Çukur

Çukur

Özer Akdemir Çukuralan’da yapılan keşfi yazdı: Kazanırsak kaybedeceğimiz bir savaşın içindeydik. Çukuralan’a kendi mezar çukurumuzu kazıyorduk!

Özer AKDEMİR

İri bir yaban domuzu sırtını kaşımak için kızılçama sürtündüğünde, çamın en üst dalına tüneyip etrafı seyreden sincap bir anda dengesini kaybetti. Düşerken, iri kozalaklardan birisine tutunmasa yirmi beş metreden aşağıya çakılması işten bile değildi. Heyecan ve korkudan hızla çarpan kalbini sakinleştirmek için sıkı sıkı tutunduğu dalda bir süre hiç kıpırdamadan bekledi. Sonra yine çamın yukarılarına doğru tırmandı. Ormanın kuytuluğunu delip göğe yükselen kızılçamın en hafif rüzgarda bile sallanan ucuna vardığında bütün orman ve ötesindeki tepeler ayağının altında kalıyordu. Az daha ölümüne neden olacak görüntüyü şaşkın şaşkın izlemeye daldı yeniden.  

***

Yuvası, bu ormanın gün batısındaki başka bir ormanda, birkaç tepe ötedeydi sincabın. Onu, bu uzun boylu kızılçamın ucuna kadar getiren merak duygusu aylarca önce başlamıştı. Güneş ışığının cömertçe yaprakların arasından sızdığı, içinde bıyıklı balıkların oynaştığı, soğuk lezzetli suları olan derelerin aktığı bir ormanda yaşıyordu. Birçok yaban hayvanının da evi olan bu orman onun doğup büyüdüğü yerdi. Üç yüz yıllık bir dişbudak ağacının gövdesindeki kovuğuna kendi yuvasını kurdu ve zaman içinde aynı ormanı paylaştıkları bütün hayvanların huyunu suyunu öğrendi.

Gürültücü domuzlar sürüler halinde geziyorlar, toprağı eşeleyip önlerine ne gelirse yiyorlardı. Yavru domuzların vik viklemesi çok hoşuna giderdi sincabın ancak onları bulunduğu dalın üzerinden seyretmek dışında yanlarına yaklaşmaya asla cesaret edemedi. Dişbudağın köklerini uzattığı küçük dereye su içmeye indiğinde karşılaştığı kurbağalardan bile sakınırdı sincap. Onların vıraklamalarını dikkatle dinlerdi bu zamanlarda. Eğer seslerini kesmişlerse bilirdi ki çok yakınlarında bir tehlike, belki  soğuk gözleri, kırmızı dili ile yaklaşan bir su yılanı etrafta dolaşıyordu.

Kurtlar ve tilkilerin yolu çok düşmezdi bu derenin başına. Ancak kışın, dağın daha yukarısından, aç kaldıklarında inerlerdi. İşte o zaman yaban keçilerinin, kuşların, farelerin ve sincapların can telaşı başlardı. Gözünüzü dört açmazsanız bir anda bir kurdun yemeği oluverirdiniz. Aynı yaşam kavgası aslında kurtlar içinde geçerliydi. Hiç kuşkusuz ormanın kralı, iri cüsseli boz ayılardı. Kayalık tepedeki ininde kış uykusuna yatmadan önce karnını doyurmak için dolanan ayıdan daha tehlikeli bir hayvan şu ana kadar bu ormanda görülmemişti. Kurdu, domuzu, yaban keçisi ayıyı gördüklerinde kaçacak delik ararlardı ama bazen bu onların dünyaya son bakışları olurdu. Ummadıkları bir anda demir pençelerin arasında son nefeslerini verirlerdi.

Ormanı renkten renge bürüyerek birbirini takip eden mevsimler boyunca dişbudak ağacındaki kovuğunda yaşadı sincap. Yılda iki kez bu sessiz sakin yaşantısı, karşı cinsten göz alıcı kuyruklu bir başka sincapla karşılaştığında bir süreliğine de olsa bozulurdu. Bu anlarda içgüdülerinin zorladığı başka bir dünyaya, bambaşka bir düşler alemine dalardı, her ikisi de. Sonra yine ayrılırlar ve herkes kendi yuvasına, sessiz sakin orman yaşantısına dönerdi.

