Metro

Metro

'Sadece bir market ve itfaiye binası varken kasabaya gelmiş olan emektar veteriner her zamanki gibi dükkanını kapamış, evinde kitaplarına gömülmüştü.'

Alper KAYA

Karanlık şehre çökünce, herkes güvenli evlerine giderdi… Sokaklar bomboş. Bazen polisler volta atardı ama o bazen, bugün değildi. Kasabanın yıllar önce inşa edilip ikinci durağı yapılırken meydana gelen ve nedeni hâlâ anlaşılamayan patlama yüzünden projesi askıya alınan metro hattının durağında garip bir hareketlilik vardı.

Bekçi Murtaza, ayaklarını masasına uzatmış; küçük cep televizyonundan en sevdiği diziyi izliyordu. Murtaza, 46 yaşında erken beyazlamış saçlarına tezat hem gür hem de simsiyah sakallarıyla dikkat çekici bir görüntüsü olan ve neredeyse ergenlik döneminden beri bu izbe metro durağında bekçilik yapan kasabanın sakiniydi. Her gün akşamüzeri gelir, sabah güneşi atar atmaz evinin yolunu tutardı. Kasabanın büyükleri, ilk zamanlar alet edevat çalınmasın diye Murtaza’yı bekçi diye diktikleri metro istasyonundan hâlâ çekmemişlerdi. Bunun nedeni zaman zaman sorgulanırdı ama kimse Murtaza’yı bekçilikten almayı düşünmemişti. Murtaza da hiçbir şeyi sorgulamaz, gelir gider işini sessizce yapardı… Hiçbir tehlikeyle veya bekçilik yapmasına neden olabilecek bir şeyle karşılaşmamış olması ise bazen onun da kafasına takılırdı ama sonra babasının da sıklıkla yaptığını yapar, elini havada şöyle bir sallarken kaşının birini hafifçe kaldırır ve “Aman be Murtaza! Sana mı kaldı büyüklerin kararı… Bırak! Vardır bir bildikleri!” diyerek ne yapıyorsa onu yapmaya devam ederdi.

Gene aynı şeyleri yapıyor, su ısıtıcısından yeni dumanlanmış suyu bardağına döküp üstüne kahveyi boca ederken diziye bakmaya çalışıyordu… Bu yüzden elindeki hazır kahve poşeti bardağı ıska geçip tamamen masaya dökülünce kendi kendisine lanet okudu.

Eğilip masanın altındaki kutuda duran kahve poşetlerinden başka bir tanesini aldı…

Bu eski püskü istasyonda kamera sistemi kurulması lüzum görülmemişti. Görülseydi eğer, kesinlikle kurulacağı yerden Bekçi Murtaza eğildiğinde arkasında uzanan koridorda duvara yapışarak giden “şey” kabak gibi görünebilirdi… Ve koridordan geçince merdivenlere insan üstü bir hızla atlayışı ve basamakları çıkışı da bir nebze olsun gözlenebilirdi…

Tabii, daha önceki zamanlardaki çıkışı ve aynı deliğe inişi de…

Hava soğuktu, eski zamanlarda Nevada adı verilen bir çölün ortasındaki bir kasabaya göre hayli soğuktu. Zaman zaman iklimbilimciler, botanikçiler ve bilumum bilimci gelip kasabanın suyundan toprağından ve havasından numune alıp inceleme yapmak için götürürdü ama hiç geri dönüşü olmazdı.

O yüzden kasabalılar alışmışlar, bozuk metro sisteminin kentin tam göbeğinde olmasını ise yadırgamaktan geçip kanıksamışlardı. Bunun dışında tüm çarpık düzen adeta bu kasabada toplanmış ve insanları bir mengene gibi düzeni benimseme adına sıkıştırıyor da sıkıştırıyordu…

Caddede -ki kasabanın sadece bir caddesi, buna mukabil yaklaşık altmış sokağı vardı- peşi sıra dizili evler bir örnekti: Pembe renkli dik çatılar, uzun ve enlemesine ince iki pencereli duvarlar, geniş kapılar ve verandalar…

