değiliz. Kimse kusura bakmasın.
 
Tek tek şimdi değineyim; Ali Oruç bize diyecekmiş ki bir ailenin örgüt adına ziyaret edilmesi lazım ben ve Gültan Kışanak onu yapmalıymışız. Bakın ben o dönem Meclis’e gelen fezlekeleri de okumuyordum. Sekreterim alıp arşive koyuyordu, çünkü ben ne konuştuğumu bildiğim için fezlekeleri okuma gereği duymuyorum. Ben bunu iddianameden okudum. Bilmiyordum böyle bir şeyin olduğunu, fezlekeye girdiğini, haberim de olmadı. Ne böyle bir şeyi hayatım boyunca duydum ne konuşuldu ne bize iletildi. Biz çocuk muyuz? Birileri bize talimat gönderecek, PKK adına bir aileyi ziyaret et. Bu kadar basit siyasetçiler değiliz ki kimse bize talimat falan veremez. Böyle bir şeyi biz yapmayız da kabul de etmeyiz.
 
Ne Ali Oruç böyle bir şey yapmış ne de ailenin haberi var. Ali Oruç yargılanmış beraat etmiş, fakat Cumhuriyet Başsavcısı benim dosyama yine de bu belgeyi koymuş. Böyle bir şey yoktur. Emin olabilirsin yüzde bin, iddianameden okudum, fezlekeleri okumuyorum.
 
Ümit Aydın, yerel yönetimler konferansı diye bir belge yakalanmış, benim de ismim varmış. Arkadaşlarıma sordum, Ümit Aydın o dönem Diyarbakır Büyükşehir Belediyesinin bir çalışanıymış. Biz de parti olarak her yerde konferans yapıyoruz. Bir belediye çalışanında konferansa katılacakların listesinin olması, eğer yakalanmışsa, gerçekse neyi tuhaftır anlamıyorum. Biz illegal yasadışı bir konferans yapmıyoruz. Niye ondadır onu da bilmiyorum fakat tuhaf da değil, protokol düzenlemesi yapılacak, oturma düzenlemesi yapılacak. Çünkü konferans Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Konferans Salonunda yapılacak. Benim de ismim konuşmacılar arasında geçiyormuş. Bu nasıl yasadışı terör faaliyeti olarak tanımlanabilir ki. Bunların hepsi demek istediğim öylesi bir alengirli hale getirmişler ki üstüne bir sis bulutu çekmişler ki gerçekten biz gece gündüz oturmuş terör faaliyeti yürütmüşüz, teröristlerle görüşmüşüz.”

KÜRTÇE KONUŞMAK İÇİN ÖRGÜT TALİMATI MI GEREKİYOR?

Demirtaş’ın savunması sırasında hakim “Söylenen konferans ne zaman yapıldı, katılıp katılmadığınızı hatırlıyor musunuz” diye sordu. Demirtaş, şöyle cevapladı: “Ben bugüne kadar partim yerel yönetimler konferansı yapmışsa katılmışımdır. Ama bu hangisi bilmiyorum, tutanakta geçen toplantı o mu değil mi bilmiyorum. Mercek gizli tanık uyduruk kişi. Varsa böyle biri gelsin. Bir gizli tanıktan hakkımızda itiraf beyanı alıyorsunuz bari bizi bu kadar küçümsemeyin. Ahmet Türk’le bana talimat vermişler, Meclis’te Kürtçe konuşun. Ayıptır yani biz Meclis’te, nerede ne konuşacağımızı bilmeyeceğiz de PKK bize talimat vermiş. Hadi ben o zaman gençtim de Ahmet Türk yaşını başını almış, Meclis’te Kürtçe konuşmak için örgüt talimatı mı gerekiyor? Ayıp ya! Bakın bu zaten öyle bir şeyin olmadığını avukatlarım ifade ediyorlar. Fakat o toplantıya Kürtçe konuşma kararı aldığımız toplantıya dün gibi hatırlıyorum. Parlamentodaki grup toplantı salonumuzda, 17-18 civarında milletvekili ve 5-6 civarında MYK üyemiz vardı. Ben grup başkanvekili, Ahmet Türk eş genel başkanımızdı. Ertesi gün grup toplantısı yapılacak biz 20 Nisan’da toplantı aldık, 21 Nisan Dünya Anadil Günü’ydü ve o toplantıda tartışa tartışa herkes görüşünü belirtti ve kapalı grup toplantısında Meclis’te kayıt cihazı vardır, isterseniz kaydedersiniz, sonra çözümü alınır. Fakat biz kendi kayıt cihazımızla kaydettik o toplantıyı.
 
