Ruh dokunur

Ruh dokunur

Bekir Avcı, Ildikó Enyedi’nin yazıp yönettiği Beden ve Ruh filmini yazdı.

Bekir AVCI

KÜNYE

Beden ve Ruh (Teströl es Lelekröl | On Body and Soul)
Yönetmen ve Senarist: Ildikó Enyedi
Görüntü Yönetmeni: Máté Herbai
Kurgucu: Károly Szalai
Özgün Müzik: Ádám Balázs
Oyuncular: Alexandra Borbély, Géza Morcsányi, Réka Tenki, Zoltán Schneider, Ervin Nagy, Itala Békés, Éva Bata, Pál Mácsai

Tak! Tak! Bağalar birbirine vuruyor. Sevişen iki kaplumbağayı ‘soğuk bir dikkatle’ izliyor Bay Palomar.[1] Çiftleşen iki kaplumbağanın duyumları nelerdir diye düşünüyor. İşte aklında bir soru daha: Derinin yerini kemik pullarla boynuz kabuklar alırsa, eros ne olur?

Ben de izliyorum. Karla örtülü ıssız bir orman. Sahnede iki geyik var. Biri diğerine usulca yanaşıyor. Koklayarak dokunuyorlar birbirlerine. Calvino’nun Marcovaldo’su gibi ‘burunlarının düş gücüyle’ yan yanalar. Şimdi de boynuzuyla bir şeyleri yokluyor erkek. İkisi arasındaki en yakın temas bu. Mesafeli bir yakınlık. Eros mu bu?

Bataille’in dediği gibi ‘hayvan yaşamı, huzursuz edici bir muamma gibi’ dikiliyor karşımıza.[2] İnsansı bakışımız yetmiyor onu anlamaya.

Ildikó Enyedi’nin yazıp yönettiği “Beden ve Ruh”, bu sarsıcı muamma ile başlıyor. Enyedi bizi ısrarla hayvan dünyasına yaklaştırıyor. Hepimiz birer Palomar oluveriyoruz.

Ancak usta yönetmen iki geyiğin aşk dolu bakışından keder dolu bir başka bakışa da sürüklüyor bizi. Şimdi vahşet zamanı! Bu kez bir inek, kapatıldığı yerden cellâdına bakıyor. Kurban, daha sonra başını gökyüzüne doğrultuyor. Ah! Hiç kimse bulutların arasından süzülen güneşin buğulu ışığına böyle bakmamıştır, hiç kimse. Bu, son bakış!

Ve Enyedi bizi ansızın hayvan dünyasından koparıyor. Duyumsayan hayvandan ussal insana mutsuz bir yolculuk bu. İnekle aynı güneşe bakan bir insanın bakışına yerleşiyoruz. Burası bir mezbaha. Burası insan dünyası.

Budapeşte’de bir mezbahada geçiyor “Beden ve Ruh”. Endre, mezbahanın sessiz, içine kapanık ve tek kolu sakat müdürü; kolundaki hasar hasebiyle beden en çarpıcı haliyle gözümüze sokuluyor. Maria ise ileri derece bir asosyal, mezbahada çalışan bir vejetaryen; dokunamayan, bakışlarını kaçıran, donuk ve ‘ruhsuz’ gibi görünen bir kadın.

Aynı rüyayı gören Endre ve Maria, bunu fark ettiklerinde rüyalarda buluşmaya başlıyorlar. Evet, filmin başında gördüğümüz iki geyik Endre ve Maria’dan başkası değil. Rüyalarında hayvan olarak buluşan bu ikilinin hikayesi ise ne insan ve hayvan ne kadın ve erkek ne de düş ve gerçek düalizminin bir anlatısı ya da uzantısı ile sınırlı. Film esas olarak beden ve ruh düalizmine dayanıyor. Ancak Enyedi bize düalitenin birliğini gösteriyor.

Belki de “Ruh dokunur” ve “Beden ruhun uzantısıdır” diyen Jean-Luc Nancy’ye kulak vermeli:

Ruh bedenin birleşme dürtüsüne ve uzantının uygun kipine maruz kalandır: eğer yürüyorsam, o yürüyen bir ruhtur; uyuyorsam uyuyan bir ruh, yiyorsam yiyen bir ruhtur. Bir bıçak ya da bir çömlek kırığıyla derim kesilmişse, ruhumda da tamamen aynı derinlikte, güçte ve biçimde bir yara açılır.  Ve ölmüşsem, ruh bizzat ölüm haline gelir.[3]

Filmde bedenin uzantısı olan ruhu düş ve gerçek arasındaki kopmazlıkta buluyoruz. Endre ve Maria’nın yatağa uzanan bedenleri uykuya daldığında, bedenlerinin uzantısı olan ruhları rüyalarda buluşuyor. Bu, düşten gerçeğe ve gerçekten düşe uzanan bir yol. Yani beden ne kadar ruhun uzantısıysa gerçek de o kadar düşün uzantısıdır diyor Enyedi.

“Beden ve Ruh”, dijital teknolojiye muhtaç kılınan aşka bir ağıt, buluşma yerine kaçışı tercih eden insana bir nasihat, sıradan ama masalsı yaşama bir saygı duruşu, hayvan dünyasının muammasına tutulan bir ayna, ussal insana karşı duyumsayan hayvana bir secde ediş ve pozitivizme sert bir tokattır.

Öyle ki filmdeki en sert eleştiri modern bilimedir. Düş ile gerçeği, beden ile ruhu mutlak biçimde ayıran psikologların Endre ve Maria’nın rüyalarda buluşmaları karşısındaki cevapsızlığı, basiretsizliği ve hüsranı bunun kanıtıdır.

Enyedi pozitivizmi zırh edinen modern yaşama oldukça basit bir hikayeyle, düşsel ve masalsı bir aşk hikayesiyle yanıt veriyor.

Her ne olursa olsun yaşam masal gibidir ve bizler bu masaldaki anlatıya sarılır, orada salınıp dururuz, bunu fark etmesek de. Macar kadın yönetmen Enyedi “Beden ve Ruh”ta bu düşsel masalı kulağımıza fısıldıyor: düş, gerçeğin uzantısıdır.

[1] Italo Calvino’nun “Bay Palomar” isimli eserindeki “Kaplumbağaların Sevişmesi” bölümü. Bkz: Calvino, Italo, “Bay Palomar”, Çev. Rekin Teksoy, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul: 2015, s.26-28
[2] Bataille, Georges, “Muamma”, Çev. Elçin Gen, e-skop, Bkz: http://www.e-skop.com/skopbulten/pasajlar-muamma/1315 [Erişim Tarihi: 08.05.2017]
[3] Nancy, Jean-Luc, “Ruh Üzerine”, Çev. Hüsamettin Çetinkaya, Sınırdan Blog, Bkz: http://sinirdan.blogspot.com.tr/2013/02/ruh-uzerine.html

gazetekarinca.com’dan alınmıştır

Son Düzenlenme Tarihi: 14 Mayıs 2017 15:09
www.evrensel.net