Sezgin Tanrıkulu olmak ya da olmamak, işte mesele bu

Sezgin Tanrıkulu olmak ya da olmamak, işte mesele bu

Ayşegül Tözeren, pikniğe gittikleri sırada SİHA'larla vurulan köylüleri meclis gündemine taşıdığı için hedefe olan Sezgin Tanrıkulu'yu yazdı.

Ayşegül TÖZEREN

Sezgin Tanrıkulu’nun ilk kez adını kamu hizmetlerinde Kürtçe’ye de yer verilmesi gerektiğini hükümet yetkililerinin, sivil toplum örgütlerinin, meslek odalarının davetli olduğu bir toplantıda dile getirmesiyle duymuştum. Sonraları bir insan hakları savunucusu olan avukat Muharrem Erbey anlatmıştı; “Ben, Sezgin, Tahir, ellerimizle toprağı kazıyarak, faili meçhul cinayete kurban gitmiş insanların kemiklerini çıkardık” diye… Şimdilerde ana muhalefet partisinin üst kademelerinde görev yapan bir siyasetçinin her cumartesi “Cumartesi Anneleri”nin yanında Galatasaray’da olmaya çalışmasına ve çoğunlukla orada bulunmasına şaşırıyorlar. Her cumartesi işini gücünü nasıl ayarlayabiliyor diye… Ben şaşırmıyorum.

Sonraları Tanrıkulu, önce CHP’nin genel başkan yardımcısı oldu. Ardından da aynı partiden milletvekili… İlk başlarda kimse tanımıyormuş onu partide. Parti binasının üst katındaki odasına pek uğrayan yokmuş. Hatta birkaç kişi paltosunu asmaya, çantasını bırakmaya uğrarmış, kimsenin pek uğramadığı bir kat olduğu için. Şimdilerdeyse, Sezgin Tanrıkulu, kimin başı sıkışsa ilk akla gelen isimlerden… Ne odası boş kalıyor, ne telefonu duruyor, ne de sokakta fotoğraf çektirmeden yürüyebiliyor. Peki, ne oldu bu kadar kısa sürede?

Tanrıkulu, CHP’ye girdiğinde ilk yorumlar, “CHP’li olmuş galiba. Hadi bakalım,”dan ibaretti. CHP’nin içinde insan hakları özellikle de Kürt Sorunu’nda görüş ayrılıkları olduğu biliniyordu. Partisinde, Kürt sorunu denince geçmişte hazırlanan Kürt Raporu hatırlatılıyordu. Onun üzerine bir katkı bulunmaktan kaçınılıyordu. Bu yüzden Sezgin Tanrıkulu’nun da Kürt Sorunu ile ilgili yöneltilen sorulara benzer yaklaşımlarda bulunacağı düşünülüyordu. Elini taşın altına koymaktan çekineceği… Çekinmedi, onunla birlikte CHP’de, “Güneydoğu’yu ihmal ettik” sözleri edilmeye başlandı. Ama CHP’nin yeni siyasetçisi Kürt Sorunu’nuevrensel insan hakları çerçevesinde ele alıyor, insan onuru dışında hiçbir taraftan yana olmuyordu. Kim öldürüme neden olmuşsa, ağır kınama mesajları yayınlıyordu… Ve evet, ne İsa’ya, ne Musa’ya yaranabiliyordu. 

Ancak, 28 Aralık 2011 tarihinde gerçekleşen Roboski Katliamı’nın ardından 3 Ocak’ta TBMM’de tarihi bir konuşma yaptı. Aslında onu yakından tanıyanlar dışında kimse Tanrıkulu’ndan böyle bir konuşma beklemiyordu. İnsanların açıkça öldürüldüğünü söylüyordu. Kaçakçılıkla aşağılanmaları ile ilgili olarak da “O coğrafyada başka bir imkân tanıdınız mı?” diye tokat gibi bir soruyu sadece meclise değil, topluma da soruyordu. Tanrıkulu ile tanışmaya başlamıştık. O sütten zehirlenen okul çocukları için de, KPSS için de soru önergesi veriyordu ve İstanbul’un sıcak 2013 haziranı başlamıştı. Beyoğlu’nda görülmeye alışkın olunan bir yüz olan CHP İstanbul 2. Bölge milletvekili de Gezi Hareketi sırasında ofisinde oturmuyordu. Hatta Gezi günlerinde ağır gazdan etkilenip hastaneye kaldırıldığı haberleri geliyordu. Sadece insanların değil, ağaçların, kuşların, çiçeklerin de vekili olarak görüyordu kendini belli ki…

Milletvekilliğinin ilk yıllarında onlarca, yüzlerce değil, binlerce soru önergesi vermişti. Tanrıkulu, sadece İstanbul’un milletvekili gibi değildi, Diyarbakır’ın da sorunlarına koşuyordu. 2014 yılında Diyarbakır ve çevre illerden Sakarya’ya doğru yola çıkan tarım işçilerinin yanında bu sefer bir milletvekili vardı: Sezgin Tanrıkulu! İşçilerin sorunlarını yerinde görmek için, fındık toplamak için yola düşenlerle birlikte o da yola düşmüştü. 

