Bozkırda bir Selanikli

Bozkırda bir Selanikli

'Gönüllerini ve 10 yıldır oylarını verdikleri partileri bu kötülüğü onlara yapmazdı. Tarlalarının ortasına siyanür sızdırmazdı... Yapamazlardı!'

Özer AKDEMİR

Dışarıdaki tipinin sesi, kalınlığı yarım metreyi bulan duvarları geçerek yattığımız odaya kadar geliyordu. Odanın ortasında gri renkli, varile benzeyen kocaman silindir bir soba yanıyordu. Yarım saat önce kapatmıştık lambaları. Sobanın kızıllığı aydınlatıyordu odayı. İçinde çıtır çıtır odunların yandığı sobadan tatlı bir sıcaklık yayılıyordu.

Aynı odayı paylaştığımız, biri halk sağlığı profesörü, öbürü çevre davaları ile ünlü Egeli bir avukat olan iki arkadaşım hafif horultularla uykuya geçmişlerdi. Bende ise ne zamandır unuttuğum bu tipi sesini dinleme özlemi uykuya baskın gelmişti.

Bir süredir tipi sesinin içinde, sanki onun bir parçası, sanki o eşsiz müziğin en güzel ögelerinden birisiymiş gibi kesik kesik duyulan köpek havlamalarına odaklanmıştım. Kimi uzun uzun, kimi kısa-kesik, kimi sert daha hırçın, kimi daha yumuşak perdede sanki onlarca köpek, belli bir ritimle, belli aralıklarla, bozkırın bu en güzel senfonisine, tipinin görünmez notalarına, birer orkestra elamanıymışçasına seslerini katıyorlardı.

Geniş tahtalardan yapılmış, duvara gelen kısımlarına üzeri resimlerle bezeli, kadife örtülü hasır minderler dizilmiş bir sedire serili kalın döşekli yatağımdan doğrulup, hemen altında yattığım pencereden dışarıya baktım. Buğulanmış camların ötesinde beyazlara bürünmüş bir bozkır, bembeyaz bir kış ovaya doğru uzanıp gidiyordu. Pencerenin önünde tipinin sesi daha belirgin geliyordu kulaklarıma. Bozkır, bir orkestra şefi gibi zemheri rüzgarlarını oradan oraya savuruyor, kurumuş ağaçlara, kerpiç evlere, dokunanın yapışıp kaldığı bakırdan elektrik tellerine, akşamın koynunda koyu yeşil hayaletler gibi süzülen, rüzgarın şiddetinden gıcırtılar çıkararak sallanan telgraf direklerine çarpıyor, oradan incecik tüten bacalardaki dumanı alıyor, ıpıl ıpıl yağan kara karıştırıp köyün dar sokaklarında savuruyordu.

yozgat

Gece ve kış tüm haşmetiyle çökmüştü bu Anadolu’nun ortasındaki köyün üzerine. Mart ayının başlarıydı ve zemherinin tam ortası sayılırdı bu zamanlar bozkırda. Dolunay vardı gökte. Tek tük bulutlar geçiyordu ayın önünden. Ay, hırçın rüzgarın da yardımıyla bulutun perdesini kısa zamanda yırtıp ışığını esirgemeden döküyordu küçük köye. Bitimsiz gibi görünen ovada, tek tük kavak, alıç, söğüt ağaçlarının dalları ay ışığıyla yıkanıyordu.

Ay, bozkır senfonisinin en mutlu dinleyicisi gibi görünüyordu. Tipinin uğultusuna, köpeklerin havlamalarına, karşıki yassı tepelerden doğru gelen belli belirsiz kurt ulumaları karışıyordu. Senfoninin içinde, bütün bu seslerin arasında kurt ulumalarını yakalamaya çalışırken uykunun bedenimi yavaşça sardığını anlıyordum. 

Uykuya, en güzel bozkır senfonisi eşliğinde geçilirdi. Bozkır çocuklarının en güzel ninnisi bu senfoniydi, bilirdim. Uyku, en güzel, en derin, en dingin bu senfoniye yakışırdı, anlardım. Uyumadan önce, bana bin yıllar gibi gelen uzun bir zaman öncesinde, bozkırın öbür ucunda geçen çocukluğumu anımsadım. Anadolu’nun tam ortasında kalan başka bir bozkır köyünde, zemheri gecelerinde düşleri tipinin sesine karışan o küçük çocuk oldum yeniden, sıkıca yorganıma sarılıp, uykuya teslim ettim kendimi...

*** 

Sabah köyün meydanından altın madeni tesislerinin bulunduğu yere doğru köylülerin yürüyüşü sırasında tipi hızını kesmiş olsa da devam ediyordu. Yaşamlarında ilk kez bir yürüyüşe katılan, bunu da kendi yaşam alanlarını koruma derdi ile yapan köylüler, bir iki dakika sonrasında acemiliklerini üzerlerinden atmışlardı. Kimsenin bir direktif vermesine gerek kalmadan kendi ürettikleri sloganlarla, önceden hazırladıkları dövizlerle altın madenini istemediklerini dile getiriyorlardı. Kar, kış, zemheri ayazında onlarca köylü, sıkıca gocuklarına sarılmış, çoluk çocuklarıyla, İngiliz altın şirketinin gelip konduğu, daha düne kadar buğday, arpa, yulaf ektikleri tarlaların arasından yürüyorlardı.

Çok büyük bir çoğunluğu iktidar partisine oy vermiş ve hâlâ ondan umut kesmemiş bu köylüler, aslında şaşkındılar. Bir parça da umutluydular. Gönüllerini ve 10 yıldır oylarını verdikleri partileri bu kötülüğü onlara yapmazdı. Tarlalarının ortasına siyanür sızdırmazdı. Çocuklarının sakat doğmasına, kuzularının ölmesine razı olmazdı. Yapamazlardı! 

Selanik’ten göçüp geldikten sonra kendilerine yurt olarak verilen, vatan belledikleri bu toprakların, yabancı bir şirket tarafından kirletilmesine razı olmazlardı. O yüzdendir ki, maden işletmelerinin kapısı önünde basına yaptıkları açıklamada, “Biz iktidar partisindeniz. Biz hâlâ onlara hayranız. Onlar da bu kötülüğü bizi yapmasınlar” diyebildiler. 

Olay da zaten orada bitti. Tek başına yıllardır iktidar olup, her dediğini kanun gibi yaptıran parti elbette ki Yozgat Boğazlıyan Eğlence köylülerinin de gözünün yaşına bakmadı! Maden, bozkırın ortasını doymak bilmeyen bir canavar gibi kemirdi kemirdi. Kemirdikçe pisletti etrafını. Siyanür damla damla sızdı bozkırın bağrına...

*** 

Yürüyüşün ardından çay içmeye davet edildiğimiz evde, etrafına çekinerek bakan genç köylü, “Gel bir şey göstereceğim sana” deyip evin öbür odasına götürdü beni. Kendilerinin köydeki tek ‘solcu’ aile olduklarını söyleyen genç adam, odanın girişinde, kapının hemen yanındaki duvarda asılı fotoğrafı göstererek, “Bu fotoğraf bu köyde sadece bizim evde asılıdır” dedi. 90 yıl önce Selanik’ten göçerek Anadolu’nun ortasındaki bozkıra yerleştirilmiş bu köyde, bana gizli gizli gösterilen fotoğrafta da mavi gözlü bir Selanikli gülümsüyordu...

www.evrensel.net
ETİKETLER Yozgatmadensiyanür