Derya Kömürcü: Gerçekliği kaybettik, artık iki hakikat var

Derya Kömürcü: Gerçekliği kaybettik, artık iki hakikat var

Türkiye uzun süredir gerçekliğini kaybetti. Artık hakikat dediğimiz şey tek bir tane değil. Her konuda en az iki hakikat imal ediliyor sürekli.

Serpil İLGÜN 

Geçtiğimiz hafta siyaset gündemi “baş döndürücü” klişesine uygun bir seyir izledi. ABD Başkanı Trump’ın Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıma kararı, Man adası belgeleri ve Reza Zarrab itiraflarını bir anda geri plana iterken, Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Erdoğan’ın bu kez Yunanistan ziyaretinde Lozan Anlaşması’nı tartışmaya açması, siyaset gündemine yeni bir başlık daha eklemiş oldu. 

Cuma akşam saatlerinde ise Ataşehir Belediye Başkanı Battal İlgezdi, hakkında yürütülen soruşturmalar gerekçesiyle İçişleri Bakanlığı tarafından görevinden uzaklaştırıldı. CHP’li 6 belediyeye daha müfettiş gönderildiği iddia edilirken; CHP’ye göre İlgezdi’nin görevden uzaklaştırılması, Man Adası belgeleri ve Zarrab davasına karşı AKP’nin “intikam operasyonu.”

Kudüs ve Lozan tartışmaları, yolsuzluk, vergi kaçırma ve rüşvet iddialarının üstünü örtebilir mi? AKP, Man adası ve Reza Zarrab itirafları karşısında neden çelişkili bir tutum sergiledi? Gelişmeler, AKP tabanının konsolidasyonunu zora sokar mı? İlgezdi’nin görevden uzaklaştırılması, AKP’nin önümüzdeki dönem stratejisi için nasıl bir veri sunuyor?

Yıldız Teknik Üniversitesi Siyaset Bilimi Öğretim Üyeliği görevinden şubat ayındaki KHK ile ihraç edilen Doç. Dr. Derya Kömürcü yanıtladı.

Derya Kömürcü

ABD’nin Kudüs’ü başkent olarak tanıma kararına iktidar cephesinden verilen tepkileri nasıl değerlendirdiğinizle başlayalım. AKP’nin ‘Mavi Marmara’ krizinde İsrail’le yaptığı anlaşmada Kudüs’ü başkent olarak tanıdığını bizzat AKP’li eski siyasetçiler hatırlattı. Durum böyleyken ‘Eyy Amerika, eyy İsrail’ demek ne kadar samimi? 

Erdoğan, bu ve benzeri konularda yaptığı her çıkışın, her kavganın, her talebin iç politikada kendisi için artı hanesine yazdığını düşünüyor. AKP, iktidara geldiğinde insanlara demokrasi, daha iyi bir yaşam, refah artışı, Kürt sorununa çözüm gibi şeyler vaat etti. 15 yılın sonunda ise o kadar dar bir alana sıkıştı ki, bugün bu vaatler değil, “yerli ve milli” siyaset, “terörle mücadele”, “güçlü Türkiye” söylemleri gündemde. Bunların ötesinde AKP kitlesini en çok mobilize edebilen, onları heyecanlandıran şey ise Erdoğan üzerinden öne sürülen “dünya lideri” söylemi. Almanya, ABD veya AB ile yaşanan sorunlar, AKP kitlesi açısından onun dünya liderliğinin, Türkiye’nin lider ülke olma potansiyelinin göstergeleriymiş gibi algılanıyor. Şimdi bir yandan ABD’de süren Zarrab davası, bir yandan Man adasına para gönderme iddiaları ile ilk kez kendisinin değil, başkalarının belirlediği bir gündem üzerine konuşmak zorundayken Kudüs konusu Erdoğan için gündem değiştiren bir fırsata dönüştü. Filistin’i savunmak konusunda bir dünya lideriymiş gibi açıklamalar yapmasına da fırsat sunmuş oldu. 

