Ali Deştî, Baba Mukaddem  ve Ebu’l-Kâsım Hâlet

Ali Deştî, Baba Mukaddem ve Ebu’l-Kâsım Hâlet

Doç.Dr. Ulaş Başar Gezgin İranlı belli başlı öykücüleri tanıtarak İran yazınının Türkiye yazınıyla olan yakınlığına değindi.

Doç.Dr. Ulaş Başar GEZGİN 
[email protected]

Ali Deştî (1894-1981), anne kaybını işliyor. ‘Annenin Ölümü’ öyküsünde, insanlığa yönelik genel bir öfke haliyle açılış yapıyor. Okurlar olarak “yazarı bu kadar öfkelendiren ne olabilir?” diye sorarak öykünün devamını merak  ediyoruz. Öykünün adında ‘anne’ geçtiği için, kötülük yapılmış bir anne geliyor aklımıza... Yoksulluk içinde çocuklarına bakmaya çalışan annenin artık elinde avucunda hiçbir şeyi kalmamıştır. Ölümün en iyi çözüm olduğunu düşünür. Vedası çok hüzünlü olacaktır. 

Baba Mukaddem (1913-1987), ‘Yolcu’ adlı öyküsünde, gizemli bir yolcuya odaklanıyor. Bu kadar yakın görünen bu kişi acaba kimdir? ‘Sekizinci Kabir’ adlı öyküsünde, konu, çalışkan bir memurun emekliliğe uyum süreci... Bu kadar çalışkan olan bir memur, emeklilikteki atıllaşma ile nasıl başa çıkacaktır? Sonunda dönüp dolaşıp ölüm düşüncesiyle karşılaşır ve kendine ve ailesine mezar yeri satın alır. İki lafından biri, ‘mezarlık’ olmaya başlar. Öykünün adından anlaşılacağı gibi kendisi ve ailesi için 8 kabir yaptırmıştır. Ancak, dostları, ondan ve ailesinden erken davranır, onlardan önce ölürler. Baş kişi (Aferin Bey), dostları mezarsız kalacağına, onların kendi satın aldığı mezarlara gömülmesini önerir, ta ki sonuncusuna kadar... O mezarı kendine ayırmıştır; ancak bu zaman, ölünecek zaman değildir. Yeni mezarlığın açılmasıyla, 8. kabir boş kalacaktır. Baba Mukaddem, bu öyküde, kurmacadaki ustalığını kanıtlıyor. Emekliliğe uyum sürecinden başlayıp akıcı bir biçimde mezarlık ve ölüm gibi zor konulara geçerek bunları başarıyla işliyor. ‘Berehut’ adlı öyküsü, hastalık döneminde zihinde uyanan hayallere dayanıyor. ‘Kar Geliyor’ adlı öyküsünde, baş kişinin kar dolayısıyla, çalışanı Bahtiyar’ı ve aralarındaki ilişkiyi betimlediğini ve sınıfsal farkların işlendiğini görüyoruz. ‘Yabancılar’ adlı kısa öyküsü, eski tanıdıkların yeniden karşılaşmasıyla ilgili. ‘At’ öyküsünde, dış görünüşü nedeniyle ‘At’ lakabı takılmış bir çocuk konu ediliyor. Gerçeküstücü, düşlemsel bir anlatıyla, at lakaplı çocuk, bir süre sonra ata dönüşüyor. Bu öyküde, Mukaddem’in diğer öykülerinde görülmeyen, başka bir tarz denediği görülüyor. 

Ebu’l-Kâsım Hâlet (1914-1992) ise, ‘Kek Tarifi’ adlı öyküsünde, bir spor programıyla yemek tarifinin birbirine karışmasıyla güldürüyor. 

FERİDÛN-İ TUNKÂBUNİ, FERİDUN TEVELLÛLÎ VE CEMÂL MÎR SÂDIKÎ

Feridûn-i Tunkâbuni (d.1937), ‘Cahillikle Mücadele Makinesi’ adlı öyküsünde, adı belirtilmeyen bir ülkedeki cahillikle mücadele kampanyasını konu alır. Cop yerine dev kalemler taşınmaktadır. Süngüler artık kalemleri yontmaya yaramaktadır yalnızca. Cezalar da değişir; “artık şöyle şöyle yapmayacağım”ın çokça yinelenmesidir artık cezalar. Otobüslerde kitap okunur; okumayanlar adeta ikinci sınıf vatandaştır artık. Sonunda bir makine üretilir; cahillikle mücadele makinesi. Bu makineyle, aylar yıllar alacak sorun, bir dakikada çözülür. Çamaşır makinesine benzer seçenekleri de vardır: Bir program, ilkokul mezunu, diğeri üniversite mezunu vb. üretir. Öykü düşüncesi güzel olmakla birlikte, yazarın bunu yeterince işlediğini söylemek zor. Belki de sansür koşulları nedeniyle, belli bir noktada durmuş. 

