Ünaldı işçisi direnişi dokudu

Ünaldı işçisi direnişi dokudu

'Türkiye işçi sınıfının yakın dönem mücadele deneyimleri' dosyamızın 4. gününde Ünaldı direnişi ve Telekom grevine mercek tutuyoruz.

Hazırlayan: Sinan CEVİZ

Özelleştirme, taşeronlaştırma ve esnek çalışma saldırıları, sendikal bürokrasinin de desteğiyle, işçi sınıfı ve sendikal hareketin giderek lokalleşmesi ve zayıflamasıyla sonuçlandı. Bu arada “İşçi sınıfı bitmiştir” tartışmaları ile bir arada sendikal bürokrasinin ihanetine tanıklık ediliyordu. Bu atmosferde işçilerin birliği ve örgütlü mücadelesinin önünde hiçbir şeyin duramayacağını bir kez daha kanıtlayan bir direniş yaşandı; Antep Ünaldı’daki dokuma işçilerinin direnişi. 

1996’da yaşanan bu şanlı direnişin detaylarına geçmeden önce Ünaldı işçilerini isyan ettiren koşullara bir göz atalım. Ünaldı’da 600 işyerinde 20 bin civarında işçi çalışıyordu. En iyi durumda olanlar makinecilerdi. Bir nevi müdür olarak çalışan makineciden sonra kalfa geliyordu. Kalfalar yanlarında çalışacak ekibi kendileri belirlerdi. Sonra çağcılar, genç işçiler, bobinciler, işyerlerinde kalifiye olmayan çocuk işçiler... Çocuklar 50 kiloluk yükleri taşır, boşluklarda tuvaletleri temizler, atölyede ne kadar ayak işi varsa yapardı. Tabii en düşük ücret karşılığında...

Oluşturulmuş bu döngüde işçi ile muhatap yine işçiydi; işyeri sahipleri genel kuralları belirler, ama doğrudan işçiyle temas etmezdi. İki vardiya çalışan dokuma atölyelerinde ödeme parça başı yapılırdı. Kaç halı üretildiyse ödeme o kadar olurdu. Yemek, servis gibi haklardan söz bile edilmez, işçiler seyyar satıcılardan doyururlardı karınlarını. 

Yıllar yılı iplik tozuna maruz kalan işçilerde birçok meslek hastalığı vardı, ama sigortasız çalıştırıldıkları için sağlık hizmetinden de yararlanamıyorlardı. Hastaneden uzak durmak işçinin cebi için daha “sağlıklıydı.” Yıllar yılı çalışan işçiler artık çalışamaz duruma geldiklerinde tek kuruş tazminat alamazlardı. Tabii ki emeklilik diye bir şey dokuma işçisi için söz konusu olmazdı. 

İŞÇİ KURALI BOZDU

Usta eller, hünerli işçiler doksanlı yılların başında bu dayanılmaz tabloya isyan etmeye başlamışlar; ‘91 ve ‘92 yıllarında yaptıkları eylemlerde küçük de olsa kimi başarılar elde etmişlerdi. 12 Eylül sonrasında yaptıkları bu ilk eylemler, işçilere deneyim kazandırıyor, bir sonrakini daha güçlü örgütlüyorlardı. 

Dokuma atölyelerinde sendika yoktu, zaten sendikalar da dokuma işçilerine uzaktı. Ama dokuma işçisi haklarını nasıl alabileceğini tartışıyor, birlikte hareketin yollarını bulmaya çalışıyordu. 

Dokuma patronları her 6 ayda bir ücret artışı yapar, tüm sanayide uygulanan bu zam genel olarak çok düşük miktarda olurdu. Buna rağmen zammı uygulamak istemeyen işyerleri olursa, orada çalışan işçiler, eylem yaparak haklarını alırlardı... Her şey işverenlerin insafına kalmıştı.

1993 yılında ücretlere zam yapılmadı. İşçiler kahvelerde toplantılar yapmaya başladı. Her geçen gün daha çok işçi katılmaya başladı bu toplantılara. Kahveler nasıl zam alınacağının tartışıldığı yerlere dönüşmüştü. Ancak bir türlü atılacak adımda karar kılınamıyor, birlik tam olarak sağlanamıyordu.