Fırsat sundu kuşkusuz, ancak Zarrab davası basınç üretmeye, ‘baş ağrıtmaya’ devam edecek görünüyor. AKP’ye birbiriyle çelişkili pozisyonlar aldıran, önce notalar verdiren, ‘vatandaşımızın can güvenliğinden endişe ediyoruz’ dedirten Zarrab, birkaç gün sonra iftira atan, ajanlık yapan birine dönüştü. Bu zikzaklı ve yine hiçbir sorumluluk almayan tutumu nasıl okuyorsunuz? 

Biz normal bir demokraside yaşıyor olsaydık, Zarrab davası ile ilgili yaşananların çok farklı yansımaları olurdu, o konuda hiç şüphe yok. Ama Türkiye uzun süredir öyle bir ülke haline geldi ki, gerçekliğini kaybetti. Artık hakikat dediğimiz şey tek bir tane değil. Her konuda en az iki hakikat inşa, imal ediliyor sürekli. Hakikat sizin medya üzerindeki hakimiyetinize, hukuk sistemi içindeki etkinize, polis, asker içindeki gücünüze dayandığı için o hakikati topluma benimsetme gücünüz değişiyor. Dün vatana çok faydalı hizmetlerde bulunan hayırsever iş adamı olan kişi, kısa süre sonra vatan haini ya da casus olabiliyor. Ya da ‘hizmet hareketi’ adı verilen ve birlikte yol alınan insanlar, daha sonra terörist olabiliyor ve bunun hesabı verilmiyor bu ülkede. Çünkü bunu farklı şekilde algılamaya hazır, son derece kutuplaşmış bir toplum var. Birbirinin ne söylediğini artık neredeyse hiç duymuyor. Sadece kendisine sunulan “gerçeğe” inanıyor.

Türkiye’de siyaset, geleneksel olarak zaten çok dar bir alana hapsedilmiştir. Siyasi partiler ve seçimler, siyaset yapmanın yegâne araçları olarak kabul edilir. Sivil toplum, hak mücadelesi, toplumsal hareketler çok gelişkin değildir. Ama özellikle 2013’ten bugüne biz parlamenter sistemin, yasamanın, dolayısıyla partilerin de gittikçe önemsizleştiği, tek kişinin yönettiği bir siyasal sistemin içinde yaşamaya başladık. İşte şu anda eş başkanları, milletvekilleri, siyasetçileri tutuklu olan HDP siyaset yapamaz halde veya siyaset yapma olanakları çok az. MHP zaten AKP ile aynı çizgide. Diğer yandan AKP’liler bile yukarıdan bir yönlendirme olmadan bir demeç veremiyor, bir söz söyleyemiyorlar. CHP ise aynı anda çok farklı kesimlere seslenmeye çalışan bir parti görünümünde ama onun da siyaset yapma koşulları çok kolay değil.

Zarrab davasıyla devam edersek, AKP’li siyasetçi ve yazarların ‘Zarrab’ın ABD’de olmasına göz yumanlar hesap vermeli’ şeklindeki çıkışları, 17-25 Aralık’tan farklı olarak AKP’de bu kez kelle verebileceği, ‘birilerine fatura kesilebileceği’ne yorumlanıyor. Gözleminiz ne?

Buna cevap vermem zor, spekülatif de olur ama tarihsel olarak nasıl davrandıklarına dair bir gözlemim var. Bir kere kolay kolay kelle vermeyen bir hareket. Bu işler yukarıdan aşağıya çok hiyerarşik bir şekilde organize edildiği için, sürecin içinde yer alan herkes bir biçimde birbirine bağlı görünüyor. Yani birini feda etmek, daha büyük bir krizi ortaya çıkarabilir. Dönemin Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar’ın 17-25 Aralık’tan hemen sonra söylediği “Erdoğan’ın her şeyden haberi vardı” sözlerini burada anımsatmak gerek. Dolayısıyla Zarrab’la ilgili soruşturma açılması vs. kelle vermek bir yana, tam tersine Zarrab’ı zor durumda bırakmaya ve yine iç kamuoyuna onun bir casus olduğunu ispatlamaya yönelik olacaktır bundan sonra. 

