TEKEL direnişi: ‘Gemileri yaktık, geri dönüş yok’

TEKEL direnişi: ‘Gemileri yaktık, geri dönüş yok’

'Türkiye işçi sınıfının yakın dönem mücadele deneyimleri' dosyamızın 5. gününde TEKEL direnişi ve Diyarbakır tuğla işçilerinin grevini inceliyoruz.

Hazırlayan: Sinan CEVİZ

Kara kış. Yerler kar, buz. Ankara’nın ayazında polis panzerleri, kol kola girmiş TEKEL Sigara Fabrikası işçilerinin üzerine su sıkıyor, işçileri tazyikli suyla havuza döküyordu. Bu şiddet, özelleştirmeyle 4-c statüsünde çalışmaları dayatılan TEKEL işçilerinin Ankara’da toplanarak gerçekleştirdiği protesto eyleminin sona ermesi içindi. Tam tersi oldu. İşçiler, geri dönmediği gibi, Ankara’nın göbeğinde Türkiye işçi sınıfı tarihinde önemli bir yer edinen, 78 günlük TEKEL direnişini başlattı. 

İşçileri bu kadar öfkelendiren AKP Hükümetinin kendilerini kandırmış olmasıydı. Zira 29 Mart 2009 seçimlerinden önce TEKEL işçilerine, “Mağdur edilmeyeceksiniz” sözü verilmişti. Seçimler bittikten sonra sözler unutuldu. Özelleştirme İdaresi Başkanlığı (ÖİB), özel sektöre devri yapılmayan yaprak tütün fabrikalarının da kapanacağını, 10 bin dolayında işçinin 4-c statüsünde başka kamu kurumlarına gönderileceğini açıkladı. Bu statü, düşük ücret, aylarca boş durma, yıllık izin ve kıdem tazminatı hakkının olmaması anlamına geliyordu. İşçilerin üye olduğu Türk-İş’e bağlı Tek Gıda-İş Sendikası, 16 Kasım 2009’da Başkanlar Kurulunu topladı ve 15 Aralık’ta Ankara’da eylem yapılması kararı aldı. 

İşçiler daha Ankara’ya gitmeden Dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, “Devletin malı deniz yemeyen domuz. Bunlar yan gelip yatıyorlar, oturup para istiyorlar. Bunlar yetimin hakkını yiyor” diyerek işçileri suçlamaya girişti. Bu sözler işçileri daha da öfkelendirdi. Çünkü TEKEL’i bugünlere onlar getirmişti. Böyle kâr eden bir kurumu haraç mezat satan hükümet, bir de işçileri suçluyordu. 

SALDIRI ÖFKEYİ BÜYÜTTÜ

15 Aralık günü 6 bin TEKEL işçisi Ankara’daydı. AKP merkezine yürümek isteyen işçiler polis kuşatmasına alındı. Abdi İpekçi Parkı’na yönlendirilen işçilerin Ankara’nın kara kışına dayanamayıp gidecekleri düşünülmüştü. Ama işçiler sonuç istiyordu. Eylem ertesi gün de sürdü. Bu arada illerden yeni gelen işçiler, AKP önünde eyleme başladı. Polisin saldırısı sert oldu. Saldırıya uğrayan işçiler Abdi İpekçi Parkı’nda bekleyen diğer işçilerin yanına gitti. İkinci günün akşamı kara kışta parkta bekleyen işçilerle ilk dayanışma Çimse-İş’ten geldi. İşçilere yağmurdan korunmaları için 5 bin adet siyah çöp torbası yollandı. 

Üçüncü gün milletvekilleri, öğrenciler ve çeşitli kitle örgütleri geldi. O gün polis işçilere çok şiddetli saldırdı, -10 derecede üzerlerine tazyikli su sıkılan işçiler, gaz ve coplarla parktaki havuza dökülmüştü. Bu saldırı işçileri daha da çelikleştirdi. 

DİRENİŞ VE DAYANIŞMA TÜRK-İŞ’İ MECBUR BIRAKTI 

İşçilerle dayanışma da artıyor ve yayılıyordu. Türk Tabipler Birliği saldırıya maruz kalan işçiler için revir kurdu. İşçiler gelişmeleri sessizlikle izleyen Türk-İş’in de harekete geçmesini istiyordu. TEKEL ve diğer iş kollarından işçilerin baskısı üzerine Türk-İş 25 Aralık’ta bir saat iş bırakma kararı aldı. 28 Aralıkta ise Mecliste grubu bulunan partiler ziyaret edilecekti. 

