Alo hayat, Dr. Ece, Dr. Engin, Yağmur görev yerinde yok

Alo hayat, Dr. Ece, Dr. Engin, Yağmur görev yerinde yok

Ayşegül Tözeren, yaşamlarına son veren hekimleri ve hekimleri öldüren sağlık sistemini Evrensel Pazar'a yazdı.

Ayşegül TÖZEREN

Lodos fırtınasının sesini dinlerken, telefonuma bir mesaj düşüyor: “Genç bir hekim, Dr. Ece Ceyda Güdemek yaşamına son vermiş.” Sosyal medyaya bakıyorum, bu ismi arıyorum. Neden aradığımı bilmiyorum deyip yalan söylemeyeceğim. Bir şairin sözleri aklıma geliyor çünkü… “İntihar etmiyorum,” demişti,“çünkü toplumun bırakacağım mesajı anlayabileceğine inanmıyorum…” Güdemek bir mesaj bırakmış diye düşünürken, acılı bir yakınının kırık dökük cümleleri dökülüyor önüme… Bu mu sağlıkta devrim, bu mu diye isyan ediyor. Gencecik bir hekime 36 saat nöbet tutturmak, tüketmek.

…Yatağa kabanımı bile çıkarmadan uzandığımı, öyle uyuyakaldığımı.

Sanki çevremdeki bütün sesler kesiliyor o anda.

Tuttuğum o ilk nöbetin koşuşturmasına dönüyorum, saatlerce ayakta kalışım, sonra bedenimi dahi hissetmeyişim, uzun saatler acil servisin gri duvarlarının arasında kalıp, kış güneşiyle karşılaştığımda, Nâzım’ın dizelerini fısıldadığımı hatırlıyorum: “Bu gün beni ilk defa güneşe çıkardılar.” Sonra eve zar zor kendimi atıp, yatağa kabanımı bile çıkarmadan uzandığımı, öyle uyuyakaldığımı. Bayılmış gibi uyurken, annemin beni yatakta bulduğunu… Her seferinde daha iyi performans beklenen tıp fakültesi sınavlarını, sınavsız yıl olan internlüğe adım attığım yıl sürekli aynı kabusu gördüğümü… “Hayır, sınavlar bitmedi.” Uyanıp, kendimi teselli ettiğimi… “Hayır, sınavlar bitti Ayşegül.” Tıpta uzmanlık sınavını hatırlıyorum dev bir canavar gibi karşımıza dikilen… Sonra mecburi hizmet. Başka hiçbir meslekte bulunmayan biçimde dayatılan doktor mecburi hizmeti. 2005’in sağlık bakanının önce tamamen kaldıracağım, hekimlerin tepesinde kılıç gibi sallanmayacak mecburi hizmet deyip, ardından aynı yılın temmuzunda benzerine rastlanmayan ağırlıktaki şartlarda uygulamaya koyulan mecburi hizmet yasasını anımsıyorum… Öğretmenler, avukatlar ancak devlette çalışmak isterlerse, zorunlu hizmete tabi tutulurlar. Hatta askerler bile mecburi hizmetleri sürerken tazminat ödeyip, sivil yaşama geçebilir, askeriyede aldıkları eğitim sivil yaşamda işlerine yarayacak bir eğitimse, pilotluk gibi, mesleklerini yaparlar. Oysa yürürlükte olan yasayla hekimler, devlette özelde çalışma ayrımı olmaksızın, hekimlik yapmak istiyorlarsa, mecburi hizmet yapmak zorundadır. Aksi takdirde, onca emekle elde ettiğiniz tıp fakültesi diploması geçersizdir, Sağlık Bakanlığı onu onaylamaz. Pratisyen hekimlikte yoktur sadece mecburi hizmet… Uzmanlık sonrası da vardır. Tamamlamazsanız bu kez de uzmanlık sertifikanız verilmez. Dahası mecburi hizmet yaparken, stratejik personelsinizdir. Yani öyle kolay kolay her meslekte olduğu gibi eş durumu tayini yapılmaz, öyle ben çekip gidiyorum deyip kolay istifa edemezsiniz. Bu yüzden hekimlerin parçalanmış aileleri vardır. Bunları düşünürken, bir haber daha görüyorum. Daha Ece’nin intiharının ardından birkaç saat geçmiş. Batman’dan bir Kalp Damar Cerrahı Dr. Engin Karakuş evinde ölü bulunmuş. Yapılan araştırmaların ertesinde… Daha fazla okuyamıyorum. Fotoğraflara bakıyorum, dünya güzeli bir çocuğu kucakladığı fotoğrafa… Eşi de hekimmiş, ama İzmir’de. Bir öz kıyım daha.