Sonunda ok yaydan çıktı ve dokuma işçileri eyleme geçti. Kısa sürede kalfalara güven duymayan genç işçiler de katıldı. Ünaldı işçilerinin bu eylemi, patronları sanayinin bütününde uygulanacak bir sözleşmeye imza atmaya zorladı. Bu bir ilkti. Zam oranının işverenlerin keyfine göre belirlendiği devir bitmişti artık.

DERNEK KURULUYOR

Patronların imzalanan sözleşmeye uyup uymadığını takip etmek üzere işçiler kendi aralarında bir komite oluşturdu. Zam uygulamayan işyerlerindeki işçiler, komite ile temasa geçiyor ve sorunun çözümü için adımlar atılıyordu. 

Ama ‘94 yılı işçiler için zorlu geçti. Büyük bir ekonomik kriz yaşanmış ve alınan zam erimişti. Daha kalıcı kazanımlar nasıl elde ediliri tartışmaya başladılar yeniden. Sendikalarla da görüşüyorlardı, ancak sendikalar dokuma işçilerini örgütlemeye yanaşmıyordu. Kahveler yine dolup taşmaya başladı. İşçiler, bir yer, adı adresi belli bir mekan, temsilcilerini seçebileceği bir örgüt istiyordu. Bu tartışmalardan varılan sonuç dokuma işçilerinin derneğini kurmak oldu. 

SÖZLEŞMELER İMZALANDI

Aralarından seçtikleri temsilcilerle dernekleşme sürecini hızla tamamladılar. Patronlar, kolluk güçlerinin de yardımıyla işçilerin örgütlenmesini engellemek için ellerinden geleni yapıyor, baskılarla işçilerin birliğini bozmaya çalışıyorlardı. Çeşitli gerekçelerle derneğin resmi açılışı engelleniyordu. 

Ancak yine de, patronlar henüz kurulmadan derneği tanımak ve sözleşme imzalamak zorunda kalmışlardı. Bu gelişme üzerine engeller kaldırıldı ve dokuma işçileri, ancak bir yıl sonra, 1995’te derneklerine görkemli bir açılış yapabildi. İlk iş, bir sonraki sözleşme dönemine yönelik çalışmaları başlatmak oldu. 

Derneğin araştırmalarına göre 20 bin işçinin çalıştığı Ünaldı’da sadece 1019 işçi sigortalıydı. Söz verilmesine rağmen işçilerin sigortaları yapılmamıştı. Bir sonraki sözleşme döneminde bu hak elde edilmeliydi. Genç işçiler önemliydi, bu nedenle gençlik kolları oluşturuldu. 

ÜNALDI AYAĞA KALKTI

‘96 yılının 7. ayı sözleşme dönemiydi. Bu sözleşme öncekilerden farklıydı. Tek sorun ücretler değildi çünkü. Sigorta istiyordu işçiler, kaçak çalışma sisteminin son bulmasını ve sosyal haklar talep ediyorlardı. Bu patronların hemen tamam diyeceği bir şey değildi. İşçiler kendilerini dikkate almayan patronları uyardı: Temmuz ayının ilk gününde sözleşme imzalanmamış olursa, hep birlikte üretimi durduracaklardı. Tıpkı tezgahta halı dokur gibi direnişlerini dokuyorlardı...

Giderek sıklaşan toplantılarda, haklar verilmez ise direnişin nasıl yapılacağı konuşuluyordu. Toplam 233 toplantı yapılmıştı dernekte ve son yapılan büyük toplantı grev kararlılığıyla sonuçlanmıştı. Patronlar ise halen bu ayaktakımının engelleneceğini, greve çıkamayacaklarını, çıksalar da hemen dağılacaklarını düşünüyordu. 

1 Temmuz 1996 geldiğinde işçiler greve başladı. İlk gün 10 bin işçi çıktı greve. Bir yandan da direnişi büyütmeye çabalıyorlardı. İkinci gün sabah saatlerinde polis sanayiyi adeta ablukaya aldı, işyerleri önünde direnişte olan işçilere saldırarak dağıtmaya çalıştı. İşçilerin toplandığı kahveler ve dernek basıldı. İşçiler, polis zoruyla, işbaşı yapmaya zorlanıyordu. Bir yandan da kara propaganda yapılıyordu: “Grev teröristlerin işi. Dernek başkanı terörist...” Sonraki yıllarda İstanbul Valisi ve İçişleri Bakanı olan Muammer Güler o dönem Antep valisiydi. Direniş karşısında “Üç, beş baldırı çıplağın işi” diyen Güler, patronların savunuculuğuna soyunmuştu. 

