Birlik olmak mümkün mü?

Birlik olmak mümkün mü?

'Türkiye işçi sınıfının yakın dönem mücadele deneyimleri' dosyamızın ilk gününde 'Birlik olmak mümkün mü?' sorusunun yanıtını arıyoruz.

Günümüz de ise işçi sınıfı ve kazanımları ile ilgili sohbetlerde sık sık şu diyaloglara rastlamak mümkündür: “Eskiden insanlar bir ay tek, bir ay çift maaş alıyormuş, şimdi nerde?” ya da “Eskiden kırklı yaşlarda emekli oluyordu insanlar, şimdi emeklilik hayal oldu.” “Eskiden işçiler bilinçliydi, hakkını hukukunu bilirdi”.... “Eskiden” diye bahsedilen, yakın tarihimizdir. Ve bugüne yol gösteren önemli deneyimler taşımaktadır.

Hazırlayan: Sinan CEVİZ

Tarihin başlıca faydası; öncekilerin iyi ve kötü işlerini bize öğretmesidir.
L. Chesterfield

Bir şeyin olmasını engellemenin iş görür yollarından biri, o şeyin geçmişte denenip denenmediğinin, denendiyse ne sonuçlar alındığının unutturulmasıdır. Bu açıdan -farkında olsa da olmasa da- o sınıfın bir parçası olan işçilerin kendi tarihlerinden bihaber kalmaları hiç de tesadüf değildir. Devleti, bürokrasisi, medyası, darbeleri, OHAL’leri ve sınıf içindeki uzantılarıyla sermaye iktidarının çabasının sonucudur bu ‘bihaber kalma’ hali ve işçilerin ‘sınıf olma’ bilincini de doğrudan etkiler. 

Sınıf bilincinden yoksun işçiler, sömürü koşullarında başka çaresi olmadığı için birlik olmaya ihtiyaç duysalar da, “Birlik olmak mümkün mü?” sorusuna büyük oranda olumsuz cevap verir. Bunu başarabileceklerine dair inançlarını kuvvetlendirecek tecrübeden yoksun işçiler, patronun onları birbirlerine düşüren yöntemleriyle kolayca dağıldıklarından, sıkça karşılaştığımız üzere “Bizim işyerinden bir şey olmaz” diye düşünür. 

Peki gerçekten öyle mi? Böyle mi geldi gerçekten ve daha önemlisi böyle mi gidecek? Tarih, bunun böyle olmadığının kanıtlarıyla dolu. İşçiler her yalnızlık ve çaresizlik kıskacına düştüklerinde ölümüne sömürülmüş; buna karşın bir sınıf olarak hareket ettiklerinde ise kendinden sonraki kuşaklara uzanan büyük zaferler elde etmiştir.

Sendikalaşma ve grev, 8 saat çalışma, servis ve yemek, kıdem tazminatı, emeklilik gibi bir çok hak yasalara kendiliğinden girmedi. 1800’lü yıllardan başlayarak işçilerin bir sınıf olarak tarih sahnesine çıktığı günlerden bu yana verilen büyük mücadeleler sonucunda elde edildi hepsi.

İşçi sınıfının gücü birliğindedir. Birlik bozulursa mevziler zayıflar, saldırılar artar, haklar kaybedilir, koşullar ağırlaşır... Elindeki her araçla işçi sınıfının birliğine saldıran burjuvazi, zamanında tanımak zorunda kaldığı bütün hakları birer birer geri almaya girişir. Bugün olan da budur. 

‘İYİ’ FABRİKA

Patronların “Şimdiye kadar işçiler güldü bundan sonra biz güleceğiz” diyerek karşıladığı 1980 darbesiyle artan saldırılar, 1990’lı yılların başından itibaren özelleştirme ve taşeronlaştırma uygulamalarıyla birlikte hız kazanmıştır. Bugün neredeyse kazanılmış tüm hakların tırpanlandığı, yok edildiği bir noktaya gelinmiştir. Metalden gıdaya, tekstilden taşımaya hemen her sektörde, her işyerinde benzer sorunlar yaşanmaktadır; uzun çalışma saatleri, aşırı üretim, düşük ücret... İş güvencesi patronun iki dudağı arasındadır. Yemekler kötü, sağlık hizmeti sıfırdır... İşçilerin tuvalet gitmesi ve geçirdiği süre bile denetime tabiidir. Sıcak günlerde birçok işyerinde yemek saati dışında su içme olanağı yoktur. Bu arada iş cinayetleri de sürekli biçimde artmaktadır... 