Tarihi bir toplantıdır, kim ne demiş, kim karşı çıkmış, böyle tartışıyoruz Meclis’te. Bir gün yargı konusu olur diye değil hatıra olarak kalsın diye kaydediyoruz. Kaydeden de Ersin Öngel daha sonra RTÜK üyemiz oldu. Basın danışmanımız o da orada. Tartışa tartışa, çünkü önemli bir mevzu, şunu yapmaya çalışıyoruz, bu ülkede Kürtler var, burada da kendi grup toplantımızda iki kelime kendi anadilimizde konuşacağız, kıyamet kopmaz. Bunu Türkiye’ye anlatacağız. Siyasi amacımız bu yani, demek istediğim bunu yapmak için bir örgüt üyesi gelip bize talimat verecek de, konuşmayı yapan da ben değil Ahmet Türk idi, ben ondan sonra Meclis’te Kürtçe konuşma yaptım, eş genel başkanken. Demek istediğim kumpas kuruyorsunuz bize hakaret etmeyin bari. Ayıp bir şey, böyle bir şey olmamıştır, bunların tamamı yalandır, düzmecedir. Böyle bir tanık var mı yok, mahkemeniz istiyor, gelmiyor da, keşke gelse gizli mi açık mı, keşke gelse kapalı salondan konuşsun da sesini duyalım. Sen kimsin de bize talimat verdirmişsin de biz Kürtçe konuşmuşuz, ben de bir sorayım kendisine.”

‘PKK’NİN ORTA KADEME YÖNETİCİLERİNE BİZZAT ANLATTIK’

Demirtaş, savunmasını şöyle sürdürdü: “Çarpıtmanın nasıl yapıldığını anlatmaya çalışıyorum. Toplantı tarihi diyor ki 21 Nisan 2013. Bakın bu tarih niye önemli? Bundan bir ay önce, tam bir ay önce, yani 21 Mart 2013 tarihinde Diyarbakır Newrozu’nda Abdullah Öcalan, PKK’ye silah bırakma çağrısı yaptı. Çözüm süreci artık büyük bir hızla ilerlemeye başladı, ben dahil bazı heyetlerimiz İmralı’da, Kandil’de, Ankara’da hükümetle veya bürokratlarla yoğun bir mesai yürütüyordu. Hükümet kendi cephesinden farklı bir toplumsal destek çalışması yürütüyordu, biz de kendi cephemizden farklı bir toplumsal destek çalışması yürütüyorduk. Ama koordineli yürüyordu. Bunların tamamı çözüm süreci kapsamındaydı. Neydi bu? Akil insanlar grupları toplumu ikna etmeye, barış sürecine inandırma, bu konuda güven oluşturma ve destek çalışması yürütüyordu. Bakanlar, iktidar partisine bağlı milletvekilleri il il gezip yapıyordu.
 
Biz de ağırlıklı olarak -daha önceki celsede de söyledim- ben Kandil’de, KCK yöneticilerinin, çok sayıda silahlı PKK örgütü üyesinin, Abdullah Öcalan’ın ne söylediğini, ne istediğini, ne tür mesajlar verdiğini elimdeki notlardan da okuyordum, anladığım kadarıyla da anlatıyordum. Milletvekilimiz Sırır Süreyya Önder ile birlikte. İki gün boyunca bunu yaptık. Neden? Çünkü KCK yöneticileri diyordu ki, ‘Bizim orta kademe yöneticilerimiz ikna olmuyorlar. Siz bizatihi İmralı’ya gittiğiniz için siz kendileriyle konuşun.’ Biz Kandil’de yapıyorduk bu konuşmaları.
 
Yine, PKK’ye sempati duyan kitleler, açık ve kapalı toplantılarda neden silahların bırakılması gerekir, Öcalan ne diyor, neden önemlidir? Mesela bu toplantı onlardan biridir. Nerede nasıl yapmışız hatırlamıyorum, çünkü bunun gibi onlarca toplantıya katıldık.
 
Bir yandan elimde İmralı’da tuttuğum notlardan Öcalan’ın görüşlerini okuyorum bir yandan kendi görüşlerimi paylaşıyorum. Neden çözüm süreci önemli, silahları bırakmak neden önemli? Mesela, Öcalan’ın görüşlerini okuduğum kısımlar, burada benim görüşlerim gibi aktarılmış.
 
Bir kısmı basına açık yapılıyordu. Bir kısmı, kamerasız basın oluyordu, not alıyordu. Ama biz, şehir şehir dolaşarak akil insanlar gibi ikna etmeye çalışıyorduk. Kumpas dememin nedeni bu. Ben sanki bu toplantılarda PKK’yi övmüşüm, PKK çok iyi bir silahlı mücadele yürütmüş, hatta yürütmeye de devam etmeli, böyle kazanmış, böyle devam etmeli algısını benim ağzımdan vermeye çalışmış.
 
Oysa burada, özellikle boldlananın tamamı Abdullah Öcalan’ın görüşleriydi. O böyle diyor diye toplantılarda notlardan okumuşum. Ha bu arada, tamamı istenebilir, karşılaştırılsın. Benim tuttuğum notlarla kayıt notları karşılaştırılsın. Yüzde 100 aynı olmayacaktır tabii, fakat yüzde 98 böyledir, göreceksiniz.
 
