'Ortak acımızı kendi acımız sanıp gideceğiz bu dünyadan!'

'Ortak acımızı kendi acımız sanıp gideceğiz bu dünyadan!'

‘Kuş Uçar Kanat Ağlar’la okurlarının karşısına ŞiirHikayelerle çıkan Şükrü Erbaş, son kitabını, şiirini ve ŞiirHikaye'lerini İsmail Afacan'a anlattı.

İsmail AFACAN
İstanbul

Şair Şükrü Erbaş, bu kez ‘Kuş Uçar Kanat Ağlar’ kitabıyla okurların karşısına çıktı. ŞiirHikâye’lerden oluşan son kitabında Erbaş, öyküyü ve şiiri tek bir potada eritiyor. Şiirinin bel kemiği olan lirizmle kimi zaman yalnızlık, ölüm gibi bireysel kimi zaman da güncel ve toplumsal temler yan yana geliyor. Şiirsel imgeyi düzyazıya kaptırmadan.

Biz de Şükrü Erbaş’la son kitabı ‘Kuş Uçar Kanat Ağlar’ üzerine konuştuk. Toplumsal temlerin lirik bir dille anlatılmasının önemine dikkat çeken Erbaş, “Söylenmeli ki, bizi de toplumu da içten-dıştan çürüten acı, dıştan kuşatan yıkım, bizden başkalarına, başkalarından bize, hiç yabancılık çekmeden geçsin, bulaşsın, bizi birbirimizle var etsin, birbirimize ait kılsın. Yoksa hepimiz ortak acımızı yalnız kendi acımız sana sana geçip gideceğiz dünyadan” dedi.


Kuş Uçar Kanat Ağlar’da şiir yolculuğunuzda pek denemediğiniz bir türü deniyorsunuz: ŞiirHikâye... Behçet Necatigil’in “Şimdilik edebiyat kitaplarımızda böyle bir tür yok, ama ileride ‘şiir-hikaye’ diye, şiirle hikaye arasında ortak bir türe yer verileceğine inanıyorum" sözünden yola çıkarsak tam olarak nedir “ŞiirHikâye”?
Aslında hiç denemedim değil, baştan beri ara ara, kısacık metinler halinde yapageldim. İlk kitabımdan son kitabıma vardır örnekleri. Bizde ve dünya edebiyatında düzyazı şiir diye kabul görmüş bir biçimdir. Bu kitapta, yıllardır aklımda halkalanıp duran Necatigil’in bu sözünden cesaret alarak adını koyayım dedim. Şudur ŞiirHikâye; geleneksel ve çağdaş şiirin biçim hapishanesinden kurtulmuş; öykünün, özellikle de minimal öykünün olanaklarını korkusuzca kullanmış; bunun (düzyazının) tehlikesini şiirin dilini daha da yoğunlaştırarak uzak tutmuş; yıllardır öğrendiği anlatım olanaklarını, derdini en yakıcı biçimde söylemeye odaklanmış bir arayış, bir yazma biçimidir. Düzyazıdan, şiirsel metinlerden ayıran yalnızca dilidir. Dilinin yoğunluğudur. Denemenin alçak gönüllü bilgeliğini de yedekleyip üst üste çekilmiş acı fotoğrafları gibi dile getirdiği trajediyi, insan halini, okuru soluksuz bırakma pahasına söyleme cesaretidir.

Behçet Necatigil 1950’li yıllarda bahsetmiş bu türden. Şiirimizde başka örnekleri var mı?
Var tabii... Necatigil’den önce de vardı, sonra da var. Nâzım’ın destanlarında çokça kullanılmıştır. Melih Cevdet’ten Turgut Uyar’a, Cansever’den Gülten Akın’a, şiirimizin yapı taşı olmuş pek çok şairde görürüz bu anlatım biçimini. Güçlü pek çok şiirde sinemanın olanakları bile kullanılarak şiir neredeyse görsel bir şölene dönüştürülmüştür. Sadece, dengeyi çok titiz kurmak, dilin yoğunluğunu hiç azaltmamak, şiirsel imgeyi düzyazıya kaptırmadan söylemek yetecektir.