Bir fabrikanın koşullarının “iyi” olmasının kriterleri, bir çok işçiden duyabileceğiniz “Bizim işyeri iyi, ücretler zamanında ödeniyor” ifadesinden de anlaşılacağı üzere çok gerilemiştir. 

PATRON VE SENDİKAL BÜROKRASİ

Ağır çalışma koşullarına karşın geçinmeye yetmeyecek kadar az ücret alan işçi elbette tepki duyar. İlk tepkiler genelde bireyseldir; örneğin “iş değiştirmek” çözüm olarak görülür. Hatta sırf kendisini işten attırıp tazminatını alabilmek için sendikalı olan işçiler bile vardır. 

Birlik olmak, yan yana mücadele ederek kazanmak… İş bunları tartışmaya geldiğinde yanıtlar hep aynıdır: “İyi güzel ama bizim işyerinde olmaz!”, “Bizim buranın işçileri kaypak, adamı hemen satarlar”, “Patron çok güçlü eli kolu uzun, izin vermez”, “Bu işler zor, olsaydı filanca fabrikadaki arkadaşlar başarırlardı”...

Son yirmi yıldır sendikal mücadelenin lokal kalmış olması ya da az sayıda başarı elde edilmiş olması bu algının oluşmasında önemli bir etken kuşkusuz. Ama asıl sendikal bürokrasinin yarattığı tahribatın sonucudur bu. 

Güvensizlik ortadan kalktığında, sendikalaşmak isteyen işçiler karar verip adım attıklarında patron, sendikal bürokrasi ve devletten oluşan bir cepheyle kaşı karşıya kalır. Sürecin zorluklarının cephenin bu denli geniş olmasından kaynaklandığını söyleyebiliriz. Ama bu işin bir yanı. Diğer yan ise mücadeleye girişen işçilerin etrafında oluşan dayanışmanın zayıf kalmasıdır. 

Bu tabloyu yaratan nedenlerden biri de sınıf mücadelesi deneyimlerinin yeni kuşaklara aktarılamamasıdır. Patronların da katkısıyla daha çok olumsuz örnekleri konuşan genç işçilerin, yeterli örgütlenme ve grev deneyimi yoktur. Daha deneyimli olan “eski” işçiler ise genelde genç işçileri küçümser... Oysa işçi sınıfımızın tarihi, özellikle genç işçiler için, çok önemli dersler içeren grev ve direnişlerle doludur. 

İşte bu dosya, ağırlığı yakın tarih olmak üzere, Türkiye işçi sınıfının bu mücadele deneyimlerinden bazılarını hatırlatmak üzere hazırlandı. 

SENDİKALAŞMADA İŞÇİYİ ÇIKMAZA SOKAN ANLAYIŞLAR

İşçilerin bir vesileyle “Artık yeter” diyerek sendikalaşmaya çalıştığı hemen işyerinde güvensizlik hızla aşılmış, genellikle “O gelmez” denilenler en önde gitmiştir. Bu aşamadan sonra toplantılar, ev gezmeleri, ikna turları eşliğinde ilerleyen çalışmanın yoğunlaştığı nokta, yeterli üye sayısına bir an önce ulaşılması ve yetki başvurusunun yapılması olur. Bu dönemde işçilerin sıkça sorduğu “Kaç kişi kaldı?”, “Üyelik tamamlandığında bu iş biter değil mi?”, “Bir sakatlık olur mu acaba? Yetki aşaması sekteye uğrar mı?” sorularına sendikacıların verdiği yanıt “Çok yok az kaldı, üyeliklere devam...”; “Yetkiyi bir alalım, artık kimse sendikamıza engel olamaz” vb şeklindedir. 

Bu tutum oldukça tehlikelidir; çünkü söz konusu işçilerin örgütlenmesi olunca patronlar yasaları tanımaz ve yetki aşamasına gelinse dahi gözünü kırpmadan sendikal hakları çiğner. İşçilerin güveneceği şey yasa değildir; aksine, yasaları da uygulatacak olan kendi birlikleri ve öz örgütlülüklerinin sağlam olmasıdır. Kararları ortak alabilecekleri komiteler kurmak, kendi sözcülerini, temsilcilerini yasal süreci beklemeden seçmek, olası her duruma karşı yapılacakları belirlemek gerekir. Bunları yaparken aynı zamanda yaşanmış deneyimleri paylaşmak ve buralardan çıkan sonuçları konuşmak önemlidir. 