Feridun Tevellûlî’nin (1919-1985) ‘Levhi Mahfuz’ adlı öyküsü, basımevinde geçiyor. Kalıp paragrafların her duruma göre nasıl kullanıldığını gösterip güldürüyor. 

Cemâl Mîr Sâdıkî’nin (d.1932) ‘Rüzgarın Uğultusu’ adlı öyküsünde, sokakta yürüyen bir ihtiyar, bir olaya müdahale ediyor ve iri yarı adamdan bu nedenle dayak yiyor. Fakat işin aslı muğlak bırakılmış. ‘Behiştrûyân Sokağı’ adlı öyküde, baş kişi yine bir ihtiyar ve yine üçüncü tekil kişiden anlatım söz konusu. İhtiyar, bir sokağı aramaktadır; kapı kapı sorar. Damadını aramaktadır. Ama ne sokağı ne de damadını bilen çıkar. Mahalleli, adamcağıza sahip çıkar; damadını birlikte ararlar. Öykünün akıcı bir anlatımı var; kendini okutmayı başarıyor. ‘Irmak’ adlı öyküde, üniversite yıllarındaki sevgilisinin ölüm haberini alan beyaz yakalının hislerine tanık oluruz. Anılar canlanacaktır elbette. ‘Korku’ adlı öyküde ise, akvaryumdaki balıklar konu ediliyor. 

EMÎN FAKÎRÎ, EBU’L-KÂSIM-I FAKİRÎ VE ABBAS HEKİM

Emîn Fakîrî’nin (d.1943) ‘Avcılar’ adlı öyküsünde konu, yağmur ve su taşkını. Öykü, hayalle gerçek arasında gidip geliyor.  

Emîn Fakîrî’nin kardeşi olan Ebu’l-Kâsım-ı Fakirî’nin ‘Kış Gelince’ adlı öyküsü, bir öğretmenin gözünden ilkokulda geçiyor; babası ölmüş olan, ama kendisine “baban gezmeye gitti” denmiş olan öğrencisi Meryem’e uzanıyoruz. 

Abbas Hekim’in (d.1930) ‘Peri Devden Korkuyor’ adlı öyküsü, çoğunlukla babayla oğulun periler ve devlerle ilgili konuşmalarından oluşuyor. Öyküde, çocukların beyin yakan yanıtlarına bolca örnek var. Ancak, hüzünlü bir son geliyor daha sonra. ‘Sonsuzluk Uyuyor’ adlı öykü, adından anlaşılacağı gibi, sonsuzluk üzerine. Öyküde, denemeye yakın bir öykü dili benimsenmiş. ‘Yazabilseydim’ adlı öyküde, öğretmenin bakışıyla kompozisyon dersine giriyoruz. Hekim’in ‘Bana Yabancı Gelmiyorsunuz’ adlı öyküsü, öğretmen ile velinin konuşmalarından oluşuyor. Veli, çalışmayan oğlunun sınıfta kalmaması için öğretmene adeta yalvarıyor. Bu öykü, aslında İran’da da Türkiye’de öğrenci psikolojisinin çok benzer olduğunu gösteriyor. Öğrenci, orada da, “çalışmadığım için kaldım” demiyor; “bıraktılar” diyor... ‘Cevizler’ adlı öyküde, amca-yeğen konuşması öne çıkıyor. Bu öyküde de çocukların beyin yakan yanıtlarına örnekler var. ‘Porselen Çerçeve’ adlı öyküde, oyuncaklarını hep kırıp döken bir çocuk konu ediliyor. ‘Amcam Derdi ki’ adlı öykü, ikili ilişkiler üstüne masalsı bir anlatı niteliğinde... ‘Oduncular’ adlı öyküde ise, çocuk olan baş kişinin amcası odağa yerleştiriliyor; bir çocuğun gözünden taşınma konu ediliyor. Sürpriz bir bitiriş söz konusu...
(Sürecek...)

www.evrensel.net