İçinde diyalog olmayan bir demokrasi olmaz

İçinde diyalog olmayan bir demokrasi olmaz

Diyalog Grubu üyelerinden gazeteci-yazar Altan Öymen’le dokunulmazlık 'gerilimi' ile ilgili konuştuk

Serpil İLGÜN

Geçtiğimiz haftayı, dokunulmazlıkların kaldırılması teklifinin görüşülmesi sırasında AKP’nin tutumunun yol açtığı kavgalarla sonlandıran siyaset gündemi, yeni haftayı yine dokunulmazlık “gerilimi” ile karşılayacak gibi görünüyor.Kürt siyasi hareketi ve demokrasi çevrelerinin, dokunulmazlıkların HDP’nin Meclis dışına itilerek siyaset yapamaz durumuna getirilmesine dayanak yapılmak istendiği, bunun da Kürt sorununu daha da vahim bir noktaya taşıyacağı uyarılarında bulunduğu dokunulmazlıklar başlığı, Çözüm ve Diyalog Grubu’nun da gündemindeydi. Farklı partilerden eski parlamenterlerin oluşturduğu Diyalog Grubu, AKP teklifinin Anayasa’ya aykırı olduğunu belirterek, Meclisteki dört partiye çözüm yolu bulma çağrısı yaptı. Çözüm nasıl bulunur? Türkiye’nin dokunulmazlıklarla imtihanı nasıl bir seyir izledi? HDP’li vekillerin dokunulmazlığının kaldırılması nasıl sonuçlar doğurur? Anayasa’ya aykırı bulmasına rağmen CHP, AKP teklifine neden “evet” diyor? Dokunulmazlıklarla başkanlık sistemi arasında nasıl bir ilişki var? Erdoğan’ın diyaloğa kapalı tutumu nasıl aşılır? Yanıtlar için, bir dönem CHP’de Genel Başkanlık da dahil önemli görevler üstlenmiş tecrübeli bir isimle, Diyalog Grubu üyelerinden gazeteci-yazar Altan Öymen’le konuştuk.

Dokunulmazlıkların kaldırılmasına ilişkin Anayasa değişikliği teklifini görüşmek üzere toplanan Anayasa Komisyonu’nda yaşananları sizin nasıl değerlendirdiğinizle başlayalım. HDP, AKP’nin tutumunu “Sarayın, HDP milletvekillerini Meclisten atmak için AKP milletvekilleri üzerinde kurduğu baskının artması” şeklinde değerlendirdi. Siz nasıl okuyorsunuz? 
Türkiye, demokrasinin birçok açıdan yıpratıldığı bir dönem geçiriyor. Ne tarafına baksanız, demokrasinin evrensel kurallarına uymayan birçok hadise görüyorsunuz. Dokunulmazlıkların kaldırılması meselesi de bunlardan sadece biri. Tabii bunun unsurları az değil. Dokunulmazlıklar Türkiye’nin gündeminde hep oldu, ancak bugün hukuk açısından da soru işaretleriyle dolu bir durum var. Çünkü dokunulmazlıkların kaldırılması sonucu ne olur diye düşünüldüğü zaman, göz önüne gelenlerden biri Türkiye’de kuvvetler ayırımının büyük ölçüde fiilen ortadan kalktığı, iktidarın mahkemeler üzerinde etkide bulunmak için birçok şey yaptığı bir durumdur. Çünkü dokunulmazlıklar, bu ikisiyle iç içe bir mesele. 

Cumhurbaşkanı, Başbakan, Adalet Bakanı her gün hakim ve savcılara telkinde bulunmanın örneklerini veriyorlar. En önemlisi Adalet Bakanı’nın bu telkinde bulunması. Verdiği demeçlere bakıyorsunuz, “Bu şöyle olmalıdır, Anayasa Mahkemesi böyle yapmalıdır” falan diyor. Aynı zamanda kendisi Hakimler ve Savcılar Kurulu’nun (HSYK) Başkanı olduğuna göre bu doğrudan doğruya Anayasa’ya aykırı bir davranış zaten. Bakan, Anayasa’nın 138. maddesine aykırı davranıyor. Bu maddenin ikinci fıkrası şunu der; “Hiçbir organ, makam, merci veya kişi, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hakimlere emir ve talimat veremez, genelge gönderemez. Tavsiye ve telkinde de bulunamaz!” Cumhurbaşkanı’nın, bakanın “o mahkemeyi tanımıyorum” gibi sözler söylemesi, telkinin de ötesinde Anayasa’ya tamamen aykırı bir yönlendirme anlamına gelir. 