‘Ama’sız barışı ve insan yaşamını savunuyordu. Bu durum bazılarını rahatsız etse de Tanrıkulu’nu tanımıştık, inatçıydı, yolundan dönmüyordu. 10 Ekim Barış Mitingi’nde IŞİD tarafından patlatılan canlı bombanın ardından adeta isyan ediyordu, meclis konuşmalarını tamamlayamıyor, “lanet olsun, lanet olsun” diyerek kürsüden iniyordu. Sanki birkaç günde birkaç yıl geçmiş gibiydi onun için… Barış ütopyasının ortasında bomba patlatılmıştı. Belli ki, ütopyasını unutmayanlardandı o ve çok acı çekiyordu. 

Sezgin Tanrıkulu, “güven” gibi siyaseten nostaljik bir duyguyu hatırlatıyordu.

Sezgin Tanrıkulu, başka siyasetçiler gibi, sadece eleştirilmiyordu, insan hakları ve barış inadından dolayı tehdit de alıyordu. Ama vazgeçmiyordu. 2016 Temmuz’unda darbe girişimi olmuş ve ilk anda darbeye tepki gösteren siyasetçilerden biri oydu. Darbe girişiminin geri püskürtülmesinin ardından tablonun ağırlığı ortaya çıkmıştı. Yüzlerce insan hayatını kaybetmiş, yaralanmıştı. Sezgin Tanrıkulu darbede yaralanan, yaşamını yitiren insanların yakınlarına da koşuşturuyordu. 

Ağustos OHAL günleriyle birlikte gelmişti. Özgür Gündem gazetesinin danışma kurulu üyesi olduğu gerekçesiyle peşi sıra günlerde Aslı Erdoğan ve Necmiye Alpay gözaltına alınmıştı. O günlere kadar Sezgin Tanrıkulu edebiyatçıların birçoğu için Barış Akademisyenleri davasında mahkeme koridorlarında bir siyasetçi yüzünden ibaretti. Oysa Aslı Erdoğan’ın tutuklandığı uzun günün akşamında Tanrıkulu’nun sorgu ve duruşma boyunca Çağlayan Adliyesi’nde olduğunu öğreniyorduk. Aslı Erdoğan’ın tutuklandığını ilk haber aldığımızda anda, annesi birkaç dakikalığına da olsa kızını görmek istiyordu. Sezgin Tanrıkulu’nun numarasını bir panel için telefonuma kaydettiğimi hatırlayı verdim. Hayır, silmemiştim ama muhtemelen hiç bilmediği bir telefon numarasını açmayacaktı. İlk çalışta açtı, hızlıca derdimizi anlattım. Mahkeme başkanıyla, savcıyla, güvenlik görevlileriyle konuştu ve bu çok insanî talebi yerine getirdi. Sonra özgürlük nöbetlerinde, Adliye koridorlarında hep karşılaşır olduk. Sezgin Tanrıkulu, “güven” gibi siyaseten nostaljik bir duyguyu hatırlatıyordu. Diyarbakır’da yıkım altındaki Sur mahallesine de gidiyordu, yaşlı bir kadına kendini tanıtırken, “Ben Sezgin Tanrıkulu” diyor, kadın “Ben de tanrı kuluyum, ama suyum elektriğim yok” diye cevap veriyordu. O halkını unutmayanlardandı. 

“Çoğunluğun sesi doğrudur kuralının dışında yalnızca vicdan kalır.”

Geçtiğimiz günlerde, silahlı insansız hava araçlarının (SİHA) ateş açmasıyla, Hakkari’de pikniğe gitmiş köylülerden ölü ve yaralılar olduğu sosyal medyada yayıldığında, Sezgin Tanrıkulu bu iddiayı araştırıp, meclis gündemine taşıdı. Ardından kızılca kıyamet koptu. Ama onu ne kadar hedef haline getirirlerse, getirsinler, “Sezgin Tanrıkulu Yalnız Değildir” diyenlerin sayısı artıyordu. Başka başka görüşlerden insanlar bir cümlede birleşirken, Tanrıkulu, kitabın ortasından bir sözü hatırlatıyordu: “Çoğunluğun sesi doğrudur kuralının dışında yalnızca vicdan kalır.” 

Sezgin Tanrıkulu, vicdanını ve ütopyasını öldürmeyenlerden… Bu yüzden, Sezgin Tanrıkulu olmak ya da olmamak, asıl mesele bu.

Son Düzenlenme Tarihi: 12 Eylül 2017 10:10
www.evrensel.net

0 yorum yapılmış

    Yorum yapın

    Yorum yapmak için üyelik gerekmemektedir. Yorumlar, editörlerimiz tarafından onaylandıktan sonra yayınlanır. Konuyla ilgisi olmayan, küfür içeren, tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.