Duvardan  rol çalmak

Duvardan rol çalmak

Köyün en yakın hanesi, bir kilometre uzaktaydı. O kadar değildi muhtemelen ama, yaşlanınca on adımdan sonrası hep ‘neredeyse bir kilometre’ gelirdi.

Alper KAYA

Sabah, ilk olarak Şekip Emmi’nin evine doğuyordu. 

Çünkü köyün ilk hanesi onunkiydi. Yarım asır önce yerleşim yeri haline gelen köyün, ilk kerpiç evini dedesi yapmıştı. Şimdi dede olacak yaşta, hâlâ o evin içinde yaşıyordu Şekip Emmi. Birkaç yıldır, yapayalnız yaşıyordu hatta.

Bir oğlu olmuştu yirmi beş yıl evvel, üniversite okumaya büyükşehire gittiğinden beri de tek tük gelir olmuştu. Kaba taslak hesaplıyordu bazen Şekip Emmi. Henüz parmak hesabı yetiyordu yediyi bellemeye. Yedi yıldır yoktu oğlu ortalarda. Bazen karlar düştükten sonra, bazen çiçekler açmadan hemen önce gelirdi. Ateş almaya gelir gibi, şöyle bir görünür; ortadan kaybolurdu.

İki yıl önce de hayat eşini kaybetmişti. O günden beri yapayalnızdı. 

Köyün en yakın hanesi, neredeyse bir kilometre uzaktaydı. O kadar değildi muhtemelen ama, yaşlanınca on adımdan sonrası hep “neredeyse bir kilometre” gelirdi. Son zamanlarda uyanıp yataktan kalkmak eziyet olmuştu Şekip Emmi’ye. Beli, bacakları, hatta neredeyse nasırlı ayak parmakları dahi ağrıdan sızıdan isyan ediyor; ayağa kalkmaması için yalvarıyordu.

Güneş ilk olarak onun evine vuruyordu. Duvardaki gölgelerin raksıyla uyanıyordu genelde. Bahçeye on yıl önce çektiği çitlerin üzerine sıçrayan kediler veya horozların, camdan vuran gölgeleri duvarda bir tatlı tebessüm yaratıyordu. O duvar olsaydı keşke yüzü. Bazen bunu düşünüyordu. Duvar gibi, denir ya yüzü asık insanlara. Şekip Emmi ile, evinin duvarları rol değiştirmiştir sanki. Duvarlar gülümser, Şekip Emmi gülümsemez. Nuh der, peygamber demez. Veya tam tersi. Ne derse desin, yine de gülümsemez.

Eskiden beri pek güleç biri değildi ya gerçi, köydeki bilhassa yakın tanıdıkların deyimiyle “Koca Meryem”i defnedeli hiç gülmez olmuştu. Bunun üzerine oğlanın hasreti de binince, kendisine itiraf edemediği bir depresyon denizinde kulaç atıp duruyordu.

Sabah gene doğmuştu.

Şekip Emmi, gözlerini hafif ovuşturdu. Avuç içlerinden güç alarak, belinin üstünü doğrulttu. Adeti olduğu üzere yatağın yanındaki komodinin üstünde duran takkesini başına geçirdi. Ayaklarını yere atıp, kalın terliklerine ayaklarını geçirdi. Duvara bir havlu asmıştı. Neden astığını hatırlamıyordu. Eliyle hafifçe yüzünü yokladığında, traş olduğunu anımsadı.

Niye tıraş olmuştu?

Duvardaki gölgeler gene peydah olmuştu. Durduğu yerde, isyan eder gibi “Şiiişt!” diye bağırdı. Bağırtısını, kendi dahi duymamıştı. O derece cılız, o derece isteksiz… O derece beyhude. 

“Muharrem!” diye seslendi. Son zamanlarda daha sık seslenir olmuştu. Oysa Muharrem yoktu. Yedi yıl önce okumaya gitmişti büyükşehire. İş bulmuştu okul biter bitmez. O iş bulur bulmaz konu komşu akın etmişti Şekip Emmi’nin, o zamanlar Meryem’in de, evine. 

“Bizim kıza da bir iş buluverse ya”, “Bizim amcaoğlu da iş arıyor, bir yönlendirelim mi emmi?” ve daha bir sürü soru, emir, istekle dolup taşmıştı evi. O gün gerçekten mutluydu Şekip Emmi. Hatta hayatında kendisini mutlu hissettiği son gün o gün olabilirdi. Bir müddet sonra, karısı hastalanmıştı. Köylük yerde hastane ne gezer? Yakın yerdeki hastaneye bir gittiler, iki gittiler… Üçüncüde belediyeden cenaze aracı geldi.

Dayanamadı Koca Meryem.

Bir daha seslendi, daha tok bir sesle “Muharrem!” diye. Gene ses yoktu.

Yerinden, binbir güçlükle kalktı. Ağır adımlarla ilerleyerek odadan çıktı. Küçük bir koridor, ardında iki oda ve bir küçük mutfaktan ibaretti evin kalanı. Muharrem evde yoktu.

Oysa onu yakın zamanda gördüğünü çok iyi hatırlıyordu. Camdan dışarı baktı. Kar yağmamıştı, çiçekler açalı da çok olmuştu. Gelmiş olamazdı Muharrem. Camdaki yansımada, onun suretini görür gibi olunca bir besmele çekti.

Neden sonra, yansımanın arkasından geldiğini anımsadı.

Dönüp baktığında duvara asılı bir fotoğraf gördü. Büyük, çerçeveli, renkli.

Muharrem’di o.

Hatırlıyordu. Meryem niye hasta olmuştu, kendisi niye yapayalnızdı. Hepsini hatırlıyordu. 

Oğlunu, bir tatil için geldiği köy evinden baskın yaparcasına alanları; televizyonda adını bangır bangır bağırdıkları bir listenin içine koyanları, onu hapse tıkanları, işini çalanları… Hepsini hatırlıyordu da…

Muharrem’in mezarı neredeydi?

Bunu hatırlayamıyordu.

Mezarını bilmediğin birisiyle, hiçbir zaman vedalaşmış sayılmazdın. O yüzden, Şekip Emmi her sabah bir daha ağırlıyordu Muharremini küçük kerpiç evinde. Ve her öğlen, bir daha uğurluyordu onu.

www.evrensel.net
ETİKETLER Alper Kaya

0 yorum yapılmış

    Yorum yapın

    Yorum yapmak için üyelik gerekmemektedir. Yorumlar, editörlerimiz tarafından onaylandıktan sonra yayınlanır. Konuyla ilgisi olmayan, küfür içeren, tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.