Ve bu uzunca süredir böyle. 
Tabii, tabii, artık bunu herkes kanıksadı. O kadar çok örneği var ki, günde beş defa söyledikleri için gazeteciler, politikacılar tek tek “şunu söyledin” diye peşine düşseler, yetişilemiyor. Yetişilse bile duyulmuyor, çünkü bir de televizyon, gazeteler diye bir şey var. Oralarda da basın hürriyetinin gerektiği gibi işlediği öne sürülemez, bu da ayrı bir mesele. Yargıya güvenme hissi (yargıçların kendileri de söylüyor) çok çok azaldı. Böyle bir ortamda her savcı, milletvekili için soruşturma açabilecek, belirli görevlerdeki her hâkim onu tutuklayabilecek, böyle bir kanun geldi. Oylamanın neticesini göreceğiz. Adı gizli oy ama, bazı hallerde, bazı milletvekilleri oy kullanırken önündeki adama, arkasındaki adama oylarını  göstermek durumunda kalıyorlar. İnşallah öyle şeyler yapılmaz. Anayasa’nın maksadına aykırı şekilde müdahaleler olmaz.

(Fotoğraflar: Erdost Yıldırım)

31 Temmuz 2015’te, yani haziran seçimleri sonrasında Cumhurbaşkanı’nın HDP’li vekillerin dokunulmazlıklarının kaldırılmasını gündeme getirmesi üzerine yazdığınız yazıda, DEP milletvekillerinin ‘1994’te Meclisten yaka paça gözaltına alınarak çıkarılmalarını hatırlatarak, özetle şöyle diyorsunuz: “Parti kapatmalarla sonuç alınmadığı artık görüldü. Ancak AKP’nin geçmişteki ve şimdiki ileri gelenleri bu defa beğenmedikleri partilerin tüzel kişiliklerini değil, o partinin sözcülerini ve milletvekillerini cezalandırmanın yollarını aramaya başladılar. 21 yıl sonra, o 21 yıl içinde edinilen onca tecrübeye rağmen aynı yolu izlemeye yeniden özenmek, çok yanlıştır ve çok sakıncalıdır. Umarım bu kez aynı yanlışa düşülmez.” Gelinen noktada hâlâ bu umudu taşıyor musunuz?
Evet, 1994 senesinde bunun denemesi yapıldı. 2 Mart 1994’te Mecliste bulunan DEP milletvekillerinin bir kısmının dokunulmazlığı kaldırıldı. O gün Meclisin önüne polis araçları geldi. 4 DEP milletvekilini aldılar. Orhan Doğan’ın başını iterek arabaya koydular falan. Orhan Doğan’ın ömrü vefa etmedi, diğerleri 10 sene yattıktan sonra yeniden milletvekili seçildi. Peki kâr zarar diye bakılırsa sonuç ne oldu? Zarardan başka bir şey yok ortada. Bütün o 10 sene içinde çatışmalar, savaşlar daha da gerginleşti, çatışmalar olduğu sürece toplumlar birbirine karşı daha güvenmez hale geldi. Her tarafta acılar doğdu, ayrışmalar oldu. Bir gün bu hadise çözülecekse, o çözüm daha da zorlaştı. Yani o varmak istediğin, varacağını iddia ettiğin amacın tam tersine doğru bir noktaya gidiyorsun. Türkiye o hale geldi. Hata olduğunu herkes gördü. Bugün göz göre göre aynı hatayı tekrar etmenin anlamı ne? Bugün iktidarda bulunanlar Mehmet Akif’in mısralarını hep tekrarlarlar biliyorsunuz. Ben de Akif’ten şu mısraları hep belirtirim; “Tarihi tekerrür diye tarif ediyorlar, hiç ibret alınsaydı tekerrür mü ederdi?” Çok da doğru bir şeydir. Olup bitenlerden herkesin, özellikle siyasetçilerin ibret alması lazım. 

Göz göre göre aynı hata neden tekrar ediliyor?
Ben Adalet ve Kalkınma Partisi’ni yönetenlerin bu konularda nasıl düşündüklerini tam anlayamıyorum. Hep yorumlar yapılıyor, işte “aklında şu var” deniliyor, “Amacı da şudur. Fena politika da değil, toplumu geriyor, ondan sonra da kazanıyor” falan deniyor. Ben AKP’yi yönetenlerde böyle bir rasyonel düşünce sistemi olduğunu zannetmiyorum.