‘BU BİR MİLAT OLACAK’

Engin’in son yakındığı şeylerden birinin, baş ağrıları olduğunu duyuyorum. Tükenmişliğin psikosomatik belirtisi mi diyorum. Sonra kızıyorum kendime, yeter artık tanı koymaya çalışıp durma. Ece’nin bir not bıraktığı söyleniyor: “Bu bir milat olacak.” Birkaç saate Sağlık Emekçileri Sendikasının açıklaması ajanslara düşüyor. Kısacık bir açıklama: “Ölüyoruz.”

HAFTADA 91 SAAT ÇALIŞAN HEKİMLER

İçimden, ölüyoruz, öldürüyoruz sesleri yükseliyor, susturamıyorum. Karlı bir Ankara gününde çalışma şartlarımız için binlerce kişinin katıldığı büyük 14 Mart yürüyüşündeki kadar yüksek sesleri ruhumun, zihnimin, kalbimin. Bizi öldürüyorsunuz diyorum. Sadece sağlıkta şiddette hastaların, hasta yakınlarının gösterdiği “yüksek performansla” değil, yani sadece o kentin ilk kapalı böbrek ameliyatını yapan hekimi kalbinden bıçaklayarak değil, dayatılan yüksek çalışma süreleriyle de, 36 saatlik nöbetlerle de, performans sistemiyle de! Karşıma Dr. Volkan Hancı’nın anestezi branşında tıpta uzmanlık öğrencileri arasında yaptığı araştırma çıkıyor, şaşırıyorum. 91 saat çalışıyor tıpta uzmanlık öğrencisi! Tıpta uzmanlık eğitiminin değerlendirilmesi istendiğinde asistanlar, yüzde 97 yorucu, yüzde 42’si onur kırıcı, tekrar yazıyorum, onur kırıcı olarak niteliyor aldıkları eğitimi. Nöbette göz kapakların azıcık kapansa bile “suçtur”, doktor uyur mu, doktor nefes alır mı, doktor kahve molası verir mi hiç, dok-torun telefonu hiç kapalı olur mu… Bir el boğazımı sıkıyor gibi oluyor düşündükçe… Tuvalete gidersin döndüğünde ekibin, hastalar başına üşüşür, “Sizi arıyor bulamıyoruz.” Tuvaletteydim ya! Kızamazsınız, oturur işinizi yaparsınız. Çünkü iyi bir şairin dediği gibi, bu çağda eksik olan iki şey, merhamet ve onur, en çok senin mesleğinden dünyaya yamalanır.

DERDİMİZE DERMAN OLMAYACAK ANCAK HABER OLABİLECEK ‘ÖNLEMLER’!

Hekim arkadaşlar kendi aramızda Dr. Ece’yi, Dr. Engin’i konuşurken, birden bir arkadaş bir intihar haberinin daha geldiğini söylüyor. Bu kez Tıp Öğrencisi, Dr. Yağmur Çavuşoğlu… 