Her yıl çatı renkleri değiştirilir ve yıl sonuna doğru bir sonraki yılın rengini belirlemek için anket yapılırdı. Direklere zımbalanan anket kağıtları, gece esen rüzgarla dalgalanıyordu. Rüzgar asla koparacak kadar esmezdi, sadece bazen yaşlı Hatice Teyze’nin kemiklerini sızlatırdı. Ve çok çok nadiren de bazı bebekleri uyandıracak denli kuvvetli çarpardı pencerelere. Ama şimdi, ikisi de değildi. Rüzgar metro istasyonunun açık kapısından -ki bu kadar karanlıkta baktığınızda bir maden ocağı girişi olduğunu sanabilirdiniz- yükselen bir hava akımı vardı. Önemsenecek bir şey değildi ama getirisi olan şey, kötülüğün kendisiydi. Ve gerçek kötülük ne kemikleri sızlatırdı ne de cama tıklatırdı. Gerçek kötülük, herkes bilir ki; camdan geçer ve iliğinize işlerdi…

* * *

Yıllar önce sadece bir market ve itfaiye binası varken kasabaya gelmiş olan emektar veteriner Metin Zaloğlu her zamanki gibi dükkanını kapamış, evinde üç beş lokma bir şeyler atıştırdıktan sonra kitaplarına gömülmüştü.

Küçük de bir sırrı vardı Metin Bey’in. Kimsenin bilmediği, küçücük bir sır… Yıllardır kendisinin de anlamadığı bir şekilde, hayvanlar sayesinde bir kitap yazıyordu….

Zaman zaman bazı hayvanlar kendi ayaklarıyla muayenehanesinin önüne gelir, yatardı. Belli başlı hastalıkları olurdu, kimisinin yara beresi kimisinin kırık çıkığı… Metin Bey, adeti olduğu üzre her tedaviden sonra hayvanların kafasını, sırtını okşardı. Bu hayvanların avuç içlerini açtıklarında yazılı cümleleri fark etmesi ise biraz geç olmuştu… Önce şaşırmış, nereden geldiği belli olmayan kedinin patisine yazılı paragrafı kağıda not etmişti… Tabii ki anlamsız cümleler bütünüydü; başı sonu belli olmayan… Aradan bir buçuk ay geçmişti, öyle ki veteriner Murtaza paragrafı unutmuştu. Gene kapısına kadar gelmiş olan ve açık yarasından kolunu yalayan köpeği tedavi etmişti… İlginç gelen bir şey olmuştu, inanmakta çok zorlanmış da olsa tedavi etmeden önce kontrol ettiği patilerinde bir şey yazmazken tedavisi tamamlanınca minik harfler belirivermişti…

Hayretler içinde beliren cümleleri not etmişti…

Sonra başka bir hayvan, başka cümleler; başka hayvanlar ve başka cümleler… Yıllar geçmişti, Metin Bey yaşlanmış ve yorulmuştu… Kitabın sonuna geldiğini hissediyordu… Basit, ufak bir his. Ama kim ne derse desin güçlü bir histi ve Metin Zaloğlu’nun altıncı hissi çok kuvvetliydi.

Kırlaşmış sakallarını sıvazladı, çenesinin kenarındaki çopurluklara elleri takılıyordu. Her seferinde olduğu gibi yüzünü büzdü ve dudağını büzüştürdü. Tekrar, okumakta olduğu kitabın sayfalarını okşamaya başladı. Eski bir ahitti, eline bir yerden geçmişti; eski zaman efsanelerini anlatan bu kitaplardan seri halde bulunuyordu elinde… Eski zamanları betimleyen bu kitaplar çoğunlukla sıkıcı ve anlamsız terimlerle dolu oluyordu…

Bir misal; şu an okuduğu satırlarda kitabı yazan kişi büyük bir korkuyla yaşadığı toprakların dünya dışı varlıklarca işgal edilmek üzre olduğunu düşündüğünden dem vurmuştu.

