Bir müsvedde yurttaştan

Bir müsvedde yurttaştan

Son KHK ile ihraç edilen Ege Üniversitesi Felsefe Bölümü Öğretim Üyesi Zerrin Kurtoğlu yazdı.

Zerrin KURTOĞLU*

Bundan tam bir yıl önce, “Bu suça ortak olmayacağız” diyenlerden biri de bendim. Tam bir yıl sonra bugün, talebimde ve beyanımda değişen bir şey yok! Bir insanın, yurttaşlık bağıyla bağlı olduğu devletten barışı sağlamasını talep etmesi; devletin, yurttaşlarının temel hak ve hürriyetlerini her ne olursa olsun ihlal edemeyeceğini hatırlatması, devlet kanalıyla gerçekleşen hak ihlallerinden doğan maddi manevi zararların tazmin edilmesini istemesi suçsa, evet ben bu suçu bile isteye işledim! Nihayetinde, bu suçla suçlanan pek çok akademisyen arkadaşım gibi ben de devletin K(anun) H(ükmündeki) K(anunsuzluk)larından 6 Ocak 2017 tarihli olanıyla, öğrenciliğim dahil 34 yıldır emek verdiğim üniversiteden atıldım. Devlet nezdinde, barış istemekten suçlu bulundum!

Elbette ben gerçekten bir yurttaş olsaydım ve tâbi olduğum devletin rejimi gerçekten cumhuriyet olsaydı, suçun öznesi değişirdi.

Ne yazık ki bizim kültür coğrafyamızda ne devlet devlettir; ne yurttaş yurttaştır; ne de cumhuriyet cumhuriyettir! Devlet mülktür, yurttaş tebadır, cumhuriyet ise yurttaşların ortak iyisi değil; devletin milletiyle özdeş olarak tasarlanması nedeniyle devletle milletin ortak kötüsü (düşmanı) üzerine inşa edilmiş bir rejimin adıdır. Dahası politika da politika değil, belli bir amaca götüren eylemlerin düzenlemesinden ibaret olan bir tedbir sanatıdır; dolayısıyla da devletin maslahatıdır ve onun salâhiyetindedir. Hal böyle olunca, devlete varlık nedenini hatırlatmak, durması gereken sınırı göstermek tebanın ne haddine! Onun verdiğiyle yetinmek, onun belirlediği gibi yaşamak, onun istediği yönde tepki göstermek zorundasınızdır! Çünkü devlet sizin haminiz, vasiniz, hasıl-ı kelam muhasibinizdir.

Ben, “bu suça ortak olmuyorum” derken, aynı zamanda, düşünüp, düşleyecek; karar verip isteyecek, söz söyleyip diğerleriyle diyaloga girecek, istisnasız herkesi kendimle eşit ve eş değer görecek bilinçli irade ve basirete sahip bir yurttaş olarak yaşamak istediğimi de beyan etmiş oldum. Bu beyan kısaca,“teba olmayı kabul etmiyorum” anlamına gelmekteydi. Ayrıca, devletin, bütün yurttaşlarının, yaşam hakkı başta olmak üzere, temel hak ve hürriyetlerini korumakla mükellef olduğunu; yurttaşlarına kin gütme, onlardan intikam alma, onlara zulmetme hakkı veya yetkisi olmadığını da beyan etmiş oldum. Bu beyan, devletin, formel-hukuksal bir kurum değil de duygusal tepkiler verme hakkı olan bir şahısmış ya da bir şahsınmış (mülk-malik ilişkisi) gibi teşhis edilmesine karşı çıkmak anlamına gelmekteydi. Dahası cumhuriyetin, ortak iyi üzerine inşa olabilmek için toplumsal barışı tesis etmesi ve garanti altına alması gereken bir rejim olduğunu; yurttaşların barışla ilgili taleplerine körleşmiş bir rejimin cumhuriyet olamayacağını beyan etmiş oldum. Bu beyan kısaca kamusal alanın devlet tarafından gasp edildiği bir rejimin cumhuriyet olarak adlandırılmasına itiraz etmek anlamına geliyordu.

