Çöldağı

Çöldağı

Özer Akdemir Turgutlu Çaldağında yapılan nikel madenciliğinin yol açtığı doğa tahribatını ve doksan yaşındaki Çaldağı direnişçisini yazdı.

Özer AKDEMİR

“Ağaçlarımız kurudu, nohutlarımız sararıp soldu, domatesler hep lekeli” diye yana yakıla dertlerini anlatmaya çalışan köylüler duvara konuşuyorlardı sanki. Madenin müdürü eli arkasında, yüzünde yapışkan bir sırıtış ile boş boş bakıyordu köylülerin yüzüne. Bilirkişi heyetindekiler ondan çok daha ilgiliydiler.

“Sülfürik asidi suyla karıştırıp kullanacağız” dedi müdür. Nikel madeni ona göre çevreye hiçbir zarar vermeyecekti. O konuştukça Kimya Mühendisleri Odası Başkanını afakanlar basıyordu. Dört saattir aynı şeyleri konuşmaktan, anlatmaktan usanmış bir sesle “Olur mu müdür bey öyle şey” dedi ama sonunu getirmedi. Artık o da, mahkeme heyeti de, keşfi izleyenler de bıkmıştı, yorulmuştu.

Keşfin sonunda madenin deneme üretimi yaptığı yere gelindi. Altı siyah plastik örtülerle kaplanmış küçük havuzcuklar yan yana sıralanmıştı. Onların hemen yanı başında dev gibi bir ağacın gölgesinde keşif tutanağının yazılması beklendi.

300 yıllık yalnız bir pelit ağacıydı bu. Yalnızdı çünkü başka hiçbir ağaç yoktu uzun zamandır yanında yöresinde. Bir Alakabak kuşunun tohumunu toprağa gömmesinden bu yana geçen yüzyıllar boyunca neler görmüş, neler yaşamıştı. Komşu ağaçların bir kısmını tarla açmak için köylüler kesmişti. Kalanları ise tam ortasında kaldığı maden işletmesi halletmişti! İki yıl önce, iki metre ötesine yapılan kötü kokulu küçük havuzcuklar olmasa yine de halinden memnundu. Şimdi, geleceğin belirsizliğinden mi, havuzcuktan kalkıp geniş dallarına, yapraklarına yapışan asit sisinden mi koca gövdesinin bazı kısımlarında sararmalar başlamıştı. Kadim dostları kuşlar bile eskisi kadar konmuyordu dallarına. Bir tek rüzgarla dertleşebiliyordu. Bir tek rüzgar anlıyordu onun iç çekerek sızlanmalarını. Buruş buruş olmuş kalın kabuklu gövdesini, göğe uzanan dallarını, yeşil yapraklarını, tomurcuklanmış meyvelerini teker teker okşayıp teselli etmeye çalışıyordu.

*** 

Pelit ağacı
'300 yıllık yalnız pelit ağacı'

Yaşlı pelitin gölgesinde bastonuna iki eliyle dayanarak duruyordu Muammer Arabul. 90 yaşına merdiven dayamıştı. Neredeyse altında bulunduğu pelit kadar yaşlandığını düşündü. Bacakları artık gövdesini taşımakta zorlanıyordu. Kafasına sarındığı beyaz bir tülbentle güneşten korunmaya uğraşmıştı bütün gün. Bazen oturarak, bazen ayakta hiçbir ayrıntıyı kaçırmadan anlatılanları dinlemeye çabaladı saatler süren keşif boyunca.

Yorgunluk, sıcak neyse de en çok Çaldağı’nın bu hali çökertmişti omuzlarını. Yıllar önce, sık çamların içinde keklik, tavşan kovaladığı günleri andı özlemle. Sarı kantaronların baygın kokuları arasında uzandığı, rüzgarın çamlarla birlikte söylediği şarkıyı dinlediği, kuşların kulaklarından gitmeyen namelerine eşlik ettiği, papatyaların yanı başına yatıp uyuduğu günler geldi gözlerinin önüne. Eskiye daldı mı, o güzellikleri aklına getirdi mi göğsünden başlayıp boğazına doğru yayılan ve orada tıkanıp kalan baskıya engel olamıyordu. Yine öyle oldu!

İçinde yürürken gökyüzünü göremediğiniz orman yok olup gitmişti şimdi. Yüz binlerce ağaç tam diplerinden kesilmiş, ölü gövdeler güneşin alnında üst üste yığılarak kurumaya bırakılmıştı. Bilirkişi heyeti az ötede kaç ağacın kesildiğinin, kesileceğinin tartışmasını yaparken o önünde uzanan yamaç boyunca yerinde yeller esen ormanların boşluğundan ovaya baktı. İnce bir pus çökmüştü kasabanın üstüne. Evler, minareler belli belirsiz görünüyordu. Kesik ağaç köklerine bakıp elini dizine vurdu, “Ahhh” etti. “Bizi düşmandan korudun, biz seni koruyamadık, eyvah!” dedi. Kurtuluş Savaşı’nda Yunanlılar gelmeden önce Kasabalılar Çaldağına kaçmış, bu ormanlarda aylarca saklanmıştı.  

Kurumuş otların arasına oturdu bir süre, ellerini toprağa daldırdı. Yanıyordu toprak, sıcacıktı. Çöl sıcağı gibi. “Ne hale getirmişler seni Çaldağı? Çöldağı olmuşsun neredeyse!” dedi acı bir fısıltıyla.

***

Muammer amca
'Keşke bu kadar yaşamasaydım, bunları
görmeseydim. Keşke çocukluğumda kalan
Çaldağı’nın özlemi ile ölseydim'

Kesilen ormanın biraz ilerisinde madenin açık ocağının dev gibi çukuru vardı. Bir uçurum gibi kıvrıla kıvrıla aşağıya inen çukurun içinde yemyeşil bir su birikmişti. Zehir yeşili bir su!

Burasının daha birkaç yıl öncesine kadar sincapların, tilkilerin, türlü tevir kuşların, yılanların, böceklerin oynaştığı, bin bir çeşit çiçeklerin açtığı bir orman olduğunu bilmek canını çok acıtıyordu! “Keşke bu kadar yaşamasaydım, bunları görmeseydim. Keşke çocukluğumda kalan Çaldağı’nın özlemi ile ölseydim” diye geçirdi o gün içinden, kaçıncı kez...

Pelit ağacının sarı bir yaprağı dalından kopup bastonunun önüne düştüğünde dayanamadı daha fazla. Hâlâ madenin zararsız olacağını anlatan müdüre dedi ki “90 yaşındayım, hadi beni geç! Şu altında durduğun senden 10 kat yaşlı ağaçtan, kestiğiniz ormanlardan, yerinden yurdundan ettiğiniz hayvanlardan utanmıyor musun? Bu toprakları zehire buladınız mı, bu ağaçları toprağından kopardınız mı burada yaşam olmayacağını bilmiyoruz muyuz sanıyorsun. Biz aptal değiliz!”

***

Ekim ayının ortalarında Turgutlu Belediyesi Toplantı Salonunu dolduran Kasabalıların arasında o da vardı yine. Emektar bastonuna dayanarak en ön sıraya oturmuş, bir ay sonra yapılacak yeni bilirkişi keşfiyle ilgili anlatılanları dinliyordu. Arada gözleri dalıp uyukladığında rüyasında hep Çaldağını görüyordu. Yine ormanın içinde, yine kuşlarla yarenlik ederken yakalıyordu çocukluğunu.

Son Düzenlenme Tarihi: 22 Ekim 2017 09:03
www.evrensel.net
ETİKETLER Çaldağı