Diğer yandan, kişisel fikrim Zarrab’ın duruşmada söylediklerinin yeni bir yanının olmadığı. Yaptığı itiraflar Türkiye’de yaşayan insanların bilmediği şeyler değil. Farklı olan, bunun ABD’de bir mahkemede söyleniyor olması ve bunun sonucunda finans sektöründe Türkiye’ye yönelik ortaya çıkabilecek yaptırımlar. Bir de tabii, bunun üreteceği siyasi sonuçlar... Bugün diplomatik koruma altında olabilirsiniz ama olmadığınızda, bu işler bittiğinde başınıza uluslararası alanda bir şeyler gelebilir. AKP kanadında bunu engelleyici tedbirler alınmaya çalışılıyor olabilir. 

Sessizliğini koruyan Zafer Çağlayan’ın sosyal medya profiline Kur’an’dan bir söz paylaşarak ‘Üzülme, Allah bizimle’ yazması tartışma yarattı. Bu, din istismarının geldiği boyuta dair bir fikir veriyor kuşkusuz ancak yine de bu kadar rahat olmak neyin göstergesi? Nasıl bir mesaj taşıyor?

Dini unsurları kullandığınızda bundan etkilenen ve tepki değil, sempati besleyen bir kitle var. Kamuoyuna yönelik bir imaj çizme çabası.

Derya Kömürcü

TRUMP’LA KÖTÜ OLMAK ERDOĞAN’A OY KAYBETTİRMEZ AMA EKONOMİDEKİ KÖTÜ GİDAŞAT KAYBETTİRİR 

‘Zarrab’ın söylediklerinde yeni bir durum yok’ dediniz. Bu doğru, ancak yine de mekanizmanın nasıl kurulduğu ve verildiği iddia edilen rüşvetin miktarı gibi konularda kamuoyu biraz daha aydınlanmış oldu. Zarrab’ın itirafları, geçtiğimiz yıl İran’da yargılanan ortağı Babek Zencani’nin ‘Türkiye’de üç bakana dağıtılan rüşvet miktarının 137 milyon dolar; Türkiye’de dağıtılan toplam rüşvet miktarının ise 8.5 milyar dolar olduğu’ iddiasıyla birleştirilince fotoğraf daha da netleşmiş oluyor. Bu durum 17-25’ten farklı olarak toplumu ikna etmede, yanına çekmede AKP’nin işini zorlaştırır mı? 

Zaten bu davada iddia edilenlerle ilgili Türkiye yönetiminin söylediği şeylerin net olmaması, hatta çelişkili olması başlı başına bir mesele. Buna karşılık, Türkiye Hükümetinin maaşını ödediği bir avukat, sanık sandalyesinde oturan Halk Bankası Genel Müdür Yardımcısı Hakan Atilla’yı mahkemede savunurken “Rüşvetin Atilla’ya değil, Genel Müdür Süleyman Aslan’a verildiğini” söyledi. Dolayısıyla rüşvet kabul edilmiş mi oluyor? Ya da İran’la ilgili yapılan işler kabul ediliyor ama bunun ambargoyu delmek olduğu mu kabul edilmiyor? Bu konular çok belirli değil. Çünkü bir gün “Biz böyle şeyler yapmadık” deniyor, öbür gün “Yaptıysak da bu ambargoyu delmek anlamına gelmez” deniliyor. Kendi “gerçek”lerini hala imal edemediler yani. Mahkemeden çıkacak sonuca göre Türkiye pozisyon alacak gibi. Ama buradaki esas konu, Türkiye ekonomisinin bundan ciddi zarar göreceği kaygısı. Çünkü, örneğin Trump’la arasının kötü olması Türkiye’de Erdoğan’a oy kaybettirmez ama ekonomideki kötü gidişat oy kaybettirir. Türkiye’de iktidarları götüren şey ekonomik tablonun kötüleşmesidir. Tarihsel olarak bunu hep böyle gördük. 

Bu çelişkili tutum, toplumsal rıza üretmede bugün düne göre daha fazla güçlük çekildiğinin, rıza üretme imkanlarının daha azaldığının göstergesi olarak okunabilir mi?

