İnsan, aşk ve onur: Hicri İzgören

İnsan, aşk ve onur: Hicri İzgören

Sentetik acılardan, yandakinin kâğıdına bakıp kopya çekmelerden, içlenip döşenmekten beslenmiyor A. Hicri İzgören şiiri.

C. Hakkı ZARİÇ

Güyâ ki o gün Dicle’nin üstündeki mâtem,
Âfaaka sürükler sarı güller, kırizantem…

Ahmet Haşim

Mührü kazıyor. Altındaki saklı şiddeti gün yüzüne çıkarmak için tırnaklarıyla kazıyor mührü. Karanlığın perçemini yırtıp bir ırmağın aydınlığını insanlara armağan etmenin sözcüklerinden yardım istiyor en çok da. Cemseler dolusu askerin işgal ettiği meydanları ışıltılı bir jiletle savunuyor, evet. Bir firar girişimi gibi çıktığı sokakta adressiz dolaşıyor.
Dur ihtarına diplomalarıyla karşılık veriyor birisi. Birisi dedesinin adını söylüyor, birisi babadan kalma müflis bir kimlik çıkarma telaşında. Dicle ile Fırat’ın çağladığı yerde EhmedêXani’nin sesini anımsatıyor birisi. Musa Anter’in saçlarından bir tutam beyaza ikna olmuyor devlet. Hayatın kalbine saplanan hançerin sedef kakmalı sapını gösteriyor bir diğeri. Sonra mermiler, sonra hawar, çamur ve kan sonra. Birine adres sorsan Vedat Aydın’ın evinden başlıyor tarife. Kalbin sıkışsa, yalnızlığın çıkmazında tepinsen Ahmed Arif, zamana dokunmak istesen Cahır Sıtkı, için kan ağlasa Mehmet Uzun. Sürgünde Fırat Ceweri…
Orada bir türküyü baştan sona söyleyecek ya da dinleyecek zamanı yok kimsenin. Kanadı kırılmış bir telaş gibi gidenlerden kalan boşluk. Çocukların gözlerinde büyüyen oyuk, hayatın seyir defterine “dörtlerin gecesi”nden ateş düşürüyor.
Birine kimlik sorsalar mahcup yüzünü gösteriyor düşük omzuyla. Birine kimlik sorsalar kederli bir nara atıyor virane bağlara doğru. Birine kimlik sorsalar tank mermisiyle yıkılmış evinin tapusunu gösteriyor. Birine kimlik sorsalar “başım gözüm üstüne”. Birine kimlik sorsalar sokağa çıkma yasağına rağmen dağ kekiği gösteriyor.
Bana kimlik sorsalar Namık Tarancı’nın kimliğini göstermek isterdim. Hicri’ye kimlik sorduklarında o yaralarını gösteriyor.
Sentetik acılardan, beyhude trajedilerden, fiyakalı çıkmazlardan, yandakinin kâğıdına bakıp kopya çekmelerden, içlenip döşenmekten beslenmiyor A. Hicri İzgören şiiri. Öyle yalın, öyle hayata dair, öyle içten içe, öyle büyüklenmeden, öyle sokak aralarına, öyle dağ başlarına, öyle aşka dair, öyle yalnızlık dolu, öyle gerilla, öyle kendisi ve başkası, öyle içmelere gitmek için neden, öyle bir kuşağın abartısız sesi…
Nerede bir ceylanın gözüne akşam inse, kanlı çocuk kundaklarında biriken ağıtlardaki çıbandan akan cerahat karşılıyor bizi. Toprak, ateş, su ve rüzgâr tanık buna. Çünkü bir Êzidi’dir Hicri.
Sınır boylarında biriken ordularla çarpışmanın sesidir o dizeler, kondulara bile sığmaz. Sönmeye yüz tutan ateş şairin bedeninde yanmaya devam eder. Her coğrafya için başka bir renk saklar kalbinin göçebe yanında. Çünkü bir Çingene’dir Hicri.
Nicedir ziyaret edilmemiş mezar taşlarında ne çok ağıt suskundur kim bilir. Rivayetler için bile hazırda bekleyen çarmıhın replikleri malum. İklimler boyu kan akan ırmaklar sokak ortasında vurulan kardeşimizden bize emanet edilmiştir. Ertelenmiş ama asla unutulmamış bir acıdır. Çünkü bir Ermeni’dir Hicri.
Anıları silmeyelim. Anılar silinmesin. Anılar tehlikelidir. Yarım kalmış günlükler geceden sabaha ses verir hüznün sözcükleriyle. Kulağımıza fısıldayan taş, sandıkta bekleyen suskudan utanır. İçine sığmaz, sanki bir sığıntının sesini ödünç alıp ayağa kalkar şair. Çünkü bir Süryani’dir Hicri.
Büyüklenmez; ama mahcup değildir. Belleğini “kart kurt” diye yoksanan ülkesiyle bileyerek kaldırır parmağını. Sözcüklerin ışıltısına değil, halkının bir arada ve barış içinde yaşamak için ısrarına yaslanır. Amed’dedir. Amedli’dir. Amed’den ses verir. “Merkez” olduğunu iddia eden İstanbul, susku suikastına istese de maruz bırakamaz onu. Fellini’den ödünç bir cümledir Hicri: “Kentler de insanlar gibidir”. Her Eylül başka yapraklar düşse de toprağın tenine, gurbeti incitmemek için yontar kalemini. Çünkü o yazdıkça bir yangın yerinden ses verir buğulu ikindiler. Rüzgâra yenilmiş dalın serinliği avutmaz onu.  Bu yüzden Sülüklü Han’da önce arkadaşının şarap kadehini doldurur. Orada sökülür sessizliğin dikişi.
İndirilmiş kepenklerin coğrafyasında kimliksiz gömülenlerin şiirini yazmak düşmüştür payına. Bunu alır ve sahiplenir Hicri. Acıdan parlak kumaşlar biçmez ömrüne. Siyah giymek de onun düşü değildir. Newroz sevinci, serhıldan coşkusu ya da intifada biçim verir aşkın ve ayrılığın sızısına. Taşı avuçlayan çocuklara Sicilya şarkıları söyler bazen, bazen de zuladaki sustalısına kitaplar konuk olur. Beklenmedik bir anda koyar restini: “Künyesi çoktan okunmuş/ Bu hayatın cenderesinde/ Ya biz eskiteceğiz acıyı/ Ya da evet eskiteceğiz”.
“Aşktan Alır Rengini” adlı toplu şiirleri Avesta Basım Yayın’ın ne güzel armağanıdır bize. O yayınevi ki, daha geçenlerde deposu, karanlık bir elin kibritiyle, kundaklandı Sur’da.
Güvercin fotoğraflarının, zeytin dalının yetmediği yerde namluya şiir sürmenin şairidir Hicri. Yangınla sınandığı doğrudur. Virgülsüz sevmenin, tutkuyla filizlenmenin, ısrar etmenin bütün sokaklarında kostak dolaşır. Gözleri orman içmiş kadınlar denk gelir dizelerinde. Kır çiçekleri dinelir. Nice şair vefanın gurbetinden geçerek ses verir. Hüznün ele verdiği derviştir, A. Kadir. Abdulkadir Bulut, Turgut Uyar, Eloğlu Metin ya da Edip Bey konuk olur şiirlerine.
İnsan, aşk ve onur için yazar Hicri.
İnsan, aşk ve onurdur Hicri.

www.evrensel.net