İş bırakma eylemine DİSK ve KESK’ten de destek geldi. Ancak Türk-İş’e bağlı bazı sendikalar bu eylemi örgütlemek bir yana duyurusunu dahi yapmamıştı. İşçiler, eylemleri yetersiz bulduklarını “Türk-İş göreve, genel greve” sloganıyla dile getiriyordu. 

Türk-İş yeni bir eylem takvimi açıkladı: 8, 15 ve 22 Ocak’ta çalışmama hakkı kullanılacak! DİSK, KESK, TTB ve TMMOB da greve katılma kararı aldı. 

Uzun yıllardan sonra TEKEL işçilerinin direnişi, farklı işçi ve memur konfederasyonlarını bir araya getirmiş ve ortak bir mücadele zemini yaratmıştı. 

UNUTULMAZ YILBAŞI

Soğuktan korunmak ve konaklamak için Türk-İş Genel Merkezinin bulunduğu sokağa çadırlar kuran işçilerin, geri dönmeye hiç niyeti yoktu. Yılbaşını çocuklarından uzakta geçirmeye hazırlanan TEKEL işçileri, unutulmaz bir gece geçirdi. Yılbaşı gecesi işçiler, memurlar, sendikacılar, aydınlar, sanatçılar, milletvekilleri, öğrenciler, emekten yana siyasi partiler TEKEL işçilerinin çadırlarına akın etti. 

Türkiye’nin gözü kulağı TEKEL işçilerindeydi. İşçi sınıfı kendini dost düşman herkese yeniden hatırlatmış, TEKEL işçileri bir çok kesimin geleceğe dair umutlarını tazelemişti. Bir yandan da Türkiye’nin dört bir yanında “İşçi kardeşinle 1 liranı paylaş” kampanyası sürüyordu. İşçiler işyerlerinde, mahallelerinde, semt pazarlarında TEKEL direnişini anlatıyor, yardım topluyordu. Dayanışmayı engellemek için yardım toplayan bazı işçiler “dilencilik yaptığı” suçlamasıyla gözaltına bile alındı. Ankaralı işçi ve emekçiler ellerinde ne varsa paylaşmaya hazırdı, ev kadınları pişirdikleri sıcak yemekleri direniş yerine taşıyordu... 

KARA PROPOGANDAYA YANIT; REFERANDUM

İşte bu kararlılık ve sahiplenme karşısında iktidardan ilk geri adım geldi. Çalışma Bakanı Ömer Dinçer, 4-c kapsamındaki işçilerin artık 11 ay çalıştırılacaklarını açıkladı. İşçiler ise 12 ay çalışmak ve ücretlerin iyileştirilmesini istiyorlardı. İşçilerin moralini bozmak, bölmek isteyen iktidar, tüm direnişlerde gibi kara propagandaya girişti. Buna karşı sendika referandum kararı aldı. İşçi, eylemin sürüp sürmeyeceğine bir kez daha kendi iradesi ile karar verecekti. 6 Ocak’ta yapılan oylamada kullanılan 8 bin 180 oyun 8 bin150’si “eyleme devam” dedi. 

Kara propaganda yerle bir olurken, işçinin kararlılığı daha da büyüdü. 

Referandumdan 2 gün sonra, daha önce Türk-İş’in aldığı karar doğrultusunda, 8 Ocak’ta iş bırakma eylemi yapılacaktı. Yine bazı sendikalar bu eyleme katılmadı ya da işyerlerinin bütününde uygulamadı. 

14 Ocak’ta kefenlerini giyerek Ankara sokaklarında yürüdüler. TEKEL işçilerinin, Türk-İş’e baskısı artıyordu. Çünkü bu saldırı sadece kendilerine değildi. Türk-İş 17 Ocak’ta miting kararı aldı. Yapılan büyük mitingin ardından TEKEL işçilerinin eylemi sürerken, ÖİB 8 bin 364 işçinin iş akdinin feshedildiğini duyurdu. İşçiler açlık grevine başladı. Açlık grevi üç gün sonra sonlandırıldı. İşçilerin baskısı üzerine bir araya gelen Türk-İş, DİSK, KESK, Kamu-Sen, Hak-İş hükümete 26 Ocak’a kadar zaman tanıdıklarını, gelişme olmazsa iş bırakacaklarını duyurdu. 

