Nereye gidiyorsun Ahmet?

Nereye gidiyorsun Ahmet?

"Mahalleden çıktığında, anayoldaki otobüs durağına iki dakika yürüme mesafesi vardı. Yaşından beklenmedik bir süratle yürüdü bu yolu Ahmet Efendi..."

Alper KAYA

Her sabah, aynı rüyayla irkilerek uyanıyordu Ahmet Efendi. Rüyadan daha çok, kabus. Üzerinden kaç yıl geçmişti; artık saymak çok zordu ama mutfağa bir bardak su içmeye gittiğinde duvardaki takvimdeki yılı heceleyerek okudu. 2017’deydiler.

64 yıl geçmişti. Kabataslak bir hesapla, 85 yaşında olduğunun ayırdına vardı her sabah yaşadığı aydınlanmaların bir yenisini yaşayarak. 85 yaş, çok fazla demekti. Ancak yeterince fazla değildi. Buzdolabını açtı, biraz peynir biraz da zeytin çıkarıp bir kenarda duran hafif katılaşmış ekmekten büyükçe parçalar böldü. Sabah kahvaltısı, bu kadardı işte.

Masa örtüsündeki ekmek kırıntılarını bir eliyle diğer elinin avuç içine süpürdükten sonra kalktı ve lavaboya doğru ellerini silkeledi. Kapının yanındaki ceketini üstüne geçirdikten sonra her sabah olduğu gibi evden çıktı. 

Karşısında oturan, mahallenin ayaklı dedikoducusu Lale Hanım her sabah yaptığı gibi evinin avlusunu süpürüyordu. Onu görünce doğruldu, yeleğinin önünü birbirine iliştirdikten sonra gözlerini kısarak bağırdı:

“Nereye gidiyorsun Ahmet Efendi?”

Ahmet Efendi; elini, kaldırmaktan yüksünerek hafifçe havada salladı. Lale Hanım hâlâ arkasından bağırıyordu:

“Bizim Keramettin de gelsin mi seninle? Bak yollarda yığılıp kalırsın!”

Keramettin, 12-13 yaşlarındaki torunuydu Lale Hanım’ın. Birkaç kez ‘Gelsin’ deme gafletinde bulunmuştu Ahmet Efendi. Çocuğun çocuksu merakıyla baş edemeyip eve erkenden dönmek zorunda kalmıştı sonrasında. Bu yüzden bu teklifi ve peşinden gelen karamsar önermeyi duymazlıktan geldi.

Mahalleden çıktığında, anayoldaki otobüs durağına iki dakika yürüme mesafesi vardı. Yaşından beklenmedik bir süratle yürüdü bu yolu Ahmet Efendi. O, durağa varır varmaz bir otobüs de tıslayarak gelip önünde durmuştu. Camdaki tabelaya baktıktan sonra kafasını olumsuz anlamda salladı. Otobüs gittikten sonra durakta tek başına beklemeyi sürdürdü. On, on beş dakika geçmemişti ki; ikinci bir otobüs çıkageldi. Bu otobüs, istediği yere gidiyordu. Binerken cebinden ücretsiz biniş kartını çıkarıp şoföre gösterdi. Şoför, tüm şoförlerle aynı tepkiyi verdi. Genelde, ücretsiz binenlere karşı bir hoşgörüsüzlük vardı. Sanki adamın cebinden çıkıyordu onun seyahat ücreti…

İç çekerek otobüsün arkalarına doğru ilerledi. Boş bir koltuk bulup, cam kenarı oluşuna şükrederek oturdu. Cebinden, kehribardan tespihini çıkarıp imamesine doğru yolculuğa çıktı. İlk yolculuk bittikten sonra hiç beklemeden ikincisi, üçüncüsü… Yedincisi bittiğinde ayağa kalktı. Mesafeyi böyle hesaplamak kolaydı. Kapının yanındaki düğmeye bastı, iki dakika geçmeden inmişti.

Üsküdar sokakları her zamanki gibi kalabalıktı. İnsanlar vapura biniyor, vapurdan iniyor, otobüse biniyor ve iniyor veya yürüyordu. Bu kadar insanın sürekli devinim hâlinde oluşu Ahmet Efendi’ye hep ilginç geliyordu. İç çekip kafasını salladıktan sonra ağır ağır yürümeye başladı.
Bu yolu yürümek, hep ilk günkü gibi zor geliyordu.

Kaç yıl olmuştu sahi? Kendisinin terhisinden yirmi yıl sonraydı. Kendisi, 64 yıl önce terhis olmuştu. Kore Savaşı’ndan döner dönmez… Yirmi yılı üstüne ekledi bir çırpıda. 44 yıl olmuştu.

İlk, hiçbir zaman son olmazdı.

GATA’da, Kıbrıs Harekatı sonrası tedavi gören oğlunu görmeye gelirken bilemezdi ki oğlunun hastanede birkaç saat önce canını teslim ettiğini. Gelinine sahip çıkarken de, torununun yirmi yıl sonra aynı hastanede bu kez araca düzenlenen bombalı suikastla canını teslim edeceğini hiç düşünememişti. 

Her sabah aynı kabusla irkilerek uyanıyordu Ahmet Efendi.

Kore’de patlayan bombaları, atılan kurşunları rüyasında görüyordu. Kendi birliğinin elli metre ötesinde değil, kendi birliğinde patlıyordu bu kez bombalar. Ancak uyandıktan sonra hep aynı huzur çöküyordu Ahmet Efendi’ye…

Kore’de ölseydi, ne oğlu ne de torunu olmayacaktı. 

Ulvî bir vazife gibi her gün tekrarladığı yolculuğun bittiğini, hastanenin bahçesine yaklaştığını, fark edince her seferinde olduğu gibi gene aynı şeyi düşündü: Keşke ölseydi!

(Fotoğraf: Ayşegül Kaycı)

Son Düzenlenme Tarihi: 16 Temmuz 2017 10:40
www.evrensel.net
ETİKETLER Alper KayaHikaye