Perde kapanıyor, susuyoruz bir kez daha… Gencecik üç insanı yitirdiğimizi duyduğumuz kara günün ardından ağır bir gülle kalbimize yerleşiyor. Sonrasında bakanlık iyileştirme yapılacak diyor, göz atıyorum habere, hiç de “iyi” olmuyorum. Derdimize derman olmayacak, ancak gazete haberi olabilecek “önlemler”! Kaldırıyorum deyin mecburi hizmeti, hekimlerin çalışma şartlarını özellikle gelişmemiş bölgelerde iyileştireceğiz, oralarda çalışmaya özendireceğiz, 36 saatlik nöbet olur mu, nöbet sonrası izin getiriyoruz deyin, sağlıkta şiddette cezaları arttırdık, daha da arttırıyoruz deyin, aile hekimleri artık izne çıkarken yerine birini ayarlamak zorunda değil, başka yerlerdeki hekim nasıl izne çıkıyorsa o da öyle çıkacak deyin, şikayet hattı SABİM sağlık personeline karşı üstleri tarafından bir koz olarak kullanılmasına izin vermeyeceğiz deyin… Bir şeyler yapın artık, ölüyoruz, nefes alalım. 

Soluklanmaya çalışırken bir köşe yazarının hekim intiharları üzerine nefretini kustuğu bir yorum düşüyor telefonuma: “O zaman bu mesleği seçmeyeceksin.” O zaman bu mesleği seçmeyeceksin. Yani bu mesleği seçiyorsan, ölümüne çalışacaksın, diyor. Yüzlerce sınava gireceksin, geceleri taşikardiyle uyanıp, tekrar lambayı yakıp, çalışmaya koyulacaksın, hem tıp eğitiminde, hem hekimlikte uzun nöbetler boyu çalışacaksın, normal çalışma süresi yarısıyken, sen 90 saat haftada çalışacaksın, dinlenmeyeceksin, yemeğe tuvalete gitmeye rüya görmeye vaktin olmayacak, yakınlarını, sevdiklerini göremeyeceksin, izne çıkmayacaksın, izne çıksan da zihnin tatile çıkamayacak. Dayatılan bütün çalışma şartlarını kabul edeceksin, tekrar yazıyorum, doktor efendi, sen ölümüne çalışacaksın. Bak, kasaba faşizminden söz eden bir yazar, o zaman bu mesleği seçmeyeceksin diyor. Cümlesinde bir meslek grubuna yaptığı dayatmayla, tam da yazdığının öznesi haline gelerek. Faşizmin. Aslında tabii yazarlar, toplumun her kesiminin sesi olabilmeli! Sevgili yazar da(!?) hekimleri kalbinden bıçaklayanların, mahalleden adam toplayıp acili basanların sesi oluveriyor bir anda. Çünkü onlar da hekimin insanüstü, doğaüstü bir performansla, hiç durmadan hasta bakmasını, aksi durumdaysa bu mesleği seçmemesi gerektiğini düşünüyor. 

HAYIR, BİZ ÖLÜMÜNE, ARKADAŞLARIMIZIN ÖLÜMÜNE ÇALIŞMAYACAĞIZ

Uzmanlık eğitiminde on hekimden yedisinin uğradığı mobbinge, bir başka deyişle yıldırıya karşı mücadele edeceğiz. Dr. Gülnihal Aykut ve arkadaşlarının anestezi branşındaki tıpta uzmanlık öğrencilerini örneklem olarak seçerek yaptığı araştırmaya göre, yıldırıya uğrayan hekim arkadaşlarımızın yüzde 2’si intihar girişiminde bulunuyor, yüzde 18’i depresyonla yaşamak zorunda kalıyor. 

Hekim arkadaşlarım, 

Mobbinge, kötü ve ağır çalışma şartlarına karşı birlikte ama hep birlikte mücadele edeceğiz. Sadece sokaklarda, büyük yürüyüşlerde değil, her günden daha bezmiş görünen bir meslektaşa, kahve yaptım sana da, diyerek… Adımları her zamankinden daha da ağırlaşmışsa, koluna girip yürürken, birlikte göğe de bakalım diyerek… Hastanenin acilinde çalıştıktan sonra dışarı çıktığında gömleğinin altında kan damlamış tişörtünü saklamaya çalışan hekim arkadaşına, “canım” deyip onun elini tutarak… Sanki… birbirimizin elinden tutarsak, düştüğümüz yerden kalkabiliriz.

www.evrensel.net