Uluslararası dayanışma da büyüyordu. Birçok ülkeden işçiler TEKEL işçileri için eylemler yapıyor, heyetler oluşturup Ankara’ya ziyaretler düzenliyordu. Avrupa Gıda İşçileri Sendikaları, 29, 30 ve 31 Ocak’ta oynanacak maçlarda TEKEL işçilerinin taleplerini içeren pankartlar açılacağını açıkladı. 

26 Ocak’a kadar hiçbir gelişme olmayınca konfederasyonlar iş bırakma günü olarak 4 Şubat’ı belirledi. 

BÖLME OYUNU BOŞA ÇIKTI 

Artık her evde TEKEL işçileri konuşuluyordu. 4 Şubat günü ülkenin dört bir yanında TEKEL için mitingler düzenledi. Bu arada hükümet de boş durmuyor, direnişi bitirmek için her yolu deniyordu. İşçilerin 4-c’ye başvurmak için bir aylık bir zamanları olduğunu duyurdu. Bir yandan da iş akitleri feshedilen 6 bin işçinin tazminatlarını alarak direnişten çekildiği propagandası yapılıyordu. 

Ülkenin dört bir yanında fabrika ve işyerleri bulunan TEKEL’in direnişinde de doğal olarak Türk’üyle Kürt’üyle, Alevi’si Sünni’siyle, kadını erkeğiyle binlerce işçi yan yana, omuz omuzaydı. Birbirleri ile ilgili ön yargılarını da bu çadırlarda yıktılar. İktidar bu tabloyu, “İşe şeytan karıştı, çadırlarda PKK’lılar var” açıklamasıyla bozmaya çalıştı. 

Bu açıklamaya yine yan yana durarak yanıt veren işçiler, Çalışma Bakanlığına yürüyerek, özür dilenmesini istedi. Bakan, “PKK’lılar var diye bir açıklamam olmadı ama öyle anlaşıldıysa özür dilerim” demek zorunda kaldı. 

BAŞBAKAN İŞÇİLERLE GÖRÜŞTÜ

Direnişin 58. günü bir grup kadın işçi, Başbakanın eşi Emine Erdoğan ile görüşmeye gitti. Uzun aramalardan, GBT kontrolünden sonra bazıları içeri alındı. Onları karşılayan Başbakan oldu ve “Eylemi bırakın” dedi. 11 Şubat’a gelindiğinde hükümetin tüm çabalarına karşın sadece 650 işçi 4-c’ye başvurmuştu. Bu arada sendikanın Danıştaya yaptığı başvurunun sonucu bekleniyordu. Baskılar ise artık sadece TEKEL işçilerini değil destek verenleri de hedef alıyordu. 11 Şubat’ta Hacettepe’de 20 öğrenciye eylemlere destek verdikleri için soruşturma açıldı. 

20 Şubat’ta, direnişin 68. gününde, Ankara’da büyük bir miting düzenlendi. Onbinler bir kez daha Ankara’ya akın etti. Bu mitingde sendika yöneticileri ve temsilcilerinden oluşan bin kişi imza toplayarak genel grev çağrısında bulundu. 

SENDİKAL BÜROKRASİYE TEPKİ

Direniş ve dayanışmayla birlikte sendikal bürokrasiye yönelik tepki giderek büyüyordu. İşçiler genel grev kararı alınsın istiyordu. Bu tartışmalar Türk-İş içerisinde sendikacılık anlayışı ile ilgili tartışmalara neden oldu. Tek Gıda-İş Genel Başkanı Mustafa Türkel, Türk-İş Genel Sekreterliği görevinden istifa etti. Bu istifa ile yaşanan gelişmeler, Türk-İş içerisinde ‘Sendikal Güç Birliğinin oluşturulmasıyla sonuçlandı. 

VE KAZANIM 

Direnişin 73. gününde direnişçi işçilerden Hamdullah Uysal, geçirdiği trafik kazası sonucu hayatını kaybetti. İşçilerin yaşadığı acı, hükümetin “4-c kapsamında çalışma süresinin 11 aya çıkarılacağı ve 1 ay yıllık izin hakkı verileceği” açıklaması ile hafifledi. Böylece 12 ay boyunca çalışıyor olacaklardı, üstelik ücretler de artırıldı. Bu kazanım, tüm 4-c çalışanlarının kazanımıydı. 77. günde de Danıştaya yapılan başvurunun sonucu geldi. Danıştay “4-c için 30 gün içinde başvuru zorunluluğu yoktur” diyerek, süreyi 8 aya çıkardı. 

