Duyguları şekillendirmek haberin yerine geçti

Duyguları şekillendirmek haberin yerine geçti

Mustafa Alp Dağıstanlı, Hande Fırat'ın tepki çeken açıklamalarını yazdı.

Mustafa Alp DAĞISTANLI

Hande Fırat isimli gazetecinin Beşiktaş stadı yanındaki bombalı saldırı dolayısıyla CNNTürk ekranında söyledikleri, Türkiye’de gazeteciliğin ve gazetecinin vardığı durağı iyi gösteriyor. Fırat, Meclis’teki üç partinin imzaladığı bildiriyi hatırlatıp şunları söyledi:
“Neden HDP imza atmadı? Merak ediyorum. Gerçekten açıklanmasını istiyorum. Neden HDP buna imza atmadı? Herhalde bir açıklama yapacaklardır.”

Hande Fırat, CNNTürk’ün Anraka temsilcisi; dolayısıyla bir gazeteci olduğunu düşünüyor/uz/duk... Bir gazetecenin yapacağı ilk iş, ilk diyorum, merak ettiği bir meseleyi öğrenip gazeteci olmayan geniş kitlelere aktarmasıdır. Üstelik o merak ettiği şeyi birçok insanın da merak ettiğini, edebileceğini düşünüyorsa. Yani gazeteci Hande Fırat, ekranlardan çığırtkanlık yapacağına, o neden sorusunun cevabını öğrenmeliydi ve bize de söylemeliydi. Üstelik bir telefonla öğrenebileceği bir bilgi. Dahası, buna bile gerek yoktu; ortak bildiriyi imzalamayan HDP saldırıyı net bir dille kınayan bir bildiri yayınlamıştı.

Hande Fırat, gemi azıya almış pişkinliğiyle, “Bu açıklamayı hepimiz duymak istiyoruz artık” demiş bir de. Duymak isteseydi, HDP’nin açıklamasını duyardı; duymak istemediğini anlıyorum ben bundan. Fakat zaten gazeteci, sadece duymak istediklerini duymaz, duymak istemediklerini de duyar, duymalıdır. Gelgelelim, Türkiye’de gazeteciliğin sadece duymak ve duyurmak istediklerin üzerinden yapıldığını hepimiz öğrendik ve sindirdik bir güzel.

Hande Fırat ve tabii aynı programın aynı şeyleri söyleyen ahkam kesicisi Posta’nın Ankara temsilcisi Hakan Çelik, ekran ambargosu uyguladıkları HDP’ye bir de tamamen mesnetsiz saldırdıkları için bir şey kaybetmezler. Ama bir kısmı zaten zehirlenmeye amade milyonlarca insanı zehirlediler. Hande Fırat zehrini işte şöyle zerkediyor: “Eğer açıklamıyorsan da herkesin terörle aranda bağ var noktasında gayet net duruşu olduğu noktada. Bu duruş da haklı oluyor, değil mi?”

İşin doğrusu, Türkiye’de gazetecilik, haber verme işini geride bıraktı, çöpe attı; asıl olarak gaz veriyor, duygu aktarıyor, daha da doğrusu, duyguları şekillendiriyor. Haber kırıntısı yerine geçen şeyler (bunlara “bilgi” diyemiyorum) bu duygu şekillendirmesine hizmet edebildikleri ölçüde varlıklarını koruyabiliyor.

AKP’nin gönülsüz medyası (işte Hürriyet, CNN, vs) bunu her zaman dört dörtlük beceremese de gönüllü medyası tamamen böyle çalışıyor, bu anlattığım anlayışın mükemmel örneklerini sergiliyorlar.