Metin Bey’in ömrü, bu ahitleri çözmeye ve eski zamanları anlamaya çalışarak geçmişti… Tabii bir de ismini “Hayvan Yazıtı” koyduğu defteri doldurarak…

Sayfayı büyük bir heyecanla çevirirken gözlerine uyku düştüğünü duyumsadı. Satırlar gözlerinin önünde kayıp duruyordu, harfler adeta büyük bir şevkle dans ediyordu… Metin Bey gözlüğünü bile çıkaramadan, emektar sandalyesinde uyuyakaldı ve çok garip bir rüya göreceği geceye “merhaba” dedi…

* * *

Bir rüzgar, kum rüzgarı, penceresini döverken ayağa kalktı Metin Zaloğlu. Gülümseyerek gerindi ve odayı arşınladı. Mobilyalar sanki tozlanmıştı, eğildi ve sehpanın üzerinde parmağını gezdirdi; bir karışı aşkın toz dolandı odada… Camı açtı… Saniyenin binde biri süresinde kasabasının yerle bir olduğunu gördü, sadece bir ışık vardı; virane metro istasyonundan yükselen… Kum zerrecikleri ağzına ve burnuna dolarken, gözlerine girerken kum fırtınasının kaynağını anladı…

Metroydu…

* * *

Titreyerek uyandı Metin Zaloğlu. Bir üşüme hissetmişti… Kırpıştırdığı gözleriyle pencereden süzülen güneş ışığını takip etti, perdeden geçen ışık tanecikleri adeta tekil hareket ediyordu.

Dudağını yaladı, kitapta kaldığı yere ayraç koyduktan sonra ayağa kalkıp her zamanki elbiselerini giyerek muayenehanesinin yolunu tuttu…

Bazı günler hiç iş olmazdı, bugünün de öyle bir gün olacağını düşünüyordu itiraf etmese de… Yine de vazife vazifedir diye düşünür, her zaman saat 9’u biraz geçe muayehanesini açardı… Sokağı döndüğünde Bekçi Murtaza’yı gördü, muayenehanesinin önünde durmuş, diz çökmüş ve bir köpeği okşarken göz göze gelmişlerdi. Selamlaştılar, bu küçük kasabada herkes birbirini tanır ve az çok severdi…

“Hayırdır Murtaza?” diyerek söze girdi Metin Bey. Başını kaşıyarak omuzlarını silkti Bekçi Murtaza. “Bilmiyorum Metin Bey, ben vardiyamdan eve dönerken bu köpeği sizin muayehanenin önünde çökmüş beklerken buldum… Tam başını okşuyordum ki siz geldiniz… Siz söyleyin?” diyerek ayağa kalktı.

Heyecanlansa da belli etmemeye çalışan Metin Bey elleri hafif titreyerek anahtarlarını çıkararak kilitleri açtı ve kapıyı içeriye doğru hafifçe ittirdi.

Ardına kadar açılan kapıdan kesif bir tentürdiyot kokusu burunlarına dolmuştu, iki adam da tepki vermeden içeri girdiler; arkalarına dönmelerine gerek kalmadan köpek fırlayıp içeri girmiş ve ameliyat masasına atlamıştı. Kurbanlık bir koyun gibi uzanıp patilerini ileri doğrultmuş ve çenesini de masaya dayamıştı.

Metin Bey hayvanı şöyle bir üstünkörü kontrol ettiğinde belli başlı bir sorunu olmadığını düşünmüştü ki, patilerini kontrol etmeyi akıl etti: Derileri yanmış ve soyulmuştu…. Murtaza’yla göz göze geldiler, dudak büzdü Murtaza ve hayvanın başını okşadı.

İğneyle köpeği uyuşturduktan sonra tentürdiyotla yaraları silmeye başladı Metin Bey, kaşının biri kalkmıştı. Ciddi bir şeyler düşünüyordu: Bu sefer ne yazacaktı?

En sonunda pansuman faslı son bulmuş, yaraları sarmaya başlamıştı… Tüm bu işler bittiğinde köpeğin önüne bir tas su ve mama koymayı da ihmal etmemişti… Murtaza da gülümseyerek başını eğdi. “Aslında…” dedi, “… bazen geceleri çok sıkılıyorum, bu köpek belli ki sahipsiz; bana eşlik etmez mi sizce?”