TEKEL işçileri, direnişin 78. gününde, 4-c’yi tamamen değiştirmiş olarak illerine geri döndüler. 

DİYARBAKIR TUĞLA İŞÇİLERİ: YAN YANA DURURSAK KANUN DA KURAL DA BİZİZ

Bölgede süren çatışma ortamının yarattığı yoksulluğu fırsata çeviren tuğla patronları, köylerinden göç etmek zorunda kalmış yoksul Kürtleri, karın tokluğuna çalıştırıyordu Diyarbakır’da. 

Tuğla ve kiremit fabrikaları sıcaktır, kışın bile insanı bunaltan sıcaklıklarda çalışır işçiler. Killi toprak doğadan alınarak adım adım işlenerek binaların duvarlarını örecek aşamaya kadar gelir tuğla işçilerinin ellerinde. Bu işin en ilkel üretim metodları Diyarbakır’daki tuğla fabrikalarında uygulanıyordu. Aşırı toz ciğerlerine yapışırdı işçilerin ve uzun süre çalışan tuğla işçisinin kapısını ölüm çalardı muhakkak; ciğeri yitip gitmişti çünkü çalışırken. Basit bir toz maskeleri dahi yoktu. Ve sakatlanmayla ya da ölümle sonuçlanan iş kazaları hiçbir şekilde düşmüyordu. Sigortaları da yoktu üstelik; ne sağlık ne de emeklilik hakkından bahsedilirdi. Yevmiye usulü çalışan işçilerin, günde 14-16 saat bu koşullarda döktükleri alın terinin karşılığı ise asgari ücret ya da az üzerine denk gelirdi. Haftada 45 saat çalışma süresi de yasal bir haktı oysa... Ama ne yasa ne kural Diyarbakır’ın tuğla fabrikalarına uğramazdı. 

Çünkü Diyarbakır’da tuğla işçisi yoktu. Kayıtlarında hiç işçi gözükmeyen bu fabrikaların nasıl üretim yaptığını hiçbir yetkili sorgulamıyordu. 

İLK GREV, YOLU AÇTI

Bu vahşi çalışma koşullarına karşı bir şeyler yapılması gerektiğine karar veren tuğla işçileri, uyku ve dinlenme ihtiyaçlarından kısarak, bir araya geliyor, tartışıyorlardı. Koşulların değişmesi için mücadele edilmeliydi. 

Aralarından bazılarını temsilci olarak seçmişlerdi ve bu temsilciler, patronlarla görüşmüş taleplerini iletmişlerdi. Ancak elbette patronlar, işçilerin temsilcilerini de taleplerini de tanımadı. “Biz size ekmek veriyoruz” diyordu patronlar, işçilerin hak talep etmesine “günah” diyorlardı. 

Yıllardır zam almamışlardı. 16 saat çalışan bir insan, çocuğunu okula gönderecek, hastalanınca hastaneye götürecek kadar dahi kazanamıyordu. Durum artık katlanılmazdı... “Eğer yan yana durursak kanun da biziz, kural da” diyen işçiler, greve gitme kararı aldı.  15 Nisan 2010 Perşembe günü şalterlere uzandı eller. 10 fabrikada çalışan 2 bin tuğla işçisi greve çıktı. İşçiler son derece kararlı davranıyor, talepleri kabul edilmezse tek bir işçinin dahi o fabrikalarda çalıştırılmasına izin vermeyeceklerini ifade ediyorlardı. Komite kurmuşlardı, her gün toplanıyorlardı. Oldukça sade ve net talepleri vardı: Yüzde 30 ücret zammı ve sigorta... Patronlar ise “Yüzde 7.5’tan bir kuruş fazla vermeyiz” diyordu. 

Diyarbakır tuğla işçisinin feryadı, sınıf kardeşleri tarafından da duyulmuştu. Birçok ilde işçiler, tuğla fabrikalarındaki grevi konuşuyordu. Ama medya görmüyor, göstermiyordu. Duymazdan, görmezden gelenlerden biri de Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı idi. Sanki bu işçiler kaçak çalıştırılmıyor, sanki patronları devletten vergi kaçırmıyor ve sanki o işçilerin hayatından sorumlu değillermiş gibi davranıyorlardı. Fabrikalara bir müfettiş dahi göndermediler. 