Saldırının ertesi günü AKP medyasından bir tv kanalında şöyle bir “haber” duydum: İngiliz BBC kuruluşu, haberi verirken ‘saldırı’, ‘saldırgan’ ifadelerini kullanmakla yetindi…

Ve BBC’nin “kanlı, hain kalleş saldırı” demeyip sade bir dili tercih etmesini de Batı emperyalizminin yükselen Türkiye üzerinde oynamaya çalıştığı oyunlara son bir örnek olarak sundular. Ulureis’in veciz sözleriyle ifade edersek, senin teröristin iyi, benim teröristim kötü, demekle suçladılar BBC’yi. Halbuki, mesela 2005 Temmuzunda Londra metrosundaki bombalı saldırılarla ilgili haberleri verirken de “terörist” demekten kaçınmış, “saldırganlar” demekle yetinmişti BBC.

Milyonlarca insana seslenen bu medya (tabii TRT’yi de dahil etmek şart) hangi durumda hangi kelimelerin, klişelerin kullanılacağı durumunun çok ötesine geçti. Son saldırı olsun, Halep’teki vahşet olsun her konuda milyonlarca insanın duygularını hizaya sokmak için çalışıyor. Böyle yoğrulabilen, hamur haline getirilmiş duygulardan uygun koşullarda nur topu gibi faşizm çıkar.

Independent gazetesinde Robert Fisk’in yazdığı, başka yerlerde sergilendiği gibi Halep’le ilgili sürüsüne bereket çarpıtma, yalan, yönlendirme var. Ne de olsa medya en geniş mücadele alanı. Ama bunun böyle olduğunu bilmek, ne olup bittiğine dair bilgilerle donanmak Halep’te olanlar için üzülmemizi engellemiyor yine de. AKP medyası ise verdiği bilgiyi bile vıcık vıcık ve iğrenç bir duygu sömürüsüyle veriyor. Ne hissetmemiz gerektiğini tembihleyerek. Tabii, bu zehrin ikizi olan ırkçılık/mezhepçilik azdırmasıyla ve üçüzü olan savaş kışkırtıcılığıyla. Halep haberlerindeki İran’ın anılma biçimine bakın yeter. Yeni Şafak mesela Halep’te savaşan taraflardan biri içinde bulunanları “İran’a bağlı teröristler” diye verip duruyor. Mesela İran ve Rusya da öbür tarafı “terörist” sayıyor. Ve aslında Robert Fisk’in de yazdığı gibi öbür tarafın ana gövdesi, herkesin terörist bulduğu El Kaide, yani El Nusra, yani Şam’ın Fethi Cephesi’ni neredeyse bütün ülkeler “terörist” kabul ediyor.

Ve tabii duygulara hitap eden, duyguları şekillendirmeye çalışan ve bunu beceren bir önderin sultasında, onun değirmenine su taşıyarak yapılıyor bunlar. Ulureis Rusya’ya kükrüyor, medyası aniden çığırtkanlığa başlıyor, bu yönde duygu dalgası yaratmaya sıvanıyor. Sonra şartlar öyle gerektirdiği için Ulureis aynı Rusya’ya miyavlıyor ve medyası da öyle yapıyor. Kürt meselesinde “çözüm süreci” var deyip bütün kaka laflar tedavülden kalkıyor, sonra Ulureis masayı devirince kaka laflar ve düşmanlıklar katmerlenerek oyuna dahil oluyor.
Büyük kitlelerin duyguları da kah bir sürahiye, kah bir çamaşır leğenine, kah kahve fincanına boşalıp duruyor. Bu gidişle insanlar sadece neye üzülüp neye sevineceklerine değil, neye nasıl üzülüp neye nasıl sevineceklerine, bunların dozuna karar vermek için Ulureis’in dudağına ve onun dudağından dökülenleri daha da iğrençleştirerek yayan medyaya bakacak.

Son Düzenlenme Tarihi: 18 Aralık 2016 11:32
www.evrensel.net
ETİKETLER Hande Fırat

0 yorum yapılmış

    Yorum yapın

    Yorum yapmak için üyelik gerekmemektedir. Yorumlar, editörlerimiz tarafından onaylandıktan sonra yayınlanır. Konuyla ilgisi olmayan, küfür içeren, tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.