Dolayısıyla yapmaya çalıştıkları şu; çözüm sürecini nasıl sabote edebiliriz. Bu kötü niyetli istihbarat çalışmasıdır, yargı çalışması değil. İstihbaratın başı, MİT’in müsteşarı, benimle birlikte İmralı’ya gelecek, görüşme yapacağız, hükümetle oturacağız planlama yapacağız, denilecek ki ‘Biz de Kandil’e gideceğiz, PKK’yi ikna edeceğiz, PKK’ye sempati duyan tabanı ikna edeceğiz. Bunu beraber koordine edeceğiz.’
 
Biz bu çalışmaları yaparken, başka bir istihbarat örgütü ya da başka biri adına çalışan bir istihbarata faaliyet suçmuş gibi bunları istihbarata dönüştürüp MGK’nin önüne sunacak. Biraz önce söz ettiğim 2008-2009 kumpası gibi. 2014’e kadar da aynen bu şekilde sürmüştür.”

‘YENİDEN SES ÇÖZÜMÜ YAPILSIN’

Ardından hakim, Demirtaş’ın çeşitli tarihlerde konuşmalarının ortam dinlemelerine ait ses çözümlerini okudu. Demirtaş, bunların sağlıklı olmadığını belirterek, yeniden ses çözümü yapılmasını talep etti. Demirtaş, “Bu ortam dinlemesi değil, bir basın toplantısıdır. Ama görünen o ki mikrofonu içeride unuttukları için bunun bir basın toplantısı olduğunu atlamışlar. Bütün basın huzurunda yaptığım bir konuşmadır. Basın toplantısı olduğu için söylediklerim açık bir şekilde kamuoyuna yansımıştır ama madem ortamı dinlemişler yeniden bir çözüm yapalım. Bu şekilde kabul etmiyorum” dedi.

‘PARTİ BİNASINA GİRİP ÇIKMAMI DELİL SAYDILAR’

Hakimin bir başka ortam dinlemesinin ses kaydı çözümünü okunmasının ardından Demirtaş, şunları söyledi: “İddianamenin 248. sayfasında şöyle bir cümle kullanmış savcılık: 48 defa benim ismim geçmiş DTK’de yapılan toplantılarda. Konuşanlar, kendi aralarında konuşurken benim ismimim zikretmişler. Partinin o dönemler ya eş genel başkanı ya da grup başkanvekiliyim. DTK’de partim adına katıldığım toplantılar, partimin yetkilendirmesiyle gittiğim konferanslar, konuşmalar tümüyle legal faaliyetlerdir. Belirttiğim çerçevede, demokratik siyaset hakkı çerçevesinde yürütülmüş faaliyetlerdir. Ama savcı ne diyor? DTK’nin çalışmaları yürütmüş olduğu yapılan BDP Diyarbakır il binasındaki toplantıya giriş ve çıkış yaptı. Ben partimin eş genel başkanıyım, partimin il binasına giriş ve çıkış yaptığımı tespit etmiş savcı. Yani gerçekten kutlamak lazım. Partimin binasına girip çıkmış olmayı, tek başına bir delil olarak dosyaya koymuş.”

‘CENAZEYE KATILMAK SORGULANAMAZ’

Demirtaş, hâkimin iddianamede Demirtaş’ın katıldığı bir cenazeye dair bölüm okuması ardından şunları söyledi: “Ben bugüne kadar, şu ana kadar çok sayıda cenazeye katıldım, taziyeye katıldım. Nasıl suç oluşturmuşum, bunu da savcı açıklamamış. Propaganda mı yapmışım, Fatiha mı okumuşum, slogan mı atmışım, taş mı atmışım? Belirtmediği için bir şey diyemiyorum ama çok sayıda cenazeye katıldım. Evet, örgüt üyeleri de öldürüldüğünde cenazelerine katıldım, asker cenazelerine de katıldım, sivil cenazelerine de katıldım. Bu, inancımız gereğidir. Seçilmiş olduğumuz bölgede de insanların acılarını paylaşmak insani bir tutumdur, siyasi bir faaliyet değildir. Cenazeye katılmak da başlı başına asla sorgulanamaz. Ahlaken de siyaseten de hukuken de tartışılmaması gereken bir konudur diye düşünüyorum. Ama cenazeye katılmak suretiyle başka suç işlenmişse o tartışılabilir ama cenazeye katılmanın kendisi başlı başına bir suç değildir.”
 
Hakimin, 2011 yılındaki açlık grevi döneminde Diyarbakır’da yapılmak istenen yürüyüşe ilişkin dosyadan ilgili bölüm okuması ardından Demirtaş, “6-7 yıl önceki olayı hatırlamıyorum. Ama hiçbir şekilde yasadışı bir gösterinin içinde olmadım” dedi.

