Anın ötesine...

Anın ötesine...

Savaşın nasıl bir insanlık suçu olduğunu görmemizi sağlayacak en önemli şey, savaşı yaşamış insanlardır.

İstanbul Üniversitesi Felsefe Öğrencileri 

Her yürüdüğümüz yolu, geçtiğimiz her köşesi buram buram tarih kokan İstanbul Üniversitesi’nin fakülteleri arasında görünmez kalmış küçük bir kafede, dünyamızın savaşlar tarihini, savaşın arka planında kalmış insanların yaşadığı acıları konu alan bir etkinlik düzenledik. Etkinliğin ana konusu, 20. yüzyılda yaşanmış savaşlardı. Fotoğraflarla bir ülkenin, savaşa sürüklenişinden savaşın sonrasına dek neler yaşadığını konuştuk. Yazımız için de birkaç fotoğraf düzenledik ve bu fotoğrafların hikayeleriyle, bunun üzerinden yaptığımız tartışmalarımızı buraya aktaracağız.

Savaşın nasıl bir insanlık suçu olduğunu görmemizi sağlayacak en önemli şey, savaşı yaşamış insanlardır. Bizler de savaşı yaşamış insanların hikayeleriyle savaşın iç yüzünü gözler önüne sereceğiz. Gelin beraber insanlık tarihinin bir döneminin  içine doğru yolculuğa çıkalım. Şimdiden uyaralım ki, bu yazı dizisinde akıl almaz bir vahşet, öfke, acı çekmiş insanlar ve onların gerçek savaş hikayeleriyle karşılaşacaksınız.

OYUN OYNAMAYA BENZEMİYOR ÇOCUK ASKER OLMAK

Şeyma ÇINAR

Tarih boyunca çocuklar askeriyede üç farklı şekilde kullanılmıştır. Çocuklar, asker olmanın yanı sıra savaş dönemlerinde hademe, haberci, casus, ya da seks kölesi olarak kullanılmıştır. Bunun dışında çocuklar, politik çıkar için canlı kalkan olarak da kullanılmıştır. Yüzlerce yıldır her ne kadar bu durum ahlaken doğru görülmese de çocuklar, bu sayılanlar için acımasızca harcandı ve ne yazık ki hâlâ harcanmaya devam ediliyor. Binlerce çocuk silah tutmak zorunda bırakılıyor. Bu çocuklar artık tetiğe bastıklarında -su püskürteceğini zannettikleri tabancayla- güya kendi varlıklarını idame ettirmek için bir başkasını yok etmekle eş değer, gayri insani ve vicdani bir durumla karşı karşıya kalıyor.

Kan kırmızısı fona, beyaz puantiyeler nakşedilmiş bir futbol topuyla, oyun oynamaya benzemiyor çocuk asker olmak. Çocuk asker olmak, mahalle aralarında söylenen kirli beyaz asker türkülerine de benzemiyor...

KAĞITTAN UÇAKLAR DEĞİLDİ BUNLAR

Fotoğrafta gördüğünüz Hans-Georg Henke, binlerce çocuk askerden biri. Savaşın sonlarına doğru savaşacak yetişkin erkek kalmadığı için 16 yaşında askere alınarak Hitlerjugend kapsamında Luftwaffe’ın uçaksavar biriminde görev almaya başladı. Berlin düştüğü sırada Henke, Rostock yakınlarında bir yerlerdeydi. 120 kişilik birlikten sadece 5 kişiydiler. Rus tanklarının yaklaştığını duyunca kaçmaya başladı ve bir kampa sığınmayı başardı. Bu kampta Henke’yi bu kadar popüler yapan, ağladığı sırada haberi olmaksızın çekilen fotoğraftı. Ölüm korkusuyla yüzleşmek zorunda bırakılan Henke, o an verilebilecek en insani tepkiyi vermişti. 

Henke’den önce ve sonra yüz binlerce çocuk, asker olmak zorunluluğuyla karşı karşıya kaldı. Yakın tarihte 1970’ten bu yana çocukların askeri anlaşmazlıklarda kullanılmalarının sınırlandırılmasını amaçlayan kimi uluslararası anlaşmalar yürürlüğe girdi. Bununla birlikte Çocuk Asker Kullanmayı Durdurun Koalisyonu, çocukların askeri güçler içerisinde kullanılmasının yaygın olduğunu rapor etti. Ele alınan fotoğraf bağlamında üzerinde durulan bu konuya dair fiili kararların alınması gerektiği tartışma götürmez. Ama hâlâ çocuk askerler var. O vakit gereği düşünüldü; üzerinde durulan vahim vaziyete dair alınan tüm kararlar bürokratik mürekkebin kir, pas ve komplo barajını aşamadı.

SAVAŞ KÖTÜLÜĞÜ, TÜM İYİLİKLERE KÖR VE DİLSİZDİR

Tarih sayfalarını karıştırdığımızda 17 Temmuz 1816’da Fransa Limanı'ndan ayrılan Medusa Fırkateyni çıkıyor karşımıza. İngilizlerin Fransa’ya terk ettiği Batı Afrika’yı ele geçirmek amacıyla savaşa, sömürgeye giden bir fırkateyn. Bu fırkateyn içerisinde Theodore Gericault’un tablosuna konu olan ve hazin bir hikâyesi olan bir sal var, Medusa’nın Salı. Medusa Gemisi’nin kaptanı -kraliyete yakınlığından- subayların sözünü dinlemedi ve diğerlerinden daha hızlı ilerleyerek önde gitmeye başladı. Bunun sonucunda Kanarya Adaları civarında gemi hasar aldı. Gemide sadece 6 bot vardı. Vali, kaptan ve subaylar -sözüm ona üst sınıflar- botlara doluştu ve geriye kalan 147 kişi yer bulamadığı için geminin direğinden ve kalaslardan bir sal yaptılar. Bottakiler onlara en yakın karaya kadar yardım sözünü vermişlerdi fakat ne hikmetse ipler koptu ve 6 bot gözden kaybolurken derme çatma saldakiler çaresizlik ve korku içerisinde denizin ortasında kalakaldılar. Bir süre sonra ağırlıktan dolayı salın ön kısmından su aldığını gördüler ve ilk gece 20 kişi salın ortasında kalma mücadelesinde öldü. İkinci gece bozulan psikolojiler ve umutsuzluk, saldakileri saldırganlığa sevk etti. Subaylar da bunu bir isyan sayıp 65 kişiyi öldürdüler.

1 haftanın sonunda sadece 28 kişi kalmıştı. Bunların arasından 15 kişi yaşayabilecek durumdaydı. Diğerleri yara bere içerisinde ölüme yakındılar ve uzun bir tartışma sonucunda bunlar denize atıldı. 13 gün sonra bir gemi gördüler ve tabloda o an resmedilmiş. O gemiyi gördükleri an yeniden yaşayabilme ihtimali, geminin kendilerini görmeme talihsizliği, akıllarından geçen tüm sorular çok başarılı fırça darbeleri ile resmedilmiş. Ressam bu resmi yapabilmek için o salı yapan gemideki marangoza aynı salı yaptırmış, geminin kaptanının yargılandığı mahkemeye gidip izlemiş ve resimde gördüğünüz anlatımı yapabilmek için morgdan boğularak ölmüş insan cesetlerini çalmış. Bu tablo “sömürgeciliğin ve savaşın” yarattığı çaresizliğin tablosudur. Dünyadaki her kötülükten bir iyilik çıkarabiliriz belki ama savaş kötülüğü, tüm iyiliklere kör ve dilsizdir.

www.evrensel.net
ETİKETLER savaş