Ama bu saldırılar grevi dağıtmak yerine işçileri daha da kamçıladı. Dördüncü gününde greve katılan işçi sayısı 20 bini buldu. Ünaldı ayaktaydı. 

Türkiye’nin birçok yerinden işçiler Ünaldı direnişi ile dayanışma halindeydi. Her gün değişik sendikalardan işçiler, memurlar, direnişçileri ziyaret ediyor, esnaf destek veriyordu. Sınırları aşan bir sınıf dayanışması sergilendi. Demokratik İşçi Dernekleri Federasyonu (DİDF) öncülüğünde Avrupa’da kampanya başlatılmış, sendikalar ve emek örgütleri yaptıkları eylemlerle Ünaldı direnişine sahip çıkmıştı. O dönem Necmettin Erbakan başbakandı ve Avrupa’da sendikalar Erbakan’a mektuplar yollayarak işçilerin sorunlarının çözülmesini istiyorlardı. 

Direnişin 11. gününde işçiler grev fonu oluşturdular; bu fona Türkiye ve Avrupa’dan yardımlar örgütleniyordu. 

PATRONLAR DİZ ÇÖKTÜ

Yazdıkları bildirilerle kapı kapı dolaşarak halka ne istediklerini anlatan işçiler, patronların yalanlarını boşa çıkardı. Kurdukları komiteler aracılığıyla destek toplamak isteyen işçiler, tüm siyasi partileri dolaştılar. DSP, CHP, RP, ANAP gibi partilerden işçilere “Evinize dönün çağrısı” geldi. Henüz ‘96 yılında işçi ve emekçiler tarafından kurulan Emek Partisi ise direnişe ciddi bir destek sundu. 

Dernek başkanı ve yöneticiler gözaltına alındı ama diğer saldırılar gibi bu da ters tepti. Artık işverenlerin direnci kırılıyordu. Grevin 19. gününde sözleşme masası kuruldu. Yapılan görüşmelerde bir türlü sonuç çıkmıyordu. Direnişin 23. gününe gelindiğinde işçilerin birliği güçlenirken, patronların birliği dağıldı. Bazı halı işverenleri sözleşmeyi imzaladı. 

Vali Güler bir kez daha sahneye çıkıp “Bu derneğin yetkisi yoktur, gereği yapılacaktır” dedi ama bu tehdit de kimseyi etkilemedi. İşçilerin kararlılığı zafer getirdi. Grevin 30. gününde patronlar diz çöktü.

TELEKOM: HER YERDE GREV VAR!

Tarih 16 Ekim 2007, grev pankartları tüm ülkede Telekom müdürlükleri ve santral binalarına asılmış. İşçiler aldıkları ücreti belgeleyen bordroları yakıyorlar. Her yerdeler... 81 ilde 700 ana nokta ve buralara bağlı santrallerde, 26 bin işçi grevde... 

Uzun yıllar sonra böylesine kapsamlı bir grev yaşanıyordu. Neler olduğuna, nasıl sonuçlandığına değinmeden, adım adım greve nasıl gelindiğine bir bakalım. 

15 Temmuz 2005 tarihinde hepimizi ilgilendiren bir imza atıldı. Masanın bir tarafında devlet yetkilileri diğer tarafta ise Oger Telekom yetkilileri oturuyordu. Türk Telekom’un yüzde 55 hissesinin satışı gerçekleştirildi. Telekom’u neredeyse bedavaya alanların ilk işi işçilerin örgütlülüğüne saldırmak oldu. 14 bin işçi başka kurumlara nakledildi, kapsam dışı personelin kapsamı genişletildi. Plan hazırdı; sendikalı işçiler kurumdan tasfiye edilecek, kapsam dışı uygulaması ile işe yeni alınanların üyelikleri engellenecek ve böylece kölelik koşulları dayatılabilecekti. 