‘KORSAN GÖSTERİCİ DEĞİLİZ’

Demirtaş, hakimin “Özellikle silahlı terör örgütü PKK-KCK’nın güdümünde yayın yapan basın organlarını ilanı veya internet sitesi üzerindeki çağrıları üzerine bu eylemlere katıldığınız iddiası var” şeklindeki sorusuna şöyle yanıt verdi: “Bu tamamen yalan, yanlıştır. Bir şekilde illiyet bağı kurabilmek için yaptığımız siyasi faaliyetler terör bağını kurabilmek için uydurdukları şeylerdir. Ben korsan gösterici değilim, partinin eş genel başkanıyım. Parti genel merkezinde MYK’miz, PM’miz toplanıyor, karar alıyor. Bunları duyuruyoruz, basın duyurusu yapıyoruz. Başka fezlekelerde var, göreceksiniz. Başka bir fezlekede onun duyurusunu yapmışım. Mitinge çağrı yapmıştım. O basın toplantısı suç konusu olmamış, ama çağrı yapan ben, ‘Şu tarihte miting yapacağız, valilik izin versin, şunları savunacağız’ diye, o basın duyurusunu suç diye görmüş, o tarihte ne PKK ne KCK çağrısını koymamış. Yok çünkü, çağrı yapan biziz. O basın toplantısı için ayrı fezleke hazırlamış, o gün gelmiş mitinge gitmişiz, yürümüşüz, onu da ayrı suç saymış, demiş ki ‘örgütün çağrısı sonucu yaptı.’ Sen kendin bizzat beş gün önce yaptığımız kendi çağrıma ayrıca fezleke hazırlamışsın. Biz öyle örgüt sitesinden okuduk falan bunlar yakışmaz. Korsan gösterici değiliz. Siyaset yapıyoruz. Türkiye’nin üçüncü büyük partisiyiz. Bu kadar büyük işlerle uğraşırken, sitede okuyup hemen koşalım.”

EFKAN ALA 'BİZİM KONTROL EDEMEDİĞİMİZ GÜVENLİK GÜÇLERİ VAR' DEDİ

Duruşmanın öğleden sonraki bölümünde özellikle 6-8 Ekim Kobane olayları ile ilgili savunma yapan Demirtaş, kamuoyuna bugüne kadar açıklanmayan kimi bilgiler de verdi. Demirtaş, 6-8 Ekim öncesi bütün protestolara rağmen, hükümetin Kobane konusunda adım atmadığını belirtti. O günlerde partisinin Amerika’da organize ettiği bir konferansa katılmak için gittiğini ancak Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun telefonuyla geri döndüğünü ifade eden Demirtaş, şöyle konuştu:

“O dönemki grup başkanvekilimiz Pervin Buldan beni aradı. Amerika’daydım. Dedi ki ‘Başbakan Amerika’dayken beni aradı Selahattin bey niye Amerika’dadır, çözümü niye orada arıyor, çözüm Ankara’dadır. Niye gelmiyor bizimle görüşmüyor da Amerika’da bu konuları konuşuyor.’ Ben de dedim ki ‘Başbakanı hemen ara de ki biz çözüm mözüm için burada değiliz yıllık konferansımız var, konuşmacı olarak buradayım. Programımı da derhal iptal ediyorum. Yarın Türkiye’ye dönüyorum, en kısa zamanda da kendisiyle görüşmek istiyorum, hemen randevu isteyin.’ O gece Washington’dan uçak bulamadık, kara yolu ile New York’a geldik, New York’ta planlama yapılamadı uçakta yer bulunamadı. Sabah ilk uçakla New York’tan Ankara’ya geldim. Ankara’da Başbakan’dan randevu istedik. Davutoğlu 1 Ekim’e randevu verdi.
 
O dönemin DTK Eş Başkanı Selma Irmak ile birlikte, Başbakan’ı kendisinin verdiği randevu üzerine ziyarete gittik. Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan bir de danışmanları toplantıdaydı, beş kişiydik. Uzun uzadıya gözlemlerimi anlattım. Uluslararası alanda olup bitenler, Kobane’de olup bitenler, ne yapılması gerektiği, önerilerimi, tek tek sıraladım. Kobane’ye niye Türkiye’nin destek olması gerektiğini anlattım. Kendisi de özetle şunu ifade etti: ‘Bizim hakkımızda öyle IŞİD’e destek olan hükümet algısı oluştu, bunu düzeltmemiz lazım’ dedim ki bu algıyı oluşturan biz değiliz, bütün dünya bunu bu şekilde algıladı artık, bu algıyı yaratan HDP değil. ‘doğru’ dedi, ‘siz değilsiniz ama bu algının kırılması lazım, bizim böyle bir IŞİD’e desteğimiz yok Kürtler bizim kardeşimiz. Kobane’ye her türlü desteği yapmaya hazırız ne istiyorlarsa.’