Yani aslında suçum, Türkiye Cumhuriyeti’nin adındaki Cumhuriyeti ve kuruluşundan bu yana, darbe anayasaları da dahil bütün anayasalarında yazılı olan yurttaşlık hakkımı talep etmekten ibarettir. Çünkü barışı talep etmek, kamusal tartışmanın mümkün olduğunu söylemektir. Çünkü devletin toplumsal talepleri şiddet kullanarak bastırma yetkisi olmadığını söylemek, devlete, tâbiyeti altında olanların teba değil yurttaş olduğunu hatırlatmaktır. 

Evet, ben müsveddeymişim ama aydın olarak değil, yurttaş olarak… Evet, ben müstemlekeymişim; ama kendi devleti tarafından zihni ve bedeni istimlak edilmek istenen biri olmak bakımından… Ben tam da müsvedde yurttaşlığa, devletin irademi ve aklımı istimlak etmesine yani müstemleke olmaya karşı çıktığım için suçlu bulundum! Devletin beni kendisinin mülkü saymasına karşı çıktığım için; onun suçuna ortak olmayı reddettiğim için suçlu bulundum. Ben bu suçu öper başıma koyarım!

Son bir yıl içinde tanık olduğumuz, maruz kaldığımız her şey, bana, insan kalabilmek için bu suçu işlemeye devam etme hakkı veriyor! Bu nedenle bu ülkenin, aslında yurttaşlık hakkının gaspı anlamına gelen devletiyle özdeş olma garabetini bir imtiyazmış gibi yaşayan çoğunluğu da anlayana ve ikna olana kadar, ihtiyacımız olan en acil şeyin kalıcı barış olduğunu; barış içinde yaşamanın kimsenin canını acıtmayacağını; barışın insan olmakla ve insan kalmakla ilişkisini; eşit ve özgür yurttaşlar olarak, hiçbir kimliği düşmanlaştırmadan bir arada yaşamanın erdemlerini temcit pilavı gibi tekrar tekrar anlatmaya devam edeceğim. Bunun için adı üniversite, fakülte olan mekânlara ihtiyacım yok! Evrensel-insani değerlerin ne milliyeti ne de mekânı vardır çünkü!

Hiçbirimizin varlığı diğerininkinden daha önemli, daha üstün değil! Hiçbir kimlik bir diğerinden daha değerli değil! Mesleklerin, titrlerin, statülerin hiç bir kıymeti harbiyesi yok! Öğrencilerime hep tekrarladığım gibi, insan kendi tercihleri ile kendini inşa eder ve hayat akademiden ibaret değildir! Hatta benim için, toplumsal-siyasal hayatımızın kelimenin literal anlamında “can alıcı” gerçekleri, dingin bir kafa ve kaygısız bir ruh hali ile akademik çalışmalara yoğunlaşabilmemi giderek daha da zorlaştırıyordu. 

Akademik hayatım boyunca bağımsız bir araştırmacı olmaya özen gösterdim. Şiddetsiz mücadelesini kendime örnek aldığım Mahatma Gandhi gibi ben de “kimseye kirli ayaklarıyla kafamda gezme fırsatı vermem”.  Şimdiye kadar bir akademisyen olarak, gerçeklik algısı yerle bir edilmiş olan toplumuma gerçekleri anlatma, sorunları tespit ve teşhis etme ve çözüm önerileri sunma sorumluluğuyla davrandım. İşsiz bir yurttaş olarak (yurttaşlık hakkımdan vazgeçmeyeceğim biline) bundan böyle de aynı sorumlulukla davranacağım. 

Barış talep ettiğim ve bunu bizzat yurttaşlık bağı ile bağlı olduğum devletten talep ettiğim için beni suçlu bulan devlet, beni ne her biri çok kıymetli öğrencilerimin ne de yaşam mekânımın uzağına atabilir… Onuncu köy hayatın ta kendisidir!

* Son KHK ile ihraç edilen Ege Üniversitesi Felsefe Bölümü Öğretim Üyesi

www.evrensel.net