Benim hissiyatım şu; Man adası, Zarrab davası, bütün bunlar belki seçmen desteğinde bir azalmaya yol açabilir ama Erdoğan’ı iktidardan düşürecek etkenler bunlar olmaz. Ama düşerse bunların hepsi önüne konacak şeyler olur. AKP’de kimse bunlar yüzünden gemiden inmez ama gemi batmaya başlarsa bunların hepsi konu haline gelir. 

O halde, Zafer Çağlayan ya da Egemen Bağış gibi aktörler cephesindeki sessizlik, asıl olarak nasıl bir adım atılacağının belirsizliği?

Çağlayan öyle bir baskının altında yaşamıyor. Onun yaşadığı mahalleden bakarsanız 45-50 milyon avro konuşulmuyor. “Zaten gerekli olanı liderler söylüyorlar” falan diye düşünülüyor. Dolayısıyla yukarıdan bir baskı gelene kadar onlar sessiz kalacaklardır.

‘AKP’YE OY VERMEYİP KİME VERECEĞİM’ SORUSU HÂL TEMEL BİR SORU 

Yolsuzluk, rüşvet, vergi kaçırılması, kara para aklanması gibi meseleler İslam inancında da yasak ve günah. Durum böyleyken, AKP’ye oy veren dindar, muhafazakar tabanın Müslümanlığın ‘kırmızı çizgileri’ olarak ifade edilebilecek tüm bu iddialar karşısındaki sessizliği nasıl açıklanmalı? 

Bunun birkaç boyutu var. Bir tanesi Erdoğan, gerçekten çok önemli bir figür. Türkiye siyasetinde ne olup bittiğinden bağımsız olarak onunla özel bir ilişki kuran bir seçmen tabakası var. Bu tür iddialar onları mesela partiden koparabilir ya da yerel seçimlerde AKP adayına oy vermemeye yöneltebilir ama Erdoğan aday olduğunda Erdoğan’a oy vermeye devam edebilirler. İkincisi, AKP 15 yıldır çok ciddi rant dağıttı, çok ciddi kaynak transferi yaptı. Dolayısıyla AKP’den kopmak demek, bu kaynak transferinin dışında kalmak anlamına geliyor bir grup insan için. Hatta yarın işte İstanbul’a bekçi alınacak, o bekçiler sözlü mülakatla alınacaklar. Yani, bu oyunun bir parçası olursanız bu ülkenin kaynaklarından faydalanabilirsiniz. Bu mesaj çok güçlü. 

Ama bunların ötesinde Türkiye için kritik olan şey bence şu; 7 Haziran’dan beri AKP’den kopmaya hazır, AKP’yi destekleme konusunda artık tereddüdü olan bir kitle var. Özellikle büyükşehirlerde, gençlerde ve kadınlarda 16 Nisan’da bu çok açık görüldü. Sorun bu kopuşun nereye doğru olacağı. Bizim bir muhalefet sorunumuz var. “AKP’ye oy vermeyip de kime oy vereceğim” sorusu çok temel bir soru. 

Ve yanıtını bulmuş değil…

Evet. CHP bir seçenek ama o seçenek AKP’den kopmaya hazır kitle için gerçekçi değil. Ortalama muhafazakar milliyetçi bir Türk sağ seçmen için CHP çok zor oy verilecek bir tercih.

CHP’Lİ BELEDİYELERE OPERASYON ERKEN SEÇİMİ HIZLANDIRABİLİR

‘Kılıçdaroğlu'nun ulusal güvenlik sorunu haline geldiği’ ifadesi, Man adası ve Zarrab davası sürecinde yeniden ve daha yoğun dillendirilmiş, Erdoğan ‘bedelini ödeyecekler’ demişti. Bunun karşılığının nasıl ve ne zaman ortaya çıkacağı tartışılıyordu ki, CHP’li Ataşehir Belediyesi Başkanı Battal İlgezdi görevden uzaklaştırıldı. Yanı sıra, CHP’li 7 belediye için müfettiş görevlendirildiği söyleniyor. Ne dersiniz, CHP’ye operasyon için düğmeye basılmış mı oldu?