DAVUTOĞLU KONVOYUN QAMIŞLO’DAN KOBANİ’YE TÜRKİYE’DEN GEÇMESİ SÖZÜ VERDİ

Karşılıklı gerilimlerin de olduğu bir toplantıydı ama nihayetinde şöyle bir uzlaşıya vardık, o dönem Ahmet Davutoğlu hocayla, ben dedim başbakanlık çıkışında bir açıklama yapacağım diyeceğim ki görüşme çok olumlu geçti, teşekkür edeceğim ve hükümetin yaklaşımı çok olumludur, inanıyorum ki bütün bu krizler sorunlar, çünkü çözüm süreci bitmek üzere öyle bir tıkanmış ki Kobane’ye kilitlenmiş. Hükümet gerekli duyarlılığı gösterecek, oradaki Kürtlerle de diyaloğa geçecek ve bu sorun kısa sürede çözülecek. Bütün mesele şudur; Kobane IŞİD’in eline geçebilir sonuçta, ama Türkiye buna göz yumdu ve öyle oldu şeklinde bir realiteyi biz kamuoyunun huzurunda gerçekleştirmemeliyiz. Türkiye destek olsun, IŞİD yine orada Kobane’yi ele geçirirse bilemeyiz. Ama nihayetinde Ankara’nın göz yumması hatta dolaylı destekleriyle oldu denmesin. ‘Tamam biz iki şey yapacağız’ dediler.
 
‘Birincisi Salih Müslüm’ü hemen davet edeceğiz Türkiye’ye, kendisiyle görüşeceğiz, talepleri nedir, beklentileri nedir,  kendileriyle tartışacağız.’ İki gün sonra Salih Müslim Türkiye’ye geldi. Ankara veya İstanbul hatırlamıyorum basında vardır, görüşme gerçekleştirdi Dışişleri Bakanı müsteşarıyla. Detaylarını ben bilmiyorum fakat beklentilerini ifade ettiler. Fakat Ahmet Davutoğlu aynen şu şekilde konuştu: ‘Bizim onlardan taleplerimiz var onların da bizden talepleri var daha önce de görüşmüştük, uzlaşacağımızı düşünüyorum biz ne gerekiyorsa yapacağız.’ Talep şu; Türkiye’den silah istemiyorlar, askeri destek istemiyorlar, o sırada Nusaybin’in karşısındaki Qamişlo’da kendilerinin 20-30 araçlık bir konvoyu var, yardım konvoyu. IŞİD o ara bölgeyi kontrol altına aldığı için Suriye topraklarından Kobani’ye ulaşamıyorlar, Türkiye’den bir koridor açmasını istiyorlar. Yani o konvoy Qamişlo’dan Nusaybin’e girecek, Türkiye sınırları içerisinden yaklaşık 100- 150 km yol kat ederek Suruç’a gelecek, Suruç’tan Mürşitpınar sınır kapısından Kobani’ye gidecek.
 
Başka bir talepleri yok bunun üzerine Ahmet Davutoğlu bana aynen şunu söyledi: ‘Selahattin bey bu devlet Kürtlerin de devletidir, bunu gösterin buna ihtiyaç var tam zamanı’ dedi. Dedi ki ‘Ben Hakan Fidan’a talimat vereceğim, bu konvoyun geçişi için ne gerekiyorsa derhal yapsınlar, sizin de parti arkadaşlarınız bu konuda yardımcı olsunlar.’ Ben de dedim ki onun yanında Sırrı Süreyya Önder arkadaşımı görevlendireceğim. Kendisi Suruç’a geçsin Urfa milletvekillerimizle birlikte, sessiz sedasız bu yardım konvoyunun Türkiye üzerinden Kobani’ye geçişini planlasınlar. Uzlaştık tamam.

‘TOPLANTI DEVAM EDERKEN SURUÇ’TAN TELEFON GELDİ’

Yanılmıyorsam arkadaşlarım dört gün Urfa’da beklediler her gün mütemadiyen beni aradılar, hükümetten arayan soran yok, valiyle kaymakamla görüşüyoruz kimsenin bilgisi yok. Günlerce bu diyalog sürdü. Sırrı Süreyya Önder arkadaşıma ilgili bürokratları arattım. IŞİD saldırısını her gün yoğunlaştırıyor ve Mürşitpınar Sınır Kapısı, bir hafta  içerisinde IŞİD’in kontrolüne geçmek üzere 50 metre bu taraftan 50 metre diğer taraftan IŞİD gelmiş durumda. İnsanlar da izliyorlar savaş canlı yayında çıplak gözle izleniyor.  Temas kuramadılar. Biz 6 Ekim akşamı olağanüstü MYK toplantımız vardı. Tek gündem Kobani değildi, başka gündemlerimiz de vardı. Toplantı halindeyken Suruç’ta bulunan arkadaşlarımız bir MYK üyemizi aramış, demiş ki ‘Mürşitpınar sınır kapısı düşmek üzere şimdi ne yapacağız.’
 