İŞÇİ ‘GREV’ DEDİ

Osmanlı’daki ilk grevlerden birini 1872 yılında Beyoğlu telgraf işçileri yapmıştı. Yani Telekom’un tarihi kadar, işçilerin mücadele tarihi de eskiydi. Oger bunu hesaba katmamıştı. 

29 Ekim 2007’ye gelindiğinde Haber-İş ile Oger arasında TİS görüşmeleri başladı. Yapılan görüşmelerde işçilerin taleplerine yanıt verilmedi. Haber-İş Sendikası, eşit işe eşit ücret, taşeronlaştırma ve esnek çalışmanın engellenmesi, kapsam dışı çalışmanın bitirilmesi, ücretlerin artırılması taleplerinde bulunmuştu. Patron ise artış bir yana ücretlerin yüzde 12.9 oranında geri çekilmesini dayatıyordu. Telekom işçilerinin ücreti asgari ücret seviyesine çekilmek amaçlanıyordu. Ayrıca kapsam dışı uygulaması genişletilerek sendika üyelikleri engellenmek isteniyordu.

SABOTAJ SUÇLAMASI 

Sonuç olarak grev kararı alındı ve 16 Ekim’de büyük bir coşkuyla başladı. Bütün santrallerde işçiler önlüklerini giydi, sloganlar attı, halaylar çekti. Oger de ilk günden hamlelerine başlamıştı. 17 Ekim 2007 günü yani grevin 2. günü gazeteler sabotaj başlıklarıyla çıktı: “Telekom kablo hırsızlarıyla baş edemiyor” (Milli Gazete), “Telekom kablolarını polise satmaya çalıştılar” (Hürriyet)... Aynı gün Oger’in adamları basın toplantısı düzenleyerek işçileri sabotajla suçladı ve bu suçlama grev bitene kadar sürdü.

Grevin ilk gününden başlayan bu saldırılar işçileri yeni tedbirler almaya zorladı. Grev önlükleriyle santral önünde beklemenin başarı için yetmeyeceğini gördüler. Evet, grev bir sınıf savaşıydı ve buna uygun yeniden örgütlenmek gerekiyordu.  

“Savaşa giriyoruz, aramızda geçmişte yaşananların hiçbir önemi kalmadı. Sen şimdi komutanımsın, emret ne istiyorsan ben yapayım.” Bu sözler Telekom’a bağlı bir müdürlükte uzun zaman temsilcisi ile konuşmayan bir işçiye ait. Artık işçiler arasında güçlü bir bağ kurulmuştu. Telekom işçileri sadece kendi bulundukları müdürlüklerde, ilçelerde ya da illerdeki işçi arkadaşları ile değil, diğer illerdeki kardeşleri ile de haberleşiyor ve direnişlerini nasıl büyüteceklerini tartışıyor, kararlar alıyorlardı.

‘KANUNSUZ OLABİLİR AMA VALİNİN EMRİ’

İşçiler sadece Telekom patronları ile mücadele etmiyordu. Basın, polis, işveren vekilleri, müftülük, yargı... Devletin her kademesi grevci işçilerin karşısına çıkıyor, işçileri yenilgiye uğratmaya çalışıyorlardı. 

İşçilerin iletişim araçlarından biri olan Haber-İş Sendikasının internet sitesi, grevin 5. günü Ankara Cumhuriyet Savcılığı kararıyla erişime engellendi. Bir gün önce ise Gaziantep Müftülüğünün hazırlayıp bütün camilerde okuttuğu vaazda, Telekom işçileriyle ilgili şu sözler yer alıyordu: “Çok yüksek maaş alıyorlar, şükür edecekleri yerde meydanlara dökülüyorlar.” Grevin 8. gününde Gaziosmanpaşa’da arızalara müdahale için getirilen grev kırıcılarını engellemek isteyen Telekom işçileri polislerce zor kullanılarak polis aracına bindirildi. Altı saat boyunca esir tutulan işçiler, ancak arıza giderildikten sonra serbest bırakıldı. Grevin ikinci haftası Diyarbakır Havaalanında yaşanan bir arızanın giderilmesi için valilik 6 işçinin grev dışına çıkarılmasını istedi. Diyarbakır Emniyeti 6 işçiyi zorla arızanın yaşandığı yere götürmüştü. İşçilerin itirazı üzerine polisin verdiği yanıt “Kanunsuz olabilir ama valinin emri” oldu. 