Ancak sendikal bürokrasi bunu yapmaz, yapmak işine gelmez. Deneyimsiz genç işçiler de sadece üye olarak sorunu çözebileceklerini düşündüklerinden daha ilk müdahalede dağılmalar başlar. İşte bu aşamada peşine düşülen soru genellikle şu olur: “Kim sattı?” 

Tespit edilen işçiler, patron ve adamları tarafından odalara çekilip “Sendika sizi sattı, listenizi verdi”, “Biz her şeyi biliyoruz, istifa edin!” “Sendikacılara para yedirdik, sen de başka kimler var söyle kendini kurtar” yönlü baskılarla sorgulanır. “Sattı, satmadı” tartışmaları arasında asıl darbe gelir ve faaliyetin öncüsü olanlarla birlikte işçilerin bir bölümü işten atılır.

Elbette Türkiye’de devletin anayasal haklarını kullanan işçileri korumaması, işlerinden edilmelerine göz yumulması Anayasal bir hak olan sendikalaşma faaliyetinin gizli yürütülmesini gerektirir. Ama bir noktadan sonra elbette açığa çıkacaktır ve o noktada açık tutum alınamadığında sorun büyümekte, faaliyet darbe yemekte, inşa edilen güven zedelenmektedir. 

Yapılması gereken, bu kadar mesnetsiz iddialara işçilerin kanmasına ve paniğe engel olmaktır. Sendika, işçilerin birliğinin adıdır. Bu birliğin dağıtılmasına dönük saldırılar, ancak gerekli yanıtlar verildiği oranda püskürtülebilir. 

“Sendika sizi sattı” diyen işverenler acaba neden korku içerisindedirler? Neden illa ki ‘istifa edin’ diye baskı yapmaktadır? Madem sendika sattı rahat olmaları gerekmez mi?

GEÇİCİ İYİLEŞTİRME TAKTİĞİ!

Patronların bir diğer etkili yöntemi ise geçici olarak koşulları iyileştirmesidir. Sendikanın ilerlediği işyerinde bir yandan baskı yapan işverenler hemen ücretlere zam yapar, bazen işçi temsilcileri seçer, çalışma saatlerini düzenler ya da benzeri iyileştirmeler yapar. Bu durum işçilerde “Daha sendikanın “s”sini duydu bunlar oldu” diye cesaretli bir durum ortaya çıkaracağına, genellikle bir bölüm işçide, özellikle henüz üye olmamışlarda, “Hele biraz daha bekleyelim. Bak düzeltti. Belki yine zam yapar” gibi beklenti oluşturmakta ve bu tutum süreci akamete uğratmaktadır. Bu yöntemin etkili olduğu yerlerde eğer sendikal süreç başarılamamışsa, genelde işverenler verdikleri o hakların hepsinin işçilerden fazlasıyla geri almakta ve ilk olarak sendikadan istifa edenleri işten atmaktadır. 

İşin bu noktaya gelmesinde “Üyelik yapıldıktan sonra yetki sendikacıdadır, sorunları onlar çözer” anlayışıyla yönlendirilen sendika bürokrasisinin de yönlendirmesiyle kendini meselenin dışına koyan işçi, karşılaştığı sorunlar karşısında ne yazık ki çözecek adımlar atamamaktadır.

PATRONLAR MİLLİYET VE MEZHEP AYRILIKLARINI KULLANIR 

Egemenler gerek işyerlerinde gerekse hayatın her alanında işçi ve emekçileri bölmek için milliyet ve mezhep ayrılıklarını kullanır. Türk-Kürt, Alevi-Sünni gibi ayrımlar işyerlerinde işçilerin bir araya gelmesinin engellenmesi için kışkırtılır. 

İşçiler bazen işyerlerinde yaptıkları işe, bölümlerine, statülerine göre birbirlerine mesafeli davranmaktadır. Kalifiye işçilerle-düz işçiler, makinecilerle-ortacılar, pabuççularla-vinççiler... gibi ayrımlar, aynı sektörde çalışan ya da birbirine benzer işler yapan işçiler arasında mesafe oluşturur. 