Dokunulmazlık konusu, başkanlıkla da ilişkilendiriliyor biliyorsunuz. HDP Sözcüsü Ayhan Bilgen, Mecliste yaşananların başkanlık hesabı ile bir ara seçim formülü arayışından kaynaklandığını belirterek, “Saray ve AKP bizi tasfiye ederek başkanlığın önü açmak istiyor” dedi. Bu mudur Erdoğan’ın kafasındaki plan?
Sayın Cumhurbaşkanı’nın kafasında ne olduğunu bilmiyorum ama başkanlık sistemini istiyor tabii. Hayretle izliyorum çünkü kendisi dışında Başbakan da istiyor. Yani, görevinin sona ermesini isteyen bir Başbakan var. Bir de beyanda bulunmuş Sayın Cumhurbaşkanı. Demiş ki, “Parlamenter sistem bekleme odasında!” Sen de kabul etmişin. En azından bu konuda konuşma. “Başkanlık sistemi çok iyidir” demek, “Bu sistem iyi işlemiyor” demek. Peki icra kuvvetinin başında kim var? Başbakan. Başbakan “sistem iyi işlemiyor” dediği zaman, “Ben iyi işletemiyorum” demiş oluyor. Yani böyle acayiplikler içinde “demokratik” tartışmalar izliyoruz. Normal işleyen bir demokraside böyle tartışmalar olmaz. 

CHP KONUSUNDA KÖTÜMSER OLMAMAK GEREKİYOR 

Dokunulmazlıklar başlığının sıcak tartışmalarından biri de CHP’nin “evet” kararı. CHP liderinin partisi içinde de itiraz gören “AKP’nin teklifi Anayasa’ya aykırı ama evet diyeceğiz” tutumuna yorumunuz ne?
Benim anladığım “ne getirirsen getir evet” demiyor. CHP Genel Başkanı “evet” diyeceğiz dediğinde daha bunlar ortada yoktu. Getirildi ve bir ucube çıktı ortaya. 

İşte buna rağmen “evet” kararını değiştirmiyor. Gerekçesi de şöyle açıklanıyor; “AKP’ye ‘hayır’ dediler dedirtmemek!”
Bunun da sebebi şu: Hakikaten müthiş bir istismar gayreti içinde bu iktidar. Dokunulmazlıklar konusunun sonucu daha belli değil. Sonuç ortaya çıktıktan sonra buna bakmak lazım. Çünkü devam eden bir süreç. İktidar partisi daha önce ilan ettiği amaca uygun bir teklif getirmiş değil. Bu yeni gelen teklif CHP’nin milletvekillerini bağlayan bir teklif değil aslında. Bakalım ne olacak? Dokunulmazlıklar konusu ne tarafından bakarsanız bir yanlışlıklar manzumesi. Kimler hakkında soruşturma açılacak? Bu dönemin milletvekillerinden haklarına fezleke hazırlanmış olan kimselerin dokunulmazlığı kaldırılıyor. Bu laf ortaya çıktığından beri 20 kişi hakkında daha fezleke hazırlandı. Kanundaki madde enteresan: Kanun yürürlüğe gireceği güne kadar Adalet Bakanlığı’na gelip de Meclise intikal eden fezlekeler için de dokunulmazlık kalkmış oluyor. Yani şu gün bile Adalet Bakanı’nın önüne bir fezleke gelirse, onu Meclise gönderdi mi o fezlekeyle ilgili milletvekilinin de dokunulmazlığı kalkmış olacak. Ben böyle bir şey görmedim. Şu kadar zaman mebusluk da yaptım, duymadım da böyle bir şey. 

