Fatih Sultan Mehmet hayatında hiç hindi yemedi

Fatih Sultan Mehmet hayatında hiç hindi yemedi

Ahmet Uhri, Fatih Sultan Mehmet hayatında neden hiç hindi yemediğini yazdı.

Ahmet UHRİ

Yılbaşı yaklaşıyor, belki bazılarınız yılbaşı akşamı sofrasında hindi bulunduracak. “Yediğiniz içtiğiniz hakkında ne kadar çok şey bilirseniz, ondan alacağınız haz o kadar çok olur” der “Çayın Kültür Tarihi” adlı kitabının başında Stephan Reimertz. “…Bir konu hakkında ne denli çok şey bilirsek, ondan aldığımız keyif de o denli artacaktır. Bizi daha kültürlü yapan her şey, bizi daha insan kılar. İçtiği ve yediği hakkında olabildiğince çok ilişkiyi, yansıtmayı, bağlantıyı ve bağlamı bilen kişinin alacağı tat o denli güzel olacaktır…” Bu nedenle bilmenin keyfini bu kez hindi üzerinden yaşamanızı istedim.

1453 yılının 29 Mayıs gününe, yani Türkler için fetih, Avrupalılar için vahşet ve korku anlamına gelen o güne geri dönecek olsak ve o akşamdan sonra “Fatih” olarak anılacak II.Mehmet’in otağında ya da eğer İstanbul’un içinde kaldıysa, kaldığı yerde akşam yemeğinde mönüde ne vardı, diye soracak olsak ne yanıt gelirdi bu soruya? Bunu tarihçilere bırakıp sofrada ya da mönüde ne olmadığını söylemek bence daha kolay. 1 Bu sorunun yanıtı büyük bir olasılıkla tahmin edilebilir. II.Mehmet o akşam ve öldüğü 1481 yılına kadar hiçbir zaman şimdi sayacağım besin maddelerini tanımadı, yemedi, bilmedi.

Öncelikle II.Mehmet’in sofrasında hiçbir zaman hindi olmadı, patatesin herhangi bir yemeğini yemedi, patates kızartmasını tanımadı. Eğer yeşil salata ya da çoban salatası yediyse bu salatanın içinde domates kesinlikle yoktu ve bütün bu olmayan besinlerin üzerine ister zengin olsun ister fukara, her Türk’ün şimdi yaptığı gibi bir sigara tellendiremedi. Peki neden? Fatih gençti, kolesterolü, damar sertliği, kalp ya da şeker hastalıkları ondan olasılıkla çok uzaktı. Doktorlar bu besin maddelerinden herhangi birini ona yasaklamamışlardı. Üstelik bunları ölümüne kadar hiçbir zaman yemedi, tanımadı ve bilmedi.

Bu sorunun yanıtı coğrafi keşiflerin başladığı 15-16. yüzyıllarda gizli. II.Mehmet bildiğiniz gibi 1481 yılında öldü. Onun ölümünden 11 yıl sonra ise Hindistan’a yeni bir ticaret yolu aramaya niyetlenen Avrupalılar batıya doğru deniz yolculuğuna çıktı ve bu sayede Colombus tarafından Amerika kıtası keşfedildi. Doğunun baharat ve diğer ürünleri için yola çıkanlar yeni bir kıtayı buldular yolculuklarının sonunda. Buldular diyorum zira kıta oradaydı ve üzerinde son derece gelişkin uygarlıklar, kültürler bulunuyordu. Beyaz adam için keşif ve fetih olan bu yolculuk Amerika kıtasının yerli halkları içinse bir yıkım ve yoksulluk çağının başlangıcı oldu.

Baharat aramaya çıktılar altın buldular, gümüş ve diğer kıymetli metaller ile son derece değişik ve o güne kadar eski kıtanın tanımadığı bitki ve hayvanlarla geldiler geriye. Yolculuklar sıklaştı, denizcilerin yanında araştırmacılar, bilginler, din adamları ve soylular da katıldılar bu yolculuklara. Herkes eski kıta için yeni olan ne varsa getirdi döktü ortaya. İşte bu getirilenler arasında Fatih Sultan Mehmet’in yiyemedikleri de vardı. Şimdi gelelim bu besin maddelerinden birine yani hindiye.

SON AKŞAM YEMEĞİNDE HİNDİ Mİ YENDİ?