Çok tipik bir AKP tarzı hamle olarak yorumlanabilir. “İki haftadır bizi yolsuzlukla mı suçluyorsunuz, alın size yolsuzluk” demenin en etkili ve kestirme yolu sanırım. Sonuçta yerel yönetimlere yönelik baskı yeni değil. Görevden alınan, kayyum atanan HDP’li belediyeleri unutmamak gerekir. Ancak bu sefer, sonu erken seçime kadar gidecek bir sürecin başlangıcı olma ihtimali yüksek.

Yani seçimlerin öne alınması size göre de güçlenen bir olasılık? 

Seçimlerin öne alınmasını uzun zamandır ciddi bir ihtimal olarak düşünüyorum. Son günlerde yaşananlar, siyasetteki kriz ortamı vs. nedeniyle değil sadece. Erdoğan’ın stratejisi açısından, yerel seçimlerden önce cumhurbaşkanlığı ve genel seçimin yapılmış olması gerekir. 

Neden?

Çünkü her zaman yerel seçimlerde elde edilen sonuç, genel seçime göre AKP tarzı partiler için daha düşük olma riskini taşır. Kaldı ki şu an büyük şehirlerde ciddi sıkıntı olduğu görülüyor, belediye başkanlarını istifa ettirildiler vs. Cumhurbaşkanı seçiminden önce yapılacak bir yerel seçimde İstanbul’u, Ankara’yı kaybetme ihtimalinin çok ciddi etkileri olacaktır cumhurbaşkanlığı ve milletvekili seçimlerine. Sırf o yüzden bile seçimlerin öne alınacağını düşünüyorum.

BU KADAR ÖTEKİLEŞTİRİLDİKTEN SONRA AYNI GEMİDE NASIL OLABİLİRİZ?

Gerek Man Adası belgeleri, gerekse Zarrab itirafları konusunda iktidarın ana silahının milliyetçilik olduğu görülüyor. “Yerli, milli” söylemi daha da kuvvetlendirilirken, “Hedef AKP ya da Erdoğan değil Türkiye. Hepimiz aynı gemideyiz” denilerek birlikte mücadele etmeye çağrılıyoruz. Aynı gemide miyiz? Dillendirilen milyarlarca dolarlık rüşvetlere, yolsuzluklara, vergi kaçırma iddialarına itiraz etmemek nasıl milli duruş oluyor? 

Aynı gemide falan değiliz. Zaten 2013’te Erdoğan gemiyi ortadan ikiye böldü. Gezi’den beri Türkiye’nin yüzde 50’si yokmuş gibi yaşıyor bu ülkede. Türkiye bu kadar kutuplaştırılıp, ötekileştirip ondan sonra “aynı gemideyiz” demek çok yan yana gelen şeyler değil. Kaldı ki, önce ikna edici bir açıklamaya ihtiyacı var Türkiye kamuoyunun. Reza Zarrab ne yapmıştır bu ülkede? Devletle nasıl bir ilişki kurmuştur…? bunların hiçbirini bilmiyoruz. Bunları bilmeden aynı gemiye niye binelim?

ABD’nin Zarrab’ı belli bir amaçla kullanılması mümkün, Zarrab’ın Amerika’ya gitmesinde çeşitli hesaplar olabilir, birilerine karşı bir operasyon yürütülüyor da olabilir ama bunların açıklaması yapılsın o zaman. Çünkü biz o süreçlerin içinde değiliz. Ve sırf bu tartışmalar yüzünden bu toplum yoksullaşıyor sürekli. Dövizdeki tırmanış nedeniyle bu çok daha hızlandı. Yarın öbür gün Türkiye bankaları bir ceza aldığında bundan kaybedecek olan yine bu ülkenin emekçileri, yoksulları olacak. 

“Birlikte mücadele” çağrısına, AKP cephesinde zaman zaman “milli ve yerli bulunmayan” Sözcü ya da Doğan grubunun kimi yazarlarından gelen desteği nasıl değerlendirirsiniz? 

