İstikrarın ütopikleşmesi anormalin normalleşmesi

İstikrarın ütopikleşmesi anormalin normalleşmesi

'Ütopikleştirilmiş bir istikrarı elde etme adına uygulanan olağanüstü hal giderek istikrarsızlığın sabitlenmesinden başka bir anlama gelmez.'

Nuray SANCAR

İç ve dış nizamdaki çalkantılara, çelişkilerle baş etme yollarındaki anlaşmazlıklardan doğabilecek devlet içindeki ve devlet ile toplum arasındaki çelişkilerin biçimine göre egemen siyaset istikrar arayışına girer. Bu arayışın karşılığı, ilişkileri düzenleyen kuralı sabitleme iddiasındaki hukuktur. Düzensizlik ile istikrar beklentisi arasındaki ara bölgeyi dolduran hukuk, siyasetin ve toplumsal hayatın gelgitlerine ayar veren bir normalleştirici olarak işlev görür. Ancak yasa sabit değildir; çelişkilerin düzeyi yasanın bir başka yasayla değiştirilmesine yol açtığı gibi, yasanın bertaraf edildiği, yerine hukuk aracılığıyla kontrol edilemeyen bir siyasi özerkliğin yerleşmesi tarihte ve aktüelde istisnai bir durum değildir.   

İSTİKRARSIZLIĞIN AĞIRLAŞACAĞININ İŞARETİ 

Siyasetin bu giderek yasa-hukuk tanımayan özerkleşmesi durumunda müstakbel istikrarın koşulları hem belirsizleşir hem de uzak bir ütopya haline gelir. Ütopikleştirilmiş bir istikrarı elde etme adına uygulanan olağanüstü hal giderek istikrarsızlığın sabitlenmesinden başka bir anlama gelmez. Böylece istikrarsızlık, egemen siyaset nezdinde olağanüstü hali sürekli bir talep haline getirerek olağanlaşır.  

Cumhurbaşkanı’nın partiye geçtiği AKP kongresinde OHAL’in kalkmayacağının duyurulması, zaten referandumla birlikte alınan tek adam yönetimi yetkileri sayesinde bu istikrarsızlık tablosunun giderek ağırlaştığının ve ağırlaşacağının da işaretiydi. Yakın bir zamanda olağan hale geçmemiz beklenemezdi. 

OHAL boyunca iptal edilen yasanın yerine KHK’ler ile yönetilmenin bedeli halk için kamudan ve üniversitelerden on binlerce ihraç, sayısız yasaklama, emekçilerin hareket alanının daralmasıydı. Yani OHAL’in vatandaş için değil devletin kendi iç düzenini sağlamak için ilan edildiğine dair ilk açıklamanın bir karşılığı olmadı. Devlet gündelik hayatın her alanına ya fiilen nüfuz etti ya da bu hayatın tehdit altında olduğu duygusunu kışkırtarak çok yakında olduğunu hissettirdi.      

Öte yandan “Halka değil kendimize OHAL” lafının karşılığı da yok değildi. Referandumdan hemen sonra başlayan ve kongrede ilan edilen MKYK listesine irili ufaklı itirazlarla süren parti içi tartışmalar, kesimlerin birbirine yönelik suçlamaları AKP’nin kendi iç dengelerini korumasında ciddi bir sıkıntı olduğunu, bunun da aysbergin su altındaki bölümünde çatlamalara işaret ettiğini gösteriyordu. 

Bu iç gerilimler de ancak OHAL sayesinde ve istikrar beklentisi ertelenerek kontrol edilebilir. Her biri ötekiyle dalaşmaya aday ve ancak iddialarını ve davalarını bir kişiye atfederek sürdürebilen, birbirleriyle çatışırken en Erdoğancı olanın kendileri olduğunu kanıtlamaya çalışan partinin parçalarını sakinleştirebilecek, aynı parti içinde koşullu bir sükunet içinde tutabilecek yegane şey, kanunun görevsizlik alanına kurulan, bağlayıcı bir lider sözüdür. Bu sükûnetin gerekli koşulu da ortak bir beka sorununun, ortak bir tehdid algısının sürekli olarak imal edilmesidir. Bu bakımdan sırasıyla Ergenekon, terör, FETÖ, iç ve dış öteki düşmanlar, pek tanımlanamayan üst akıl... sadece iç kamuoyunu tetikte tutmanın imkanı değil parti birliğini sağlamanın da araçları haline gelmiştir. Sözcü gazetesinin avukatı Celal Ülgen’in “hem ‘paralel yapı’ya hem de AKP hükümetine paralel yeni bir derin devlet yapılanması”nın varlığına dair bir iddiada bulunması basında yeterince ciddiye alındı. Sorun sadece üstesinden gelinemeyen FETÖ’nün varlığından değil sistemin durmaksızın paralel devlet yapılarını üretecek biçimde kurgulanmasından kaynaklanıyordu. Darbenin siyasi “ayağına” dokunabilmek, bu ayaklar birbirine dolandığı için pek o kadar kolay görünmüyordu.   