UZLAŞMACI TUTUM VE SINIF DIŞI ANLAYIŞLAR

İşçilerin bölünmüşlüğünün asıl nedeni örgütsüzlükleridir. Sendikal örgütlülüğün düşük olmasının ve işçilerin birleşememesinin en önemli sebeplerinden biri de sendikalara olan güvensizliktir. Bu güvensizliktendir ki satılabileceğini her an aklına getirirler. Bunun nedenlerinin başında ise sendikal bürokrasinin tutumu gelmektedir. Sendikalardaki “adamcılık”, mücadele ile hak kazanmak yerine uzlaşmacı bir tutum almak gibi yaklaşımlar, sendikalı işyeri ile sendikasız işyerleri arasında neredeyse haklar bakımından bir farkın olmaması gibi nedenler bu algının oluşmasına neden olmaktadır.

Sendikalaşma sürecinde işten atmaların olmadığı, kapısında direniş yapılmayan yer yoktur. Patronların hamleleri karşısında, direniş ve mücadele yeni bir boyut kazanır. Mücadelenin başarısı; işçilerin direncine bağlıdır. İşten atılan işçi kapı önünde direnişe geçtiğinde, içerideki üye olanların desteği ve diğer işyerlerinden sınıf kardeşlerinin desteği, bu mücadelenin kazanılmasında önemli bir rol oynamaktadır. Sendikal süreç bu aşamaya geldiğinde yine sendikal bürokrasi devreye girmektedir. Üyelik durumuna göre içeride ve dışarıda güçlü bir mücadelenin örgütlenmesi yerine, eyleme geçilmemesi için çaba harcayan, eylem yapılsa da üretimi durdurmayı hedefleyen yaklaşımlardan uzak, medyatik, Taksim’de eylem yapmak, köprü kesmek gibi yöntemlerle, gaz alan ama sonuç alamayan sınıf dışı anlayışlarla eylemler örgütlenmektedir. 

İşçiler bir yandan destek için iktidar partisi de olmak üzere, partileri gezmek, vekillere ulaşmak ve yardım almak ister. Bu hamle genellikle ilk anda bir hayal kırıklığı yaratır. Emekten yana partilerin dışında, iktidar ya da muhalefet, işçilere evlerine dönmeyi öğütler, ya da başından ustaca savuşturur. Bu yöntemlerle sonuç alamayacağını gören direnişçi işçiler, bu kez daha radikal eylem yöntemlerini önerir ve uygularlar. Bu radikalleşme ve eylem yöntemleri işçilerin deneyimsizliklerinden kaynaklı üretimden kopuk yöntemlerin önerilmesine neden olur. İlk defa bir eyleme katılmış olan işçiler, ne yapacaklarını bilemezler ve bir yandan da “Acaba başımıza bir iş gelir mi?” diye kaygılanırlar. 

Üretimden kopuk eylem yöntemleri sonuca götürmez. Direnişi başarıya götürecek olan atıldıkları işyerindeki işçilerin ikna edilmesi, direnişe desteğin artırılması için çaba gösterme ve çevre fabrikalardaki işçilerin de örgütlenmesi fikrinden genelde uzak durulur. Oysa ilk adımlarda öğrendiği, tam da üretim içindeki arkadaşları ile bir dayanışmanın büyütülmesine kafa yorması ve bunu ilerletmesi, kazanmasının teminatı olacaktır. Eylemlerin meşruluğu, direnişteki işçilerin tedirginliklerini, korkularını, ezilmişliklerini üzerlerinden atmalarına, yeni eylem yöntemleri önermelerine, kendi hak ve özgürlüklerini en doğru biçimde savunan öncü işçi olma yolunda mesafe kat etmelerini sağlar. Bu nedenle işçilerin inisiyatif alması belirleyicidir.

Yarın: Böyle gelmedi böyle gitmez

Son Düzenlenme Tarihi: 15 Mayıs 2017 06:27
www.evrensel.net

0 yorum yapılmış

    Yorum yapın

    Yorum yapmak için üyelik gerekmemektedir. Yorumlar, editörlerimiz tarafından onaylandıktan sonra yayınlanır. Konuyla ilgisi olmayan, küfür içeren, tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.