Başbakan konvoyun Türkiye topraklarından geçmesini kabul etti, ama Mürşitpınar kapısı düşerse o konvoyun artık geçme ihtimali de kalmayacak. Orada birkaç bin sivil kalmıştı, büyük bir çoğunluğu Türkiye tarafına alınmıştı. Onlar da bir kaç  saat sonra katledilmiş olacaktı. Ne yapacağımızı tartışırken dedim ki ben, ‘Başbakan ile bir görüşeyim, durumun kritikliğini, vehametini anlatayım. Dedik ki bak, şu kısmı çok önemli: Biz 6 gün önce hükümete teşekkür ettik, sürecin olumlu olduğunu belirttik ve Hükümete bu konuda çalışmalarda yardımcı olacağımızı benim ağzımdan Başbakanlık önünde açıkladık. Fakat aradan 5-6 gün geçti, hiçbir gelişme olmadı. Bizim bir siyasi tutum göndermemiz lazım. Hükümeti eleştiren bir şey yapmamız lazım, çünkü birkaç saat sonra katliam olduğunda, binlerce insan katledildiğinde, bizim tabanımız başta olmak üzere insanlar diyecek ki, ‘Oradaki katliamdan HDP de sorumludur. Çünkü HDP dedi ki, olumlu gelişmeler oluyor ve halkı rehavete sevk etti, Hükümet de bir şey yapmadı, kandırıldık, IŞİD’liler de insanları katletti”. Bir siyasi tutum belirleyelim dedik. Ne yapalım, acilen bir açıklama yayımlayalım, hem hükümeti protesto edelim hem de IŞİD’e karşı insanların protesto hakkını kullanmasını isteyelim, siyasi tutumumuzu şu saatte açıklayalım dedik. Suruç’ta büyük bir miting organize edelim. İmkanlar nedir, araştıralım, koşullar var mı, kalabalık, kitlesel bir miting yapmak için Urfa teşkilatlarımızla görüşelim, Urfa vekillerimizle görüşelim. İlgili arkadaşlar gerekirse gitsinler, sahada araştırsınlar, bölgesel, büyük bir mitingle biz kamuoyunun tepkisini orada ifade edelim, olabildiğince kalabalık olsun. Dünyanın dikkatini sınırda büyük bir mitingle çekelim, valilikle, kaymakamlıkla görüşülsün, koşullar hazırlansın. Başbakan ile ben görüşeyim dedim. Bunları konuştuk, bu arada özel kaleme, Başbakanlık ile telefonla bağlanması için bilgi vermiştim, özel kalem içeri girdi ve Başbakan hatta dedi. Ben toplantıdan çıktım. Toplantıya ara verdik, çıktım. Tam 11 veya 12 dakika, telefondan bakmıştım, Başbakan Ahmet Davutoğlu ile konuştum. Önce şunu söyledi başlarken, ‘Bu konuşmayı kamuoyuna kapalı yapıyoruz’, tabi Sayın Başbakan benim için problem değil’ dedim. Acil bir görüşme olduğu için toplantıdan çıktım hatta.
 
Şimdi burada açıklıyorum, yargı konusu olduğu için açıklıyorum. Yoksa öyle kamuoyuna kapalı görüşme ilkesel olarak kamuoyuna açıklanamaz. 12 dakika boyunca Başbakan’a durumu anlatmaya çalıştım. Tabii Ahmet Davutoğlu Hoca, öyle dinlemeyi çok seven biri değil, daha çok konuşur. 12 dakikanın 3-4 dakikası ben konuştum, geri kalanında onu dinledim.

DAVUTOĞLU 6 GÜNDE ÇARK ETTİ: NE HALİNİZ VARSA GÖRÜN

Bana verdiği mesaj şuydu; aşağı yukarı, tırnak içinde belirtiyorum, mealen; ‘Aldınız mı boyunuzun ölçüsünü, işte böyle bize muhtaç olursunuz Ortadoğu’da bizsiz yaprak kımıldamaz. Kürtler bizsiz hareket ederse başlarına bu gelir. Hadi bakalım şimdi ne yapıyorsunuz.’ Mealen buydu. İnanamadım. 6 gün önce konuştuğum Davutoğlu bu muydu, inanamadım. ‘Ya ne diyorsunuz Sayın Başbakan’ dedim. ‘Biz ne konuştuk, nereye geldik, siz 6 gündür ne tartıştınız kendi içinizde? O konvoyun oradan geçmesini beklerken siz bana neler söylüyorsunuz.’ ‘Böyle Selahattin Bey’ dedi. ‘Yarın olsun, bir daha bakarız, yarın değerlendiririz’ dedi. Dedim ki, ‘basite alıyorsunuz Sayın Başbakan, insanlar sizden destek bekliyor. Ben çıktım teşekkür ettim. Destek olacağınızı açıkladınız. PYD Eşbaşkanı’nı çağırıp burada görüştünüz, bir uzlaşmaya vardınız. Yapmayın mesele çok kritik, bu kadar basite almayın. Lütfen bu akşam, boş bir kamyon bile olsa oraya gönderin, orada olacak şeylerin sorumluluğu çözüm sürecini berhava etmesin. Ahmet Davutoğlu, Ortadoğu fatihi edasıyla ‘ne haliniz varsa görün’ havasındaydı. Telefon görüşmesi bitti ve moralim bozuk bir şekilde toplantıya geri döndüm, arkadaşlara anlattım. Budur dedim, arkadaşlar da dedi ki, ‘Biz de bu arada yazılı kısa bir açıklama yapmışız.’ Davaya konu açıklama budur. Ama o gün, siyasi bir tavır açıklamamız gerekir düşüncesiyle o açıklama yapıldı. Öyle gösteri olacak, insanlar sokağa çıkacak, provokasyon gösteriler olacak, beklenti de bu değildi.”
 
