Korkular sandıktan çıktı, onları yakma zamanı

Korkular sandıktan çıktı, onları yakma zamanı

'Biz hayatın bu hale getirilmesinden utanıp, her şeyimize dikkat ederken, olmadı gibi, yaşanmadı gibi davrananların ayıbını da kapatmaya çalışıyoruz.’

Özgün E. BULUT

Neye dokunsak, neresinden tutsak elimizde kalıyor. Neyi konuşacağımızı şaşırmış haldeyiz. Hangisine yetişeceğimizi kestiremiyoruz. Eğitim için koştururken, patlayan bombalarla sarsılıyoruz. Seçilmişler için çabalarken, ekonomik göstergelere çarpıyoruz. İnsan hakları, demokrasi derken, şiddet göğsümüze çarpan bir gülle oluyor. Tam bir şeyler kazandık diyecekken, laiklik kavgasına düşüyoruz. Yazarlar, gazeteciler için çırpınırken, OHAL ile kapatılan kurumların kapatılma gerekçelerini anlamaya çalışıyoruz. Simurg kuşlarının öyküsü gibi. Bütün kapılardan geçiyoruz. Zor bir yolculuktayız. Ancak Simurg bizim hikayemizdir. Sadece üzerimizdeki yükten kurtulmamız gerekiyor ki rahat uçabilelim.

Ne hale sokulduk. Biz hayatın bu hale getirilmesinden utanıp, her şeyimize dikkat ederken, olmamış gibi, yaşanmamış gibi, olmadı gibi, yaşanmadı gibi davrananların ayıbını da kapatmaya çalışıyoruz. Aslında geçmişten bugüne yaşananlar hep böyleydi. İyilerin, direnenlerin kazandığı mücadelelerle barış ve demokrasi dönemlerinin yaşandığı bir dünya… Kriz derinleştikçe her şeyin bozulduğu, insanların acıların en katmerlisiyle baş başa kaldığı yer de ne yazık ki aynı dünya üstünde. Sandığa gizlenen korkular çıkarılıp her onurlu mücadeleden sonra tekrar sandığa gizleniyor. Yapılan bu. Yapılmayan ise bu korkuların gizlenmesi değil, yakılmamasıdır.

Öyle dünya tarihini incelemeye de gerek yok. Şiirlere, romanlara, öykülere, müziğe, karikatüre, kısaca edebiyat ve sanata bakmak yeterli. Her ürün kendi döneminin tarihini anlatıyor aslında. Şiire bakarak bugünün Ortadoğu’su anlaşılabileceği gibi, dünyanın herhangi bir yerinde, herhangi bir zaman diliminde yazılan şiirden de orayı, oradaki yaşamı anlamak mümkün. Tabi ki sadece şiirle değil, tüm edebi ve sanatsal disiplinlerle birlikte çok daha mümkün. 

Sümer şiirine bakıldığında İ.Ö. 3000’li yıllara kadar giden bir şiir görülür. Bu şiir, hem Sümer uygarlığını hem de yaşamını gözler önüne serer. O dönemden bir ağıt. ‘Oğlum gitti. Damu gitti ta uzaklara,/ Gelemez artık. Yavruma ağlıyorum./ Ta uzaklara gitti, hiç gelemez,/ Kan yaş içindeyim, gitti benim canım,/ Matem yağı sürdüm üstüme başıma./ Kaç yıl önce oğlumu doğurdum/ Kutsal sedir ağacının dibinde,/ İki gözüm iki çeşme, ben anası…’ Talat S. Halman’ın çevirdiği bu şiir, bugünün Orta Doğu’sunda herhangi bir annenin o zaman için söylediği bir ağıttır. Ya da o zamandan bir annenin bugünlerde yaşayan oğlu için yaktığı bir ağıttır. 

Yine Talat S. Halman’dan bir çeviri daha. ‘Kahrolsun büyüklük taslayarak sereserpe günah işleyenler,/ Görenekleri ezip geçenler, and içip de bozanlar,/ Kötü yerleri iyi gibi görenler,/ Tartılarda, ölçülerde hile yapanlar,/ Çaldıklarını yiyenler, üstelik “Yemedik” diyenler/ Kafayı çekip de “İçmedik” diyenler…/“Ne yasaksa onu yerim” diyenler,/ “Ne yasaksa onu içerim” diyenler…/’ İ.Ö 3000’den bugüne nasıl bir değişim ve devinim olduğunu bu şiirde de görmek mümkün. Aynı zamanda bir analiz ve değerlendirmedir. 

Sadece bunlar değil. Dünyanın ilk aşk şiiri de bu dönemdendir. ‘Sen seviyorsun beni: Yalvarırım,/ Sarıl bana, okşa beni, öp beni,/ Benim efendim, koruyucu tanrım: Enlil’in yüreğini şenlendiren/ Şu-sin’im, sarıl bana, okşa beni.’ Konu aşk olunca şiirin dili nasıl da değişiyor. Yürekteki kor, vücuttaki rüzgarla harlanınca, vücut alev alıyor ve sözcüklere sadece o yangını aktarmak kalıyor. 

Ferîdüddîn Attâr, Esrârnâme’de hikayeler anlatır. Her hikaye derslerle doludur. Kukusuz yaşadığı döneme dair kurgular oluşturur Attâr. Ancak o kurgular hayata dair ve hayatın içindeki meselelerden üretilmiştir. Yaşadığı dönem ile bu dönem arasında hiç fark yoktur. İyilik gibi kötülük de yüz yıllık bir yolculuğa çıkmıştır. İki bulaşıcıdan biri bir gün dünyayı ya felakete ya da mutluluğa taşıyacaktır. Söylenenler ve anlatılanlar bunlara dairdir. ‘O divane soru sordu şaha/ “Parayı mı seversin yoksa günahı mı?”/ Şah dedi: “Paradan haberdar olan kimse/ Kuşkusuz daha çok sever parayı.”/ Şaha dedi deli: “Aklın varsa niçin/ Günahı götürüp parayı bırakıyorsun?” Mesele tam da budur.  Bir hırka, bir lokmayla yetinmeyenin ölüm anında yanında taşıyacağı tek şey günahıdır. Dün de bugünde yapılan, yaşatılan daha çok hırsı ve öfkesidir. Daha çok… Daha çok… Daha çok…Israrımız, inadımız bunu tersine çevirmek ve iyiliği yaşama hiç çıkmamacasına dahil etmektir.

Ne çok hikaye var bugünden yüzyıl sonrasına gidecek. O günlerde bugünlerin doğruları anlatılacak. Bugünlerin iyilikleri kulaktan kulağa dolaşacak. Çünkü tarih zalimliği kayıt altına almıyor. Tarih mazlumların direnişi ve haklı kavgalarıyla aktarılıyor. İşte Fetret dönemi. Tek başına Şeyh Bedrettin, Börklüce Mustafa, Torlak Kemal ve yoldaşları hakkında yazılanlara bakmak bile yeterli. Mehmet Çelebi ise yazılarda, anlatılarda sadece padişahtır...

www.evrensel.net