Sanırım bunun kırılma noktası 15 Temmuz oldu. 15 Temmuz’dan sonra ana akım medya da dahil olmak üzere, ulusalcı medya çok açık şekilde AKP’nin arkasında sıralanmaya başladı. Çeşitli gerekçeleri vardı. Siz ideolojik olarak varoluşunuzu milletçilik üzerinden kuruyorsanız (Sözcü’ye referansla bunu söylüyorum), Erdoğan’ın uzun zamandır kullandığı söylemin milliyetçileri memnun etmeyen bir yanı olduğunu düşünmüyorum. FETÖ’yle mücadeleyi de eklediğinizde Sözcü’nün duruşu şaşırtıcı değil. Büyük sermayenin sözcüsü olan gazetelere gelince, doğrusu Türkiye’de büyük sermayenin OHAL’le ilgili ufak eleştiriler haricinde ciddi bir sıkıntı yaşadığını gözlemlemiyoruz. Tersine, AKP düzeni onların çıkarına işleyen bir düzen. Dolayısıyla tabii ki, bu gazeteler Türkiye ekonomisi için zararlı olabilecek bir sonucu istemeyeceklerdir o davada. Dolayısıyla AKP’nin tezlerini desteklemek size içeride daha korunaklı bir pozisyon sağlayacaktır. Sonuçta kimse kendini tam olarak güvende hissetmiyor

MHP’NİN TÜRKİYE SİYASETİNDE KALABİLMESİNİN PAZARLIĞI YÜRÜTÜLÜYOR

Seçim başlığının diğer ayaklarında seçim sistemi, baraj, ittifak yasası gibi başlıklar var. Görünen resimde MHP, BBP, ulusalcılar, Hüda Par’ın içinde olduğu resmi olmayan bir ittifak zaten mevcut ama AKP’ye yakın araştırma şirketleri bu ittifakın Erdoğan’a kazandırmaya yetmeyeceğini söylüyorlar. Bu noktada ittifaklara yasal dayanak hazırlamak neden önemli?

İttifak tartışmasının esas muhatabı AKP değil, MHP bence. Erdoğan’a ihtiyacı olan oyu kazandırmanın ötesinde çok ciddi bir desteği var MHP’nin. Bahçeli’nin konuşmaları vs. neredeyse AKP yetkililerinin söylediğinden daha güçlü çınlıyor insanların kulağında. MHP’nin bu desteğinin bir karşılığının, MHP’nin oyları bu kadar erirken Türkiye siyasetinde kalabilmesinin koşullarının yaratılması lazım. O koşullar nasıl yaratılacak? AKP ile MHP arasındaki pazarlığın bunun pazarlığı olduğunu düşünüyorum. Evet, 15 Temmuzdan beri MHP kadrolarının devlet içinde istihdam edilmeye başlanması desteğin bir boyutu. Diğer boyutu ise MHP’nin varlığını sürdürebilmesiyle ilgili. Parlamenter sistem önemini o kadar yitirmeye başladı ki, Meclise kaç milletvekili ile gireceğinizden daha önemlisi başkanın yanında nasıl konumlanacağınız. Bunun formülasyonunun tartışıldığını düşünüyorum. 

İktidar cephesinin referandum sürecinde “başkanlık olursa koalisyonlar, ittifaklar son bulacak, krizler sona erecek” savunusunu da anımsatmak gerek. 

Evet, kesinlikle. Cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminin gerekçelendirilmesi bununla ilgiliydi. Önce istikrar için tek partinin yönetmesi gerekiyordu, ama bu da yetmedi, “cumhurbaşkanıyla başbakan arasında ikilik çıkıyor” dendi, Davutoğlu istifa ettirildi. Yerine gelen başbakanla çok iyi anlaşıldığı halde yine de “bu da tıkıyor, Türkiye’yi frenliyor” dendi. Şimdi geldiğimiz noktada “MHP ile acaba bir ittifak yapılsa, bir tür koalisyon yapılsa” deniyor.

Bir de tabii OHAL altında bir seçimin ne kadar “normal” ve ne kadar “demokratik” olacağı gibi belki en başta sorulması gereken bir soru var. YSK ile ilgili düzenlemeler de göz önüne alındığında normal bir seçim ne kadar mümkün? 