'LİRİZM ŞİİRİMİN BELKEMİĞİDİR'

Son kitabınızda lirizm ön planda. Aslında diğer şiirlerinizdeki hakim hava bu. Ölüm ve yalnızlık gibi daha birey merkezli temaların yanında toplumsal ve güncel temalara da yer veriyorsunuz.
Şiirde dramatik yapıyı hiç mi hiç göz ardı etmeden, lirizm benim şiirimin belkemiğidir dersem abartı sayılmamalı. Sorunuzdan, sanki toplumsal temalar, gerçeklikler, lirik bir dille söylenemez gibi bir saklı anlam çıkıyor. Değil tabii ki... Bireysel temaların, toplumsal temaların ana rahminde büyüdüğü bir kenara, belki de tam da toplumsal temalar çok daha lirik bir dille yazılmalı, söylenmeli... Söylenmeli ki bizi de toplumu da içten-dıştan çürüten acı, dıştan kuşatan yıkım, bizden başkalarına, başkalarından bize, hiç yabancılık çekmeden geçsin, bulaşsın, bizi birbirimizle var etsin, birbirimize ait kılsın. Yoksa hepimiz ortak acımızı yalnız kendi acımız sana sana geçip gideceğiz dünyadan.

Kitaba ismini veren Kuş Uçar Kanat Ağlar şiirinin karakteri Ömür Hanım. Şiiri okuduğumuzda bizi Ömür Hanım’la Güz Konuşmaları şiirine götürüyor. 1980’lerden 2010’lara... İki şiir. Tek karakter: Ömür Hanım.
Ömür Hanım... 1983 yılında, kendi içimden çıkarıp dünyanın ortasına bıraktığım; kendimi, bir başkasıymış gibi kendime anlattığım; yalnızlığımı, yine kendi yalnızlığımla ete kemiğe büründürdüğüm bir varoluş acısıdır. Sonra zaman zaman, gördüğüm, tanıdığım, sevdiğim, acısını çektiğim kimi insanlara bir kimlik gibi giydirdim. Sonunda 45 yıllık dünya sevincim, canımdan azizim, canımda sonsuz bir güzelliğe dönüşmüş Hatice oldu. Şimdi artık bir hayaldir, hatıradır, yaralı bir yalnızlıktır. Simsiyah kapanıp yazdığım bir acı, şimdi binlerce genç-yaşlı insanda varlık buluyor, yaşama gücüne dönüşüyor, dünyayı ve insanı kavramanın kapısını aralıyor, eşiğine sevinçler kederler düşürüyor. Hüzünle seviniyorum. Ne deyim başka...

'HER BİRİ BİRER YANITTIR'

Şiirlerinizde soru cümlelerinden kurduğunuz dizeler hep dikkatimi çekmiştir. Kimi zaman yanıtı belli sorulardır. Kimi zaman da okurun yanıtlamasını istediğiniz sorular. Son kitabınızda da soru cümlelerinden kurduğunuz dizelerle karşılaştım. Şehrazat şiiri mesela. Başlı başına soru dizelerinden oluşuyor. Şiirinizde sorunun önemi nedir?
Aslında onların her biri birer yanıttır. Soru kılığı giydirilerek ortalığa bırakılmış birer çıplak insan halidir. İnsana ulaşmak için, onu derdime ve derdine davet etmek için azıcık “hile” katılmış bir tevazudur. Kalbimi, insanların geleceklerinin hizasında tutmak için bir çırpınma yoludur. Sonra, soru olmayan dizelerin de aslında kocaman çengelleri olan birer soru olduğunu hiç mi hiç unutmamak gerek, değil mi? Her şey varıp insanı anlamaya düğümleniyor ve soru da yanıt da bu anlamanın binlerce anahtarından sadece ikisidir.

www.evrensel.net