Demirtaş, söz konusu MYK açıklaması öncesinde zaten birçok kentte yürüyüşlerin yapıldığını ancak herhangi bir şiddet eylemine dönüşmediğini o gün gazete küpürlerinden haberler okuyarak açıkladı.

‘ŞİDDETİN DURMASI İÇİN ELİNİZDEN ELENİ YAPIN DEDİK’

Demirtaş, savunmasına o günlerde yaşananları aktararak, şöyle devam etti: “Tüm bu olaylar devam ederken, 7 Ekim öğleden sonra başladı, akşam yoğunlaştı, 8 Ekim’de de öğlene kadar yoğun devam etti. Bu süre zarfında biz ne yaptık? Örgütlenmeden sorumlu Eş Genel Başkan Yardımcımız Ali Ürküt, ben ve Figen Hanım (Yüksekdağ)  koordinesinde saatlerce il ve ilçe binalarımla görüşme yaptık; ‘aman aman, bütün şiddet olaylarını durdurmak için elinizden ne geliyorsa yapın.’ Hepsinin tanığı var, dinleteceğim burada, bir kısmı dışarıda bekliyor.

EFKAN ALA ‘KONTROL EDEMEDİĞİMİZ GÜVENLİK GÜÇLERİ VAR’ DEDİ

Aynı saatlerde, Sırrı Süreyya Önder arkadaşımı Ankara’da, bu çalışmalar kapsamında bizatihi görevlendirmiştim, hükümet ile temasta. Neredeyse saat başı, İçişleri Bakanı Efkan Ala ile telefonda görüşüyordu. Nerede provokasyon varsa biz il-ilçe teşkilatlarımızı seferber ediyorduk, İçişleri Bakanı, oradaki güvenlik güçlerini seferber ediyordu. Efkan Ala’yı da çağırmanız lazım. ‘Bizim kontrol edemediğimiz güvenlik güçleri var’ diyordu Efkan Ala. ‘Ama bu provokasyonu başka türlü, el ele vermezsek engelleyemeyiz.’ Ben de, doğrudan görüşmüyordum Efkan Bey ile Sırrı Süreyya Önder aracılığıyla görüşüyorduk. Katılıyorum, büyük bir provokasyon var. Koordineli olalım, el ele olalım, bilgi akışı sürekli olsun aramızda. Nasıl durdurabiliyorsak hızlı bir şekilde, her yerde elimizden geleni yapalım.
 
Ama saatlik, yarım saatte, 15 dakikada, en geç iki saatte bir bakanla telefon trafiği kuruyorduk. Şurada şu patladı, burada bu oldu, burayı siz halledin, burayı biz halledelim. Çözüm sürecini yürüten heyettedir aynı zamanda İçişleri Bakanı. 8’i akşamını çıkardıktan sonra evet tablo ağırdı, tam önümüzde tablo yoktu. Vehametin, vahşetin boyutu tam görünmüyordu ama takip edebildiğimiz kadarıyla onlarca kişi katledilmiş, bir sürü iş yeri yağmalanmış, yakılmış, yıkılmış ve ne olacağı da belli değil. Güvenlik güçlerinin kontrolünden çıkmış. 8 Ekim’de olaylar gelişince, bakanlıkla kurduğumuz anlayış gereğince İmralı’dan, yetiştirseydiler o akşam, 8 Ekim’de yapacaktık fakat 9 Ekim sabahı yetişti, 9 Ekim’de yaptık. Neredeyse yüzde 99 durdu. Çünkü 9 Ekim için hepimiz çok tedirgindik.

