Evet, Vedat Bey, endişeliyim Nuriye ve Semih için...

Evet, Vedat Bey, endişeliyim Nuriye ve Semih için...

'Emeğin kutsiyetini, yaşamın bir anlamda üretmek olduğunu bilirim. Emeğin ihraç edildiği bir yaşamın anlamını yitirdiğini…'

Ayşegül TÖZEREN

Sevgili Vedat Türkali,

13 Mayıslarda, yani doğum gününüzde, dostlarınız bir araya gelirdi. Aslında bu mektup, bir yanıyla, özür anlamı da taşıyordu. Çünkü doğum gününüze katılamayacak, Ankara’ya gidecektim. Sonradan öğrendim ki kutlama da ertelenmiş… Size en son ölümsüzlüğünüzün birinci yılında, 1 Eylül’de mektup yazmış, yaşamınız pahasına demokrasi ve insan hakları mücadelesi yürüttüğünüz ülkenizde olanları anlatmıştım.

Yokluğunuzun bize ne kadar ağır geldiğinden söz etmiştim. Bir söz var ya, “sen yoksan bir eksiğiz”, biz siz yokken sayılarla ifade edilemeyecek kadar çok eksilmişiz, bunu her gün daha iyi anlıyorum. Romanlarınızı karıştırdım bugün, “Bir Gün Tek Başına”yı, “Mavi Karanlık”ı, “Tek Kişilik Ölüm”ü, “Güven”i… Günsel’le, Kenan”la, Turgut’la konuştuk biraz… Kaleminizle can verdiğiniz karakterlerle. Fısıldadılar: “Bu romanları neden çok sevdin biliyor musun, Ayşegül?” Koca koca gözlerinizi açtınız yine Ayşe Hanım, derdiniz… Karakterlerinizi dinlerken, yine öyle gözlerimi açtım galiba… “Neden?” diye sordum. “Sen bizi okurken, bazen yenildiğimizi düşünürdün. Bizse tam o anda, ayağa kalkmak için, yaşam denen büyük mücadeleye bir kez daha katılmak için, güçlü bir umut bulurduk. Şaşırırdın. Umut hep bir çatlak bulup sızardı sayfalardan senin ruhuna…”

‘YÜKSEL CADDE ALFABESİYLE İHRAÇ’

Ölümsüz karakterleriniz, siz aramızdan ayrıldıktan sonra da bizimle konuşuyor. Edebiyatın dilinden, edebiyatın dilince… Vedat Türkali edebiyatı, yaşam alfabesinde umut demektir. Ancak biz son aylarda yaşam alfabesinde, ihraç edilen barış akademisyenlerinden Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’nın 65 günü aşan açlık grevleriyle tanık oluyoruz. Cihat Duman’ın 61. Gün şiirinde yazdığı gibi, “yüksel cadde alfabesiyle ihraç/yazılı dile gelmiyor.”

Tarihin sayfalarını geriye doğru çevirip, sizin, Yaşar Kemal’in açlık grevlerine ilişkin sözlerini okudum. Aramızda olsalardı ne derlerdi, ne yaparlardı diye düşündüm. Ama bu başka bir açlık grevi, Vedat Bey… Açlık grevlerinin genellikle cezaevlerindeki mahpuslar tarafından yapıldığını görmüştük. Bu kez mahpus olmayan, “özgür” iki akademisyen açlık grevi yapıyor. Yazar Aslı Erdoğan’ı tanırsınız, o hapisten çıktığında, “dışarı ile içerisinin çok farkı yokmuş” demişti. Bu kez mahpus olmayan iki akademisyenin açlık grev yaptığını söylerken, Aslı’nın sözlerini düşündüm. Açlık grevleri mahpuslar tarafından yapıldığından, kapalı alanlarda sürerdi. Ancak belki ilk kez bir açlık grevi, sokakta, Yüksel Caddesinde... İki genç insanın günden güne eriyişine tanık oluyoruz. Bahar geldiğinde, soğuk havaların ardından kat kat giydiğimiz ceketleri, hırkaları atarız ya… Bu bahar aklıma düştüğünde, Nuriye’nin kısa kollu tişörtünden açlıkla geçen günler içinde iyice incelmiş olduğu belli olan kollarını hatırlayacağım. O fotoğraf, açlık grevinin gerçeğini yüzümüze çarpmıştı. Sokakta bir açlık grevine tanıklık ederken, hekim olarak pek çok kez düşündüm. Bağışıklık sistemlerinin zayıflamaya başladığı günlerde, saatlerce sokakta kalan iki insan enfeksiyonlara, mikroplara da açık hale gelmez mi? Bundan dolayı da açlık grevinin sağlığı etkileyen sonuçları daha hızlı görülmez mi? Dahası daha önceki açlık grevlerinde, grevdekilerin genellikle yatakta yattığını görürdük. Nuriye ve Semih açlık grevi yaparken, halay çekiyor, gitar çalıyor. Yani herhangi bir enerji kısıtlaması yapmıyorlar. Bu da uzun süren açlığın etkilerinin daha hızlı ortaya çıkmasına neden olmaz mı? 

“O kadar acıdı ki içim zamanı çekip durdurdum bir ikindi vaktinde.”

Evet, Vedat Bey, endişeliyim Nuriye ve Semih için… 

Emeğin kutsiyetini, yaşamın bir anlamda üretmek olduğunu bilirim. Emeğin ihraç edildiği bir yaşamın anlamını yitirdiğini… Ancak kötülüğün sıradanlaştığı çağlarda, yaşamı sürdürmenin direnişin kendisi olduğunu da bilirim. Sizin doğum gününüze bundan gelemeyeceğim Sayın Türkali. Bu son derece naif, sizin satırlarınız kadar güçlü olmayan kırık dökük iki üç cümleyi Nuriye ve Semih’le paylaşmaya gidiyorum… Mızrağın çuvala sığmadığını gösterdiniz, artık bırakın demeye… Yüksel’de birlikte söylenen şarkıları siz bir gün hatırlayamaz olursanız, bu sancıya nasıl dayanılır?

Sizinle konuştuğumuzu hatırlıyorum. Öykücü Ahmet Büke’nin Sarı Rüya Defteri’ni… Yenisi yazılmaz umarım o öykülerin… İzin verirseniz size de okuyayım biraz:

“Deriden asfalt kazıdım ben, hatırlamanın üzerine.

O kadar acıdı ki içim zamanı çekip durdurdum bir ikindi vaktinde.”

Ahmet deftere yazmayı sürdürür: “…sonsuz şimdiyi bırakıyorum. Yeniden başlayabilmek için buna mecburum.”

Yüksel’de insan hakları anıtının önündeki çiçeklerin dahi gözaltına alındığı sonsuz bir şimdiden sonsuzluğunuza saygıyla Vedat Bey…

Son Düzenlenme Tarihi: 14 Mayıs 2017 05:49
www.evrensel.net