Orta Amerika ve Teksas çevresi aslında bu hayvanın anavatanı. Aztek ve Mayalar beyaz adam bu kıtaya gelmeden önce hindiyi bilmekte ve yemekte. Meleagrisgallopavo bilimsel adıyla vaftiz edilmiş bu canlıya Türkler hindi derken, İngilizcede “turkey” olarak adlandırılıyor oluşu her zaman dikkat çekmiş ve bunun nedeni sıkça sorulan sorulardan olmuştur. İşte bu sorunun olası yanıtına şimdi değinmek istiyorum. Olası diyorum zira kesin kanıtları yok bundan sonra söyleyecek olduklarımın. Sadece bazı söylentilere ve akıl yürütmelere dayanıyor. Bu arada hindinin Amerika kıtasından geldiğine inanmayanlar için de Hıristiyan kültüründe Şükran Günü-Thanksgiving olarak kabul edilen günde neden hindi yenildiği söylenerek konuya bir başka açıdan daha bakmak olası. Zira Hıristiyan kültüründe aslında Şükran Günü yok ve bugünde yenilen hindi gibi bir kümes hayvanını İsa’nın da havarilerinin de tanımadığı, hatta belki de bu nedenle son akşam yemeğinde bir iddiaya göre balık yediklerini belirtmek olası.

Şükran gününün kökenleri üzerine değişik rivayetler vardır. Bir rivayete göre, günümüzde New England coğrafi bölgesi olarak bilinen ABD'nin en kuzeydoğu köşesinin o dönemdeki yerlisi Wampanoag kabilesi ile 1621'de Plymouth'da Amerika kıtasına ilk ayak basan ve Pilgrim denilen İngiliz yerleşimcilere dayanır. Bölgeye gelen Pilgrimler bölge coğrafyasına henüz alışamadıkları için toprağı Avrupa'dan alışkın oldukları ürünleri yetiştirecek şekilde verimli kılamamışlar ve açlıkla karşı karşıya kalmışlardır. Wampanoag kabilesiyse başlarına geleceklerden habersiz olarak, yeni yerleşimcilerin durumuna acımış ve yardımseverlik ve misafirperverlikle kendi av ve mahsullerini paylaşmıştır. İki toplumun barışçıl bir şekilde bir araya gelmesinden ortaya çıkan bu kutlama, gelecekteki Şükran Günü kutlamalarına ilham ve model olmuştur.

Farklı bir rivayete göre bu bayram, Pilgrimlerin Kasım 1621'de topluca kümes hayvanı avlanmaya gitmesi ve büyük bir talihle 50 kişilik gruplarına bir hafta yetecek kadar çok hayvan yakalamasıyla başlamıştır. Hikayede bu hayvanların hindi olduğu öne sürülmektedir. Ancak gerçekte, avlanması daha kolay olan kaz ve ördek olması olasılığı daha yüksektir. Her durumda, bu bereketli olayı takiben yaklaşık 90 kişilik bir Wampanoag yerli grubu, o dönem henüz birkaç binadan oluşan Plymouth kampına gelmiştir. İngiliz yerleşimciler önce bu beklenmedik ziyaretten tedirgin olmuşlardır. Ancak gruplar kısa sürede kaynaşmış ve Kızılderililerin yanlarında hediye olarak getirdikleri geyik etiyle beraber, birkaç gün süren ortak bir şölen düzenlenmiştir. Açık alanda düzensiz bir şekilde gerçekleşen bu şölende, geyik ve kümes hayvanlarının yanı sıra, muhtemelen deniz ürünleri, sebze ve bira da tüketilmiştir. Dil engeli nedeniyle çat-pat anlaşabilen gruplar, aralarında oyunlar ve yarışmalar düzenlemiş, silahlar patlatmışlardır. Verimli bir hasat ve ortak nimetler kutlaması olarak ortaya çıkan bu şölen, Şükran Günü olarak gelenekselleşmiştir. Bu olay, aynı zamanda iki taraf arasında Kral Philip Savaşı'na kadar sürecek bir barışın temellerini atmıştır. 1675-1678 yılları arasında gerçekleşen ve CascoKoyu Atlaşması ile son bulan savaştaysa yüzlerce kolonici ve binlerce Kızılderili hayatını kaybetmiştir.

HİNDİ NASIL ‘TURKEY’ DİYE ANILMAYA BAŞLADI?

