Habil ve Kabil’den gelen öldürme tutkusu

Habil ve Kabil’den gelen öldürme tutkusu

Kabil’den şimdiye gelen öfkeyi, nefreti, gözü dönmüşlüğü ve korkunçluğu her geçen gün daha net görüyoruz.

Mustafa İŞİTMEZ

Kabil tereddüt etmiş miydi? 

Habil’i öldürmeden hemen önce, Tanrı ona fısıldamış olabilirdi. Belki de yüce meleklerinden birisi Kabil’e akıl verip, koyun postunun içine gizlenmesini istemişti. Böylece asırlarca sürecek, insanın insan canına pervasızca kıydığı dönem başlayacaktı. Kabil de pekâlâ kandırılmış olabilir, Tanrı tarafından yönlendirilen meleğin cennet vaadine ve yine Tanrı tarafından gönderilen şeytanın narsistlik duygusunu kamçılamasıyla Habil’i öldürmek istemiş olabilirdi. Zira toprağı ekip biçen Kabil, mahsulünün Tanrı katında makbul karşılanmadığını gördükten sonra, Habil’in koyununa ait posta bürünmüş olarak kardeşiyle birlikteydi tarlada. Kendi açtığı yarıkların arasında yürürken öfkeli; yanındaki taşa uzanırken sinsiydi. Herhangi bir düşünce olmaksızın Habil’in arkasına yaklaşıp o taşı kardeşinin kafasına geçiriyordu.

Tanrı, bu provayı izlerken keyifleniyordu. 

Fakat Habil hâlâ hayattaydı. Öldürmek için bir darbe yetmiyordu. Habil’in ağzı acıyla aralanmış, gözleri kapalı, taşın kemiği ezdiği ve eti kaldırdığı yerdeki saçlar kanlıydı. Yeni sürülmüş toprakta yan yatıyor, elleri ve ayakları uyuşmuş ama yine de, içgüdüsel sürünme girişiminde bulunur gibi toprağa tutunuyor. Ve Kabil elinde taşla arkasında dikiliyor, tereddüt etmeden başında duruyordu. İçindeki öfke bir nebze dinmiş. Duyguların en gelip geçicisi, bir kılıf, hiçbir zaman kendi değil, bir ihanet gibi görüyordu olup biteni. Kabil kendini kandırılmış hissediyor, fakat artık geri dönülemeyecek kadar geç olduğunu hissediyordu. Böylece kardeşinin üstüne eğilmek ve taşı tekrar indirmek üzereyken yüzünü görmek zorunda kalıyor; ve bu sefer hiçbir engel yokken, bu sefer kim olduğunu biliyorken o taşı indirene kadar belki de uzun zaman geçiyor ve o süreçte Kabil’i tanıyoruz. Hayatının gidişini, her şeyin denetimden çıkmasını, her şeyin yanlış anlaşılması ve çok geç fark edilmesini; Kabil’den beridir böyle türemişiz. İçgüdüsel olan her şeyin bir anda sonuçları olmaya başlamış, hayvani doğamız bilincin ihanetine uğramış.

Kabil’i hep kardeşini öldüren kişi olarak düşünürüz, peki ama etrafta öldürecek başka biri var mıydı ki? İlk doğan iki kişi onlardı. Kabil karşısında bulduğunu öldürdü. Yoksa hikâyenin kardeşlerle bir ilgisi yok.

Salgınlar ve vebalar. Kutsal kitap bizim Tanrı’yla savaşmamız hakkındadır. Ve bir şekilde biz sırf irademiz sayesinde, inadımız sayesinde daha güçlüyüz. Silinip gitmeyi reddetmişiz. Acı bir savaş olmuş. Tufan olmuş. Kaç canın gittiğini düşünün. Sıçanlar gibi, gömülmeden, özür dilenmeden boğulmuşlar. Bu konuda Tanrı bize borçludur. Durumu eşitlemek için bile daha almamız gereken çok yol var. 