Grev döneminde hiçbir işçinin iş akdi feshedilemez. Yasalar böyle demesine rağmen çeşitli gerekçelerle birçok işçinin işine son verildi. Ayrıca sendika yöneticileri hakkında çete kurmak iddiasıyla suç duyurusunda bulundular. Psikolojik bir savaş başlatılmıştı. Birebir görüşerek, evlerine mektuplar yollanarak işçileri kandırmaya çalıştılar. Telekom yönetimi sağlık sorunları yaşayan işçilere sevk vermiyordu. 

DAYANIŞMA KAZANDIRIR

Greve yönelik saldırılar arttıkça işçiler de kenetleniyor ve her gün biraz daha deneyim kazanarak ilerliyorlardı.

Grev komiteleri oluşturan işçiler, aralarında görevlendirmeler yapmıştı: Basınla kim ilgilenecek? Bildiriler halka nasıl dağıtılacak? Gelen misafirlerle kimler ilgilenecek? Kurumlarla diyalog nasıl sağlanacak? Dayanışma nasıl örgütlenecek?

İşçiler, çıkardıkları bildirilerle grevin nedenlerini ve yaşananları mahallelerde, kahvelerde halka anlattılar. Müdürlükler ve santraller önünde görevli grevciler, gün boyu gelenlere taleplerini anlatıp destek istediler.

Müdürlükler bayram yerine dönmeye başlamıştı; vatandaşlar artık işlem yaptırmak için değil desteğe geliyordu, sendikaya destek mesajları yağıyordu. Neredeyse tüm sendikalar Telekom işçilerine desteğini açıklamış, ziyaretlerde bulunmuştu. Aydınlar, sanatçılar, öğrenciler her gün Telekom işçilerinin mücadelesini desteklemek için grev çadırlarındaydı.

Grevin ilk günü başlayan sabotaj yalanına 18 Ekim’de İstanbul’da çeşitli iş kollarından işçilerin eylemiyle yanıt verildi. 3 bin işçi asıl sabotajı yapanların Telekom’u haraç mezat satanlar olduğunu haykırdı.

Beşinci gün grevi ziyaret eden Tuzla tersane işçileri de, 27 Ekim’de yaşanan iş cinayetleriyle ilgili bir eylem hazırlığı içerisindeydi. Grevdeki 150 Telekom işçisi, tersane işçilerinin eylemine katılarak destek verdi. Grev bir okuldu ve Telekom işçileri artık biliyordu ki, hangi iş kolu olursa olsun işçi sınıfının her türlü hak mücadelesi ve kazanımı doğrudan kendilerini ilgilendiriyordu.

İşçilerin maddi ihtiyaçlarına destek olmak üzere “Grevdeki işçi kardeşinle 5 liranı paylaş” kampanyası başlatıldı. Binlerce işçi, memurlar, gençler, kadınlar kampanyaya katıldı. Böylece grev birinci ayı doldurmasına rağmen işçiler ekonomik olarak sıkıştırılamamıştı. 

Dayanışma ülke sınırlarını aşmıştı. İlk uluslararası dayanışma, grevin dördüncü gününde, dünyada 15 milyon üyesi bulunan uluslararası sendikalar ağı Global Union’dan geldi. Global Union, çalışma bakanı ve başbakana mektup gönderdi. Sonraki günlerde dünyanın çeşitli ülkelerinden işçiler ve sendikalar, Türkiye’ye gelerek grev çadırlarını ziyaret etti, kendi ülkelerinde dayanışma eylemleri düzenledi. 

Böylece grevde 44. güne gelindiğinde, patron ile sendika arasında uzun süren görüşmeler sonucunda, işçilerin taleplerinin kabul edilmesi üzerine sözleşme imzalandı. Telekom grevi, birleşen işçilerin yenilemeyeceği gerçeğini, bir kez daha gün yüzüne çıkararak son buldu.

Yarın: TEKEL direnişi ve Diyarbakır tuğla işçilerinin grevi

Son Düzenlenme Tarihi: 18 Mayıs 2017 05:45
www.evrensel.net

Yorum yapın

Yorum yapmak için üyelik gerekmemektedir. Yorumlar, editörlerimiz tarafından onaylandıktan sonra yayınlanır. Konuyla ilgisi olmayan, küfür içeren, tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.