***

Bir gün, ormanın uzak bir yerinden gelmeye başlayan seslerden sonra her şey değişti.  Sabahın çok erken bir saatiydi. Güneş, çiğ düşmüş yapraklara yeni yeni vurmaya başladığında, derenin yanı başındaki Unutmabeni çiçeğinden su içen bir yaban arısı birden dereye düşüverdi. Aynı anda sakız ağacında uyuklayan Yılan Kartalı da sarsılan ağaçtan korku içinde kanat açıp dağın sivri kayasına doğru uçup gitti. Ormanın sessizliği birden bire bozulmuştu. Tüm yaban hayvanları, kuşlar, arılar, böcekler anlam veremedikleri bu gürültü karşısında şaşkınlıkla sağa sola kaçıştılar. Kızılçamın kozalakları çan çiçeklerine, papatyaların üzerine düştü. Bu sırada sıcak yuvasında uyuklayan sincap da yerinden fırlamıştı.

O gümbürtünün ardından ses saatlerce boğuk boğuk devam etti. Çok yakınlarda değildi belki ama dere kenarında yaşayan hayvanlar sesin kendilerine her geçen gün yaklaştığını anladılar. Zamanla sese alıştı bazıları, bazıları çekip gitti korkusundan. Sincap çok korksa da yuvasında kaldı. Hem korkuyor hem de bu sesin ne olduğunu öğrenme merakına bir türlü engel olamıyordu. Bir ağaç kakanın ağacı oymasına benziyordu ses ama hiç bitmeyecekmişçesine uzuyordu gaga vuruşları. Bazen, koca bir ağacın devrilip yıkılması gibi bir gümbürtü geliyordu uzaklardan. Böyle zamanlarda tüm orman titriyor, kökünden sarsılıyordu.

Ve bir gün, daldan dala zıplayarak sese doğru gitti sincap. Merakı korkusunu yenmişti. Düşme tehlikesi geçirdiği kızılçamın ucundan şimdi sesin kaynağını görüyordu. Tepenin aşağısında, ormanlarla kaplı vadinin tam ortasında dev gibi bir çukur, çukurun içinde gürültü ile gidip gelen tekerlekli araçlar vardı. Orman, tek bir ağaç kalmayıncaya kadar kesilmiş, sıyrılmış, toprak kazılmış ve daha da kazılıyordu.

***

Kızılçamın ucunda madeni gözleyen sincaptan habersiz, tepenin altındaki toprak yolda ilerleyen grubun içinde ben de vardım. “İzmir Adliyesi keşif aracı” yazan minibüsü dolduran yaklaşık yirmi kişi ile Çukuralan Altın Madeni’nin genişlemeyi planladığı ormana doğru gidiyorduk. Madenin açık ocağına yüz metre kadar yukarıdan bakmıştık az önce. Vızır vızır çalışan iş makinelerinin, kamyonların gürültüsünden ve tarumar edilen doğanın bu acıklı görüntüsünden bir an evvel uzaklaşma isteğine sadece benim kapılmadığım ortadaydı. Bilirkişilerin ormanın içine gidip inceleme yapmak istemeleri üzerine, yirmi beş kişilik ekibin büyük bir çoğunluğu da onlarla gitmeyi tercih etti.

Madenin yanı başına yığılan yapay pasa tepesindeki derin yarıklar, çok kısa bir zaman önce meydana gelen heyelanın izleriydi. Güya “rehabilite” edilmiş olan tepenin bu halinin, doğanın binlerce yıllık ormana yapılan vahşete karşı tepkisi olduğunu biliyorduk. Daha kötüsünün de geleceğini görüyorduk. Kazanırsak kaybedeceğimiz bir savaşın içindeydik. Ve aslında Çukuralan’a kendi mezar çukurumuzu kazıyorduk!..

Fotoğraflar: Özer Akdemir / EVRENSEL

Son Düzenlenme Tarihi: 07 Nisan 2018 10:47
www.evrensel.net
ETİKETLER Çukuralankeşif