Yurttaşların seçime inanmaya devam etmeleri bu şekilde nasıl sürdürülebilir şüphem var. Tamam, Türkiye’de insanlar oy vermeyi severler, katılım yüksektir filan da muhalefet cephesinden düşünecek olursak insanların “benim oyum bu ülkede temsil ediliyor” hissini uzun zamandır kaybettiklerini düşünüyorum. İkincisi, seçimlerin hileli olmadığına dair bir garanti yok. O şüphe artık yerleşti. Seçime olan inancın erimesi ya da yok olması demek, sistemin meşruiyetinin yok olması demek. İktidarınız meşru değilse, ülkeyi yönetmek zor olur. Dolayısıyla zaten çok yıpranmış bir YSK var ve şimdi onunla ilgili yapacağınız değişiklikler insanların kafasında daha da fazla soru işaretleri oluşturacak.

BİR SİYASET KURMANIZ VE O SİYASETİ DEVAMLI KILMANIZ LAZIM. CHP’DE BU YOK

CHP’nin Man Adası ve Zarrap üzerinden yapılan çıkışların altını yeterince doldurmadığı, Erdoğan ve AKP’nin saldırılarını karşılamada yetersiz kalındığı gibi eleştiriler söz konusu. CHP’nin izlediği taktik, strateji bahsinde sizin değerlendirmeniz ne?

CHP iki haftadır iktidar partisinin değil, kendi söylediklerinin tartışılmasını sağladı. Gündem belirledi. Cumhurbaşkanı neredeyse her gün iddialara yanıt verme ihtiyacında oldu. Bu önemli. İkincisi, Kılıçdaroğlu’nun genel başkan olduğundan beri sergilediği performansa bakarsak, adalet yürüyüşü ve son süreçteki çıkışta ortalamanın üstünde bir performanstan söz edebiliriz. Artık Türkiye’de siyaset yapmak hiç kolay değil. CHP lideri bile olsanız güvende değilsiniz. Kendi elinizle o dokunulmazlıkların kaldırılması için oy vermiş olsanız dahi güvende değilsiniz. Dolayısıyla bu ortamda cesur sayılabilecek, insanları etkileyen bir iş yaptığını söylemek gerekir. 

Ama CHP’nin temel sorunu bence şu: Bütün bunları yaparken sadece ve sadece Erdoğan’ı zayıflatmaya yönelik bir çaba var. Bütün bunların 2019 seçimlerine havale edilerek yapılıyor olması çok anlamlı gelmiyor bana. Çünkü 2019’a kadar daha çok şey yaşanacak. Sizin bir siyaset kurmanız ve o siyaseti devamlı hale getirmeniz lazım. Milyonlarca insan adalet yürüyüşünden etkilendiği ya da örneğin Maltepe mitinginde yürüdüğü zaman “iyi, güzel ama yarın ne yapacağız” diye sordular. O günden bugüne kadar kimse bir şey yapmadı çünkü öyle bir plan yok. Bir de, çok farkında olmadığımız bir diğer mesele de şu, Türkiye’de parlamenter sistem bitmek üzere. Yani sizin kaç milletvekili çıkaracağınızın çok önemi yok şu anda. Söylüyorlar ya “yüzde 50 artı biri kimin aldığı önemli.” Evet, bir yanıyla o kadar basit.

Yanı sıra, Kürt sorunun çözümü gibi temel meselelerde milliyetçi, ulusalcı tabanın ve de AKP’nin tepkisinden çekinme gibi bir tutum da gözleniyor… 

Siyaset toplumun dinamikleri göz önünde bulundurularak yapılıyor ve son 15 yılda Türkiye’de merkez iyice milliyetçi muhafazakar bir noktaya kaydı. Bugün ana akım siyaset yapmaya çalışan CHP, toplumun ortalamasını dikkate almak zorunda hissediyor. Bu yüzden aynı zamanda hem milliyetçi, hem liberal, hem Kemalist bir söylem tutturmaya çalışıyor. Aynı anda hem grevleri yasaklanan işçileri, hem de TÜSİAD’ın haklarını savunmak çok inandırıcı, tutarlı ya da geçerli bir siyaset gibi gelmiyor.

Son Düzenlenme Tarihi: 11 Aralık 2017 12:37
www.evrensel.net