Bir yolu aşan, tüm yaşamı darmadağın eden rastlantı sonucu karşınıza çıkan bir yanlışı hayal edin; dokunuşunda sıcaklık, öfkesinde soğukluğu hissettiğiniz o anı anımsayabiliyor musunuz? Yola başladığınızda umudun göz kırptığı, yeniliklerin ruha atom etkisi yarattığı o andan, boşluğa düşen ilk adımı anımsayın. Hızlı geçişin ardından göze batan ilk hayal kırıklığıyla başlayan hissiz ayakta kalma savaşı. İyi veya kötü olduğunuzu düşünmeden Tanrı’nın cezası olup olmadığını sorgulamanız. Aslında yolda ilerleyen bir karıncadan veya coşkun nehri geçmeye çalışan bir yabaniden farksızsınız, ancak farklı olduğunuzu düşündüğünüz mükemmelliğiniz sizi Tanrı’nın uyarışına hapsediyor.

Halbuki kutsal kitaplarda birçok öldürme olayından ve cezalardan övgüyle söz edilir. Golyat kocaayak, insanın daha öncesi ve daha canavarca halidir; zaten öldürmeyi en çok istediğimiz de budur, rakiplerimizdir. Neandertaller, devler ve kendimizin canavarlara benzeyen önceki örnekleridir. 

Ailesini, toprağını ve yasasını koruduğuna inananlara, Tanrı’nın tarafında olanlara sesleniyordu Davut. “Bugün Filistinler ordusunun leşlerini gökteki kuşlarla yerdeki hayvanlara yem edeceğim. Böylece tüm dünya İsrail’de bir Tanrı’nın var olduğunu anlayacak,” der. Tıpkı bugün gibi…

Oysa Kabil, bugün ondan evrilen türleri gibi, Habil’i öldürürken hiç tereddüt etmemişti. Kabil’den şimdiye gelen öfkeyi, nefreti, gözü dönmüşlüğü ve korkunçluğu her geçen gün daha net görüyoruz. Habil’in kendi silahı olan koyun postuna gizlenen Kabil gibi, kendi topraklarında ölen ve öldürülen kardeşleri işitiyoruz. Kabil, Habil’in ölen vücuduna baktığında bir nebze öfkesinin dindiğini, pişmanlığın arifesinde gezinerek herkesten uzaklaştığını biliyoruz. Dahası kandırıldığını hissetmesini öğreniyoruz. Bugün ise, insanoğlunun evrildiği son nokta, olası bir öfke azalması yerine, şiddeti artıran ve daha fazla ölüm isteyen bir “eskiden gelişemeyen” insan türüne doğru hızla ilerliyor. Kandırıldığını veya aldatıldığını ağzından kaçırsa da, bunun en büyük mağduru kendisi olduğunu ilan ediyor. O evrilmenin içinde güçler ayrılığından bağımsız yönetici olamama durumuyla kendini suçlu hissetmiyor, aksine yine en doğruyu ben bilir, ben yaparım diyor. 

En barbarı çıkıp öldürmenin ikramı karşılığında cennet bahçesinde içeceği şarabı düşünerek yeryüzünün her noktasında hayat yıkıyor, hayatlar söndürüyor. Paramparça olan bedenlere sırıtıyor Tanrı, Habil ve Kabil’den beri tecrübeli bu konuda. Cellat görevini üstlenen insan ve insanlar bulabiliyor her defasında.

Ve insanoğlu; son kişiyi öldürene kadar devam etme yeminleriyle bizlere Kabil’in en masum olduğunu resmediyor.

www.evrensel.net
ETİKETLER Habil ile Kabil

0 yorum yapılmış

    Yorum yapın

    Yorum yapmak için üyelik gerekmemektedir. Yorumlar, editörlerimiz tarafından onaylandıktan sonra yayınlanır. Konuyla ilgisi olmayan, küfür içeren, tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.