Metin Bey omzunu silkti, “Bilmem…” diye mırıldandı. “Onu âzâlara sorun…”

Gülümseyerek başını sallayan Murtaza, çıkışa yöneldi. “Tamamdır, şimdi giderken sorayım… Size dönerim ben gene…” dedikten sonra tokalaştılar ve vedalaştılar… İyileşme arefesindeki köpeğe baktı yaşlı veteriner. Hayvan çok mutlu görünüyordu ama ters bir şeyler vardı. Sarı, parlak tüyleri yer yer kızıllıklarla doluydu, bazı yerleri ise soyulmuştu. Gözleri de bir garipti, bazen fıldır fıldır dönüyor bazen de odada bir yerlere sabitleniyordu… Tüyleri ürperen Metin Bey gözlerini hayvandan uzaklaştırdı…

Su ısıtıcıya su doldurup ‘ayılma kahvesi’ni hazırlamaya başladı: İki ölçek kahve tozu, bir buçuk ölçek süt tozu, üç ölçek şeker ve yarım ölçek alkol. Tüm bu karışımı hazırlamıştı ki, suyun ısındığını belirten kırmızı ışık yamıştı.

Eğilip yerden su ısıtıcısını alırken bir hareketlenme hissetti, ne yazık ki bozulan kamerasını onarmayı iki yıldır erteliyordu Metin Zaloğlu… Acımasız ısırıkları hissettiğinde boğazına kadar yükselen kanı yüzünden boğulmanın bir çeyrek uzağındaydı ve o “çeyrek”, bir ısırıkta tükenmişti…

En son, hayvanın yüzüne inen pençelerini görmüştü ve beş dakika önce bandajlanmış olduğuna yemin edebileceği o pençelerde ateşle yazılmış gibi duran dizeleri okuyabiliyordu:

“İyilik, tüm kötülüklere kapıyı açan bir ev sahibidir…”

Küfretti, böyle bir sonu hiç tahmin etmemişti…

* * *

[ 45 Yıl Önce ]

Madenciler paydostan işe dönerken Murat’ın elindeki kitaba baktı Zeki. İki arkadaş sürekli eş zamanlı işler bulurdu, ilkokuldan beri tanışıyorlardı. Birbirlerinin her şeyini bilirlerdi… “Gene mi o saçma fantastik kitaplar!” diye gözlerini devirdi Zeki. Murat’sa tam tersi, gözlerini fal taşı gibi açarak; “Saçma mı! Asıl hayat saçmalık be dostum! Hatta biliyor musun, bence bu kitaplarda yazılanlar bir zamanlar yaşanmış…” diye omzunu kaldırdı…

Elindeki kazmayı öylesine havada salladı Zeki, “Sen nasıl diyorsan, öyle olsun…” diye mırıldandı. Ve kazmayı sürükleyerek çalışma sahasına doğru ilerlemeye başladı.

Son anda bir koku hissediyordu, kaşının birini kaldırarak Murat’a doğru dönmüştü ki o patlama oldu… Çığlıklar ve kanlar birbirine karışmıştı, madenciler kurtulma çabasıyla birbirini ezerek çıkışa yönelmeye çalışıyordu ama hiçbirisi buna vakıf olamamıştı… Çünkü onlar içeriden dışarı çıkmaya çalışırken dışarıdan kurtarma çalışması yapılmıyordu ve çabaları karşılıksız kalmıştı… Onlardan geriye, çoğu kişinin saçma sapan bulacağı bir kitap kalmıştı… Eski bir Hint yazıtı…

“REENKARNASYON” başlıklı kitabın yazarı belli değildi ve dili oldukça ağır olduğu için kasabaya meraklı bir veteriner gelene dek kasabanın kitaplığında durmuştu bulunduktan sonra…

 

*Bu hikaye ilk olarak 2011 yılında Kayıp Rıhtım’da yayımlanmıştır.
 

Son Düzenlenme Tarihi: 14 Mayıs 2017 10:18
www.evrensel.net