FETÖ’nün devlet içindeki dayanaklarına henüz dokunulmamış olmasına rağmen yaygın bir operasyonun konusu olmasına hassas kamuoyunun, haksız tutuklamalarla ilgili soru ve itirazlarına hamasetten başka bir yanıt verilmedi. Hatta aynı kamuoyu içerdeki gazetecilerin veya aydınların durumunu hukuk bağlamında sorgulayıp adalet talep ettikçe olağanüstü hal koşullarında buna katlanılması gerektiği de ima edildi. 

Buna verilecek bir yanıt da yoktu aslında; çünkü 15 Temmuz sonrasında Olağanüstü Hal ilan edilirken hukukun iptal nedeni için ileri sürülen gerekçenin durmaksızın tartışıldığı şu günlerde normalleşme, devletin iç istikrarının çözümü bilinmeyen bir tarihe ertelenmesinden başka bir anlama gelmiyor. Mevcut devlet işleyişi ancak bu erteleme sayesinde mümkün olabiliyor.  

Yakında görüşülmeye başlanacak olan, Anayasa değişikliğine ilişkin uyum yasaları, referandum öncesinde bile ancak kabaca öngörülmüş sonuçlar yaratmak üzere gündeme girecek. Partili, fazlasıyla yetkili Cumhurbaşkanlığı sisteminde devlet idaresinin normalleşmenin ötelenmesi ve anormalin normal düzeyine yükseltilmesi sayesinde yürütüleceği açık. 

BUNDAN BÖYLE YENİ BİR SÖZLÜĞE ALIŞMAMIZ GEREKECEK

Rıza Türmen son yazısında Carl Schmitt’e atfen şöyle yazıyor: “Carl Schmitt hukuktan hukuksuzluğa nasıl geçileceğini çok iyi anlatır. Temel düşünce “istisna hali”dir. Lider, önce içinde bulunduğumuz durumun bir “istisna” olduğu konusunda bir genel kanı yaratmalı, sonra “istisna” halini sürekli bir olağanüstü hale dönüştürmeli. Böylelikle lider, hukukun getirdiği sınırlamalardan kurtulur. Devletin başı olan Cumhurbaşkanı’nın aynı zamanda siyasal parti başkanı olması, devletle siyasal partinin özdeşleşmesi sonucunu doğuracak. Devlet başkanının siyasal parti başkanı olması, o siyasal partiyi desteklemeyenlerin dışlanmasına, sisteme yabancılaşmasına, kutuplaşmanın artmasına yol açacak. Bundan böyle yeni bir sözlüğe alışmamız gerekecek. Örneğin, “millet” denildiğinde AKP’ye destek verenler anlaşılacak. “Tek devlet” denildiğinde AKP anlaşılacak.”

Ancak bu sistem şimdiden sorunlu. Yüzde 49 oranında bir kesimin hayır dediği yüzde 51 oyla geçen cumhurbaşkanlığı sistemi “80 milyon milletin cumhurbaşkanı” olma iddiasında bulunmayı kolaylaştıracak bir yasal düzenek tarafından garanti altına alınmadığı gibi kutuplaştırma pratiğinin bu kadar keskin olduğu bir ortamda üzerine siyasi bir kimlik geçirilerek AKP’lileştirilmiş bir millet projesinde yer almaya yönelik itirazları da kışkırtmaktan başka bir işe yaramıyor. 

Bugün partinin en büyük hasretinin “altın çağ”a yani 2002 zamanına geri dönmek olduğu görülüyor. En azından bir kesimi için böyle bu. Abdülkadir Selvi’nin yazısından anlaşıldığına göre partide Kürtler, liberaller ve İslami kesimi kesecek politikalar üzerine kafa yoruluyor. Aç tavuğun kendisini darı ambarında görmesi elbette mümkün. Ama egemen siyasetin kendisini parti-devlet formuna soktuğu, ilişkilerin belirli bir çerçeve içinde düzenlenmesini sağlayan bir hukuksuzluğun egemen hale geldiği, olağanüstü yöntemlerin olağanlaştığı, istisna halinin kural olduğu koşullarda “ol” demekle hiçbir şeyin olmayacağını anlamamak, hukukun değil sözün egemenliğindeki düzende eşyanın tabiatına uygundur. 

Son Düzenlenme Tarihi: 28 Mayıs 2017 10:50
www.evrensel.net