Tüm bunlar tuğla işçilerini mücadelelerinden alıkoymadı. Ekmek davasıydı bu, bıçak kemiğe dayanmıştı ve geri adım atmak yoktu. 

Direniş 4. güne vardığında patronlar, işçi temsilcilerini tanıdı ve ücret artışı talebini kabul etti. Yüzde 20-25 oranında zam alınmıştı. İşveren vekilleri, sigorta yaparlarsa daha az ücret verileceği ve yeşil kartlarının iptal edileceği konusunda ikna etmişti işçileri. Çoğu borçlu olan işçiler sigortalarını yine bir kenara koydu ve ücret artışı ile yetinerek grevi bitirdi. 

Sendika yoktu, dernek yoktu... Buna rağmen birlik olmayı başaran tuğla işçileri, kazanmıştı. 

MAYISIN 1’İYDİ 

Sonraki iki yıl boyunca ücretlere yine zam yapılmadı. Çalışma koşulları aynen devam ediyordu. Patronlar bir yandan da işçilerin birliğini bozmak için adımlar atıyordu. Ama her şeyin eski haline dönmesi kabul edilemezdi. İşçiler arasında homurtular yükselmeye başladı yine. 

2013 yılında da zam yapılmayınca grev bir kez daha gündeme geldi, bu kez ön plana çıkan talep ise sigortalı çalışmaktı. 

Ve öncekinden farklı olarak bu kez sendikalaşma da tartışılıyordu. DİSK’e bağlı Cam Keramik-İş Sendikası, tuğla işçileriyle görüşüyor ve nasıl bir mücadele sürdürüleceği tartışılıyordu.  

2013 yılının 1 Mayıs günü bir fabrikalarından birinde çalışan öfkeli işçiler, deyim yerindeyse patladı. Üretimi durdurarak yürüyüşe geçtiler, diğer fabrikaları dolaşarak herkesi greve çağırıyorlardı. Önünden geçtikleri her fabrikada işçiler, çalışmayı bırakıp onlara katıldı. 

Artık daha deneyimliydi tuğla işçileri. Üstelik bu kez yanlarında sendikaları da vardı. 2010’da 5 kişilik bir komite kurmuşlardı. Bu kez greve katılan her fabrikada komiteler kuruldu ve her fabrikadaki tabancı ve yüklemecilerden bir de üst komite oluşturuldu. 

Öne çıkan talep sigortaydı; çünkü haklarını ve kazanımlarını koruyabilmeleri için önce orada işçi oldukları gerçeği yasal bir zemine kavuşmalıydı. 

Grevin kararlılığı üzerine patronlar, ilk günden itibaren Cam Keramik-İş yöneticileri ve işçi komitesi ile görüşmek zorunda kaldı. Önce sigortasız çalışmaya ikna etmeye çalıştılar, sonra “sigorta+asgari ücret” dediler... Ancak işçiler hem sigorta istiyordu, hem de ücretlerinin iyileştirilmesini. Grev, ücretlerin 1400 TL’ye yükseltilmesi, sigortaların yapılması, servis ve yemek ihtiyaçlarını işverenin karşılaması, tozlu ortam ve iş kazası risklerine karşı yoğurt ve koruyucu iş elbisesi verilmesi gibi kazanımlarla sonuçlandı. 

Bazı işçiler halen sigorta paralarının kendilerine verilmesini ve yevmiye usulü çalışmayı istiyordu. Bölünmelere neden olan bu tartışma nedeniyle sigorta ilk başta dört fabrikada uygulanabildi. 

Attığı her adımda daha çok öğrenen ve deneyimleriyle ilerleyen Diyarbakır tuğla işçileri, meşru talepler için birlik ve kararlı bir mücadelenin, patronları da yönetenleri de nasıl dize getirebileceğini herkese gösterdiler.

Yarın: Mersin Limanı ve TEMA inşaat işçilerinin mücadeleleri

www.evrensel.net

0 yorum yapılmış

    Yorum yapın

    Yorum yapmak için üyelik gerekmemektedir. Yorumlar, editörlerimiz tarafından onaylandıktan sonra yayınlanır. Konuyla ilgisi olmayan, küfür içeren, tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.