Malumunuz, CHP bir süredir ülkenin temel meselelerine ilişkin etkin muhalefet yürütmediği yönündeki eleştirilerin de hedefi durumunda. “CHP isteseydi savaş bu kadar ağır sonuçlar üretmeyebilirdi”; “Teklife evet diyerek AKP’nin tuzağına yeniden düşüyor, “AKP, dokunulmazlıkları CHP eliyle kaldıracak.” Bunlar, CHP’ye yöneltilen eleştirilerin bazıları. Ana muhalefet partisinin muhalefet karnesini siz nasıl değerlendiriyorsunuz?
Evet, “Ana muhalefet partisi başarılı mı, başarısız mı?” Bu soruluyor. CHP yüzde 25 civarında oy aldı. Ama bu oy, Meclisteki bütün muhalefet partilerini topladığımız zaman önemli bir eksen. Burada çok dikkate değer bir şey var, o unutuluyor. Yüzde 10 barajı var. İnsanların amaçlarının aksine sonuç verecek şekilde oy kullanmalarına imkan veren bir seçim barajı var. Bu barajı ortadan kaldırmak zorundayız. Belirttiğim gibi, yüzde 25 oy az bir şey değildir, bugünkü seçim sisteminin sakıncalı durumunu da düşünerek biraz insaf etmek lazım. Ben CHP’nin çeşitli görevlerinde bulundum, kadrosu açısından da, tecrübeleri açısından da değerli bir partimizdir. Genel olarak kötümser olmamak gerekir sanıyorum. Ayrıca girmek istediğimiz Avrupa Birliği’ndeki birçok partinin oyu da bu orandan fazla değildir. Ülkelerinde bu yüzde 10 ucubesi olmadığı için o orandaki oyla hükümet olabilirler.

Yani eleştirilerin haksızlık barındırdığını düşünüyorsunuz? 
Her şey sadece partilerden beklenmez, toplumun bütün kesimlerinden, bütün sivil kuruluşlarından bu konularda hassas olmaları, gayret sarf etmeleri beklenir. Partilerden daha fazla şey bekleneceği muhakkak. Çünkü o iddiadadırlar, “Ben gelirsem şunu yapacağım, şöyle çözeceğim” derler. Ama bu birden bire olmuyor, hele bizim seçim sistemimiz açısından. 

AMACIMIZ PARLAMENTOYU DİYALOĞA TEŞVİK ETMEK

Bir grup eski parlamenter olarak bir araya gelerek Çözüm ve Diyalog Grubu’nu oluşturdunuz. Geçtiğimiz hafta bir basın toplantısı düzenleyerek hem oluşumu kamuoyuna duyurdunuz, hem de dokunulmazlıklar konusunda iktidar partisini uyardınız. Diyalog Grubu ne hedefliyor? Hangi çalışmaları yürütecek?
Diyalog Grubu şöyle kuruldu, eski milletvekillerinin kendi aralarında yaptığı çalışmalar vardı, temaslar da yapıyorlardı zaten partilerle. Herkesin haklı olarak düşündüğü şey, ne olacak bu memleketin hali? Hal de meydanda aslında. Bir yanda terör hadiseleri, bir yanda Güneydoğu’daki çatışmalar, bir yanda dış politikadaki vaziyet. Ne tarafına baksanız, iyi bir vaziyet yok. Herkesin bir şeyler yapması lazım. Bunun da ilk şartı ne? Bana sorarsanız, diyalog. Çünkü içinde diyalog olmayan bir demokrasi olamaz. Diyalog olmadan çözüm de gerçekleştirilemez. Her Salı izliyoruz, kendi gruplarından öteki taraflara hücum eden parti liderlerinin konuşmaları var. Bir araya gelme Mecliste de yok. Daha önce Mecliste görev yapmış değişik partilerden insanlar bu çalışmayı yaparken bir toplantıya beni de çağırdılar, hepimiz, biz de bu şekilde katkıda bulunalım dedik. Yani parlamentoyu diyaloğa teşvik etmek asıl amacımız. 

Ancak önünüzde şöyle bir engel var; Cumhurbaşkanı Erdoğan ve partisi diyaloğa kapalı. Savaşın, çatışmaların sonlandırılması, müzakere sürecine geri dönülmesi konusunda gelen bütün çağrıları reddediyor. Bununla da kalmıyor, çözüm, barış diyen her kesimi kriminalize ediyor, terörist olmakla itham ediyor. Bu tutum nasıl aşılacak?
Ama Sayın Cumhurbaşkanı, yahut Sayın Başbakan birer kişi. Milletvekilleri de halk tarafından seçilmişler. Halk tarafından seçilmiş insanların her birinin milletin meseleleriyle meşgul olmak görevleridir. Adalet ve Kalkınma Partisi içinden de bugünkü durumdan yakınmalar oluyor. “Cumhurbaşkanı diyaloğa kapalı!” E sen onun diyaloğa açık olmasını söyle o partinin insanıysan. Parti disiplinine uymak demek, parti başkanının her söylediğini “baş üstüne efendim” diyerek kabul etmek değildir. Herkesin bir fikri, düşüncesi ve hakkı vardır. Yani askeri birlik gibi öndeki arkadaş dur deyince duracaksın, kalk deyince kalkacaksın… Böyle milletvekilliği olmaz. 