Bu kısa açıklamadan sonra konuya dönelim, yani şu turkey meselesine ve şöyle düşünelim. Colomb Amerika’yı keşfe gitmedi. Onun ve İspanyol Krallığı’nın derdi, o sırada bir Osmanlı Gölü haline gelmeye başlamış ve bu nedenle kendileri açısından ticari olarak güvenli olmayan, Akdeniz ve diğer doğuya giden yollara alternatif yeni yollar bularak Hindistan’a ulaşmaktı. Bu nedenle de yeni gittikleri yerde rastladıkları insanlara Hintli (Indian) dediler. Buradan getirdikleri bitkisel ya da hayvansal ürünleri de Hindistan’dan getirdiklerini sandıklarından yine aynı şekilde adlandırdılar. O dönemin diğer önemli devleti olan ve neredeyse bütün Akdeniz limanlarını denetleyen Osmanlılar üzerinden bu ürünlerin dağıtımı gerçekleştiğinden Osmanlılar bu hayvana hindi derken; Osmanlı limanları üzerinden Avrupa’ya yayıldığı için aynen mısır bitkisine Avrupalıların verdiği ilk isim olan ‘Türk buğdayı’ gibi hindi de ‘turkey’ olarak anılmaya başlandı.

Kısacası Osmanlı İmparatorluğu’nun en görkemli zamanlarına rastlayan coğrafi keşiflerin bir zorunluluk olarak başladığını belirtmek olasıdır. Doğu’ya giden ve doğudan gelen yolların kesiştiği nokta olan Anadolu merkezli Osmanlı İmparatorluğu’nu by-pass ederek doğuya ulaşmak amacı bakın nelere neden oldu. Osmanlıyı by-pass etmek sadece ve sadece deniz yoluyla olabileceği için 15.yy sonu 16.yy başlarında başta İspanya ve Portekiz olmak üzere Avrupa’nın birçok ülkesi doğuya yani Hindistan ve Çin’e ulaşmak için değişik rotalar arayışına girmese coğrafi keşifler bugün sonuçlarını gördüğümüz şekilde olmayacaktı. İşte bu keşiflerden biri olan Amerika’nın keşfi birçok bitkinin yanı sıra hindinin de kültürel tarihinde önemli bir rol oynamıştır.

Burada bir parantez açıp keşif sözcüğünün sorunlu bir yanının olduğunu da hemen belirtmeli. Aslında keşfedilen Hindistan değil, Hindistan’a giden alternatif bir yol. Ancak Avrupa Merkezli bakış açılarıyla yazılmış tarih kitapları her zaman Hindistan’ın ya da Amerika’nın keşfinden söz etmekte. Oysa konu Hindistan veya Amerika oldu mu bir kez daha düşünmek gerekli. Mohenjodaro ve Harappa gibi yaklaşık 5 bin yıllık kültürlerin geliştiği İndus Vadisi ve diğer yerler, Hindistan tarihinin Avrupa’dan çok daha eskiye gittiğini göstermekte. Hatta bir adım daha atıp, son derece büyük kentler olan bu iki yerleşimin varolduğu dönemde daha Avrupa’nın yeni yerleşik yaşama geçtiğini bir diğer deyişle neolitik dönemi yaşadığını belirtmek de olası. Aynı şekilde Amerika’nın Aztek, Maya ve İnka uygarlıkları düşünüldüğünde de Amerika kıtasının boş olmadığı ve oldukça gelişkin kültürlerin varlığı söz konusu. Eğer öyleyse kim kimi keşfetti? Bu konu oldukça uzun ve sorunlu bir konu ama bence üzerinde düşünülmeye değer.

Kısacası yılbaşı gecesi hindi yerken belki bunları düşünmek yerine sevdiklerinizle eğlenmeyi tercih edeceksiniz ama sonrasında sabah ayıldığınızda, o hafif başağrısı geçtiğinde, gecenin yorgunluğunu atlatmak için en azından benim yapacağım gibi Ege’nin soğuk sularına kendinizi bırakmak yerine uzun bir yürüyüşe çıkarsanız belki bu yazı aklınıza gelir.

İyi yıllar…

1 Aslında Fatih Sultan Mehmet’in sadece tek kap yemek yediğini Babinger’e dayanarak belirtmek olası. Osmanlı’ya dünya imparatorluğu dönemini açan biri için oldukça alçak gönüllü bir davranış. Ayrıca Fatih’in Kanunname’sinde yemek ve mutfak protokolü konusunda bilgiler de vardır.

www.evrensel.net

0 yorum yapılmış

    Yorum yapın

    Yorum yapmak için üyelik gerekmemektedir. Yorumlar, editörlerimiz tarafından onaylandıktan sonra yayınlanır. Konuyla ilgisi olmayan, küfür içeren, tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.