‘EFKAN ALA KANDİL’DEN TEYİT İSTEDİ’

Akşam saatlerinde, hava kararmıştı ama saatini tam hatırlayamadım, tanıklara sorarsak hatırlayacaklardır. Sırrı Süreyya Önder beni aradı. Büyük bir telaş panik hali, öfkeli, ‘Bingöl Emniyet Müdürünü vurmuşlar’ dedi. Bakın, büyük bir çaba sarf etmişiz. En son İmralı’dan Abdullah Öcalan’ın açıklaması gelmiş, , onu da okumuşuz olaylar durdu, Yarabbi çok şükür demişiz, akşam saatlerinde Bingöl Emniyet Müdürüne suikast haberi geldi. Provokasyon o kadar büyük ki İçişleri Bakanı, hükümet, Başbakan, Cumhurbaşkanı o sırada kendi aralarında değerlendiriyorlar. Yani bu provokatörler vazgeçmeyecek, biz bütün bu olayları durdurmamıza rağmen, demek ki birileri ille de bu kanı dökeceğim kardeşim diyor. Sırrı Bey dedi ki ‘Efkan Ala beni aradı -daha basına düşmemiş, Sırrı Bey bana bilgi verdi-‘ Ne yapabiliriz dedim, dedi ki Efkan Ala bizden şunu istiyor; o sırada bizim Kandil ile görüşmelerimiz var, heyetlerimiz gidiyor geliyor fakat acil, çok acil durumlarda kullandığımız bir iletişim mekanizmamız var. Suriye’de, Erbil’de güvendiğimiz bir siyasetçi üzerinden, acil bir durum olursa çözüm süreci kapsamında, biz kendilerine haber gönderebiliriz, onlar Ankara’ya haber gönderebilirler. İki defa kullandık o mekanizmayı çözüm süreci boyunca; biri 6-8 Ekim olaylarında, diğeri de hendek-barikat sürecinde, yeri geldiğinde anlatacağım. ‘Efkan Ala bizden şunu istiyor’ dedi; Kandil’den çok hızlı teyit alabilir misiniz, Bingöl Emniyet Müdürü’ne saldırı eylemi onların mıdır. Merkezi bir karar mıdır, ateşkesi bozdular mı? Bu bizim için çok önemli. Beyefendi de Bakanlar Kurulu’nda değerlendirme halinde. Eğer ateşkesi bozdularsa süreci bitirdilerse biz buna göre bir tavır alacağız. Yok, bu eylem onların değil başka bir şeyse tavrımızı buna göre alacağız ama çok hızlı öğrenmemiz lazım. Bu gece yarısı ne yapacağız, ne edeceğiz, saat 9-10 olmuş. Dedim ki o mekanizmayı kullanalım.
 
Aradık Erbil’deki arkadaşı. Dediler ki çok zor. Kandil’e ulaşmamız ve size geri dönmemiz. Dedim ki çok çok önemli. Hükümet bunu bekliyor. Kürdistanlı bir siyasetçidir. Yani öyle kimliğini şey yapmak istemiyorum ama orada bir siyasetçidir kendisi. Tahminen bir saat veya bir buçuk saat geçti, telefon üzeri ulaşmış. Bana verdiği bilgiyi ben de Sırrı Süreyya arkadaşımıza anlattım, kendisi Efka Ala’ya doğrudan aktardı: ‘Bingöl’deki saldırı yüzde 100 bizimle bağlantılı değildir. Bizim eylemimiz değildir. Çözüm sürecini bitirmeye yönelik bir provokasyondur. Ateşkesi bozmuş değiliz. Çözüm sürecinin arkasındayız.”

KANDİL’DEN GELEN MESAJ EFKAN ALA’YA ‘OH’ ÇEKTİRDİ

Cümle cümle, gelen sözlü mesaj buydu. Aynı kelimelerle aktardım, kendisi de Efkan Ala’ya aktardı. Sırrı Süreyya Önder diyor ki, ‘Ben Efkan Bey’e aktardığımda bir oh çekti, dedi ki öbür türlü olsaydı hiç içinden çıkamazdık. Bir taraftan provokasyon var, bir taraftan da PKK eylemleri yeniden başladı. Bu, durumu iyice içinden çıkılmaz hale getirirdi. Çok geçmedi, Başbakan Davutoğlu çıktı bir açıklama yaptı; ‘Emniyet Müdürümüzün ve şehit arkadaşlarımızın intikamı alındı, 4 PKK’li teröristi Bingöl çıkışında öldürdük.’ Davutoğlu’nun açıklaması.”
 
Duruşma 12 Nisan'da (yarın) kaldığı yerden devam edecek.

DAVAYA DAİR

"Terör örgütü kurma ve yönetme”, “Örgüt propagandası yapma” ve “Suç ve suçluyu övme”  iddialarıyla suçlanan Demirtaş, 142 yıla varan hapis cezası istemiyle yargılanıyor. Diyarbakır’da açılan dava, güvenlik gerekçesiyle Ankara 19’uncu Ağır Ceza Mahkemesi’ne alınmıştı. Demirtaş hakkında son 1 yılda 33 dava açıldı. Demirtaş’ın bugün Ankara 19. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen davası, daha önce kendisi hakkında hazırlanan ve dokunulmazlığının kaldırılması için TBMM’ye gönderilen 31 fezlekenin toplamından oluşuyor. (Ankara/MA)

Son Düzenlenme Tarihi: 12 Nisan 2018 13:23
www.evrensel.net