Diyalog Grubu’nun savaşın, çatışmaların sonlandırılması, siyaset zeminin yeniden güçlendirilmesi için çağrısı, çözüm önerisi ne? 
Bir çözüme ulaşmak için önce diyalog lazım. Yoksa bir kişi çıktı, “Benim çözüm önerim şudur, hadi bunu kabul edin” dedi ve başka seçenekleri dinlemek bile istemiyor... Böyle çözüme gidilmez. Çatışmaların durdurulması açısından da öyledir. Bunun bir ortak paydası var, demokrasinin iyi işletilmesi. Bunun da kuralları belli. Yani demokrasinin kurallarına uyacaksın. Memleketi daha önce idare edenler “Yurtta sulh, cihanda sulh” dememiş boşuna. Bunun da çok faydasını görmüşüz. Yani reçeteler meydanda, bu reçeteleri zaten kabul etmişiz, uygulamak gerekiyor.

MİLLETVEKİLİ BASKI ALTINDA OLMAMALI

Milletvekilliği, bakanlık yapmış bir siyasetçi olarak, dokunulmazlıklar konusuna siz nasıl yaklaşıyorsunuz? Dünyanın görece demokratik parlamentolarında durum nasıl? 
Dokunulmazlıkların dünyadaki uygulamaları değişik olabiliyor. Bir kısmında bizdeki gibi mutlak dokunulmazlık var. Yani milletvekili hakkındaki iddia eğer çok ağır bir suç olmadıysa yahut suçüstü hadisesi olmadıysa devre sonuna bırakılıyor. Bir kısmında sadece kürsü dokunulmazlığı var, öteki hadiseler de normal mahkeme önüne gidiyor. Mesela Almanya gibi bir kısım ülkeye baktığımız zaman cumhurbaşkanları bile gidiyor mahkemelere. Bizde de bu tartışıldı hep ve dokunulmazlıkların sınırlandırılması istendi. Kürsü dokunulmazlığı zaten dünyanın başka yerlerinde de tartışılır bir şey değil. Milletvekili çıkıp da kürsüden konuştuğu zaman, bunun için herhangi bir takibat yapılamıyor. O sözlerini dışarıda tekrarladığı zaman da hakkında da bir soruşturma yapılamıyor, bu gayet doğal. Buna itiraz eden yok. Çünkü bir milletvekili söylemek istediği bir şeyi söylerken herhangi bir baskı altında olmamalı. “bunu şöyle dersem hakkımda soruşturma mı açılır” gibi düşünmemeli, aklına ne gelirse söylemeli. Ama tabii terbiye hudutları içinde. Terbiye dışına çıkmasının da karşılığı vardır, konuştuğu yer Meclis kürsüsüyse başkan ikaz eder, hatta bunun cezası vardır. Ancak, öteki suç iddialarıyla ilgili dokunulmazlık konusu tartışmalıdır. Öteki suçlarla ilgili olarak TBMM’de de çok girişimler oldu. En sonuncusu bunun 1997’dedir. O zamanın meclisteki dört partiden (DYP, CHP, DSP, ANAP) 292 milletvekili bunu değiştirmek istedi. İlk imzaları da parti başkanları attı. 292’yi bulunca normal olarak çıkması lazımdı ancak çıkmadı.

Neden?
Teklif şöyle hazırlanmıştı; milletvekili doğrudan doğruya hakimler savcılar tarafından hangi iddialarla soruşturulabilir? Suçlar şunlardı, zimmet, rüşvet, ihtilas, irtikap, hırsızlık, dolandırıcılık, sahtecilik, inancı kötüye kullanmak, kaçakçılık, resmi ihale alım ve satımlara fesat karıştırmak. Bu suçlar neden sayıldı? Çünkü bunlar zaten milletvekili seçilmeye mani olan suçlardı. Peki, milletvekili oldu ondan sonra bunları yaptı, o zaman işte savcılar bunu takip etsin denildi. Ama o takdirde şu ihtimal var, ya milletvekiline iftira edilirse ve hakimler savcılar yanılırsa ya da yanıltılırsa? O günlerde yargı bağımsızlığı şimdiki gibi bir mesele değildi, yargıçlara, savcılara daha fazla güveniliyordu. Ona rağmen bu iddialar üzerinde tartışılırken belirli yerlerde uzlaşmaya varıldı ve bu uzlaşmanın sonunda denildi ki, Yargıtay Başsavcısı yani Türkiye’nin en yüksek derecedeki başsavcısı, milletvekili hakkında soruşturma başlatabilecek. Eğer bu dava haline gelirse davayı da Yargıtay’ın ilgili dairesi yapacak. Bu bir garanti oldu. Peki Yargıtay ilgili dairesi tutuklama kararı alırsa ne olacak? Öyle bir karar da alınıp uygulanamayacak. Yargıtay, Meclise başvuracak, diyecek ki “ben şu adamı tutuklamak istiyorum, müsaade et.” Meclis müsaade etmezse yine olmayacak. Yani bir garanti gene meclisin elinde. Ancak buna rağmen, o garantilere rağmen, o Anayasa değişikliği önerisi gene de kabul edilmedi.

Bugün bunların hiçbiri yok. Artı, Anayasa Mahkemesi’ne başvurma imkanı da yok. Bu haldeki bir Anayasa değişikliği önerisinin kabul edilmesinin daha da sakıncalı olacağı ortada.

DİKTATÖRLÜKLERİN BİR KISMI ARKA ARKAYA SEÇİMLERDEN SONRA KURULMUŞTUR

Erken seçim, dokunulmazlıklar tartışmalarıyla birlikte yeniden gündeme geldi. Kemal Kılıçdaroğlu da konuya ilişkin soruyu yanıtlarken, Hükümetin aldığı kararların "erken seçim geliyor" izlenimi yarattığını söyledi. Deneyimli bir siyasetçi ve aynı zamanda gazeteci olarak yakın zamanda bir seçim bekliyor musunuz?
İktidardakiler seçim isteyebilirler. Çünkü başkanlık sistemi konusunda, “o amaca nasıl varırım” meselesi üzerinde hesaplar yapılıyor. İşte “MHP’lilerin şu kanadı da oy verirse, iktidarla birlikte olursa” falan deniyor. MHP’nin de ne yapacağı her zaman belli olmuyor, bakalım sonucu nasıl olacak. Diğer yandan, nedir başkanlık sisteminde yapılıp da bugün yapılamayan? Zaten fiili olarak yapıyorsunuz, bütün parti grubunun aynı şekilde oy verdiği bir meclis var, daha ne istiyorsunuz? Şunu da eklemek isterim; bir ülkede mütemadiyen seçim yapılması çok risklidir. Unutmayalım ki, diktatörlüklerin bir kısmı arka arkaya seçimlerden sonra kurulmuştur.

MECLİS BAŞKANLIĞI, DENEME TAHTASI GİBİ KULLANILACAK BİR MAKAM DEĞİLDİR

TBMM Başkanı İsmail Kahraman’ın anayasadan laikliğin çıkarılması ve dindar bir anayasa yapılması ile ilgili sözlerinin sizdeki yankısı ne oldu? Kahraman’ın laikliğin kaldırılmasını tartışmaya açmasındaki maksat ne? 
Sayın Başkan’ın kendi amacı ne olursa olsun, yaptığı öneri bulunduğu makamın oluşturulmasındaki amaca tamamen aykırıdır. Meclis başkanları, siyasi tartışmaların tarafı olmasınlar, meclisi tam bir tarafsızlık içinde yönetsinler diye seçilir. O kadar ki Anayasa, meclis başkanlarının meclisteki tartışmalara katılmalarına ve herhangi bir konuda oy kullanmalarına bile izin vermemiştir. (Madde 94) Bugünkü Sayın Başkan ise, Anayasa’nın en temel maddeleriyle ilgili yeni bir tartışmayı kendisi başlattı. Hiçbir siyasi partinin taraftarı olmadığı bir talebi gündeme getirdi. Bir meclis başkanının görevinin sınırlarını bu ölçüde aşması, yakın tarihimizde görülmemiştir. Meclis Genel Kurulu, Sayın Başkan’dan o tutumunun hesabını sormalıdır. 
 
AKP "laiklik ilkesi bizim teklifimizde korunuyor" dese de acaba, dindar anayasa talebi "erken" mi dile getirilmiş oldu? Kahraman nabız mı yokladı?
Sayın Meclis Başkanı, o talebi “nabız yoklamak” için yaptıysa, bu, gerek Anayasa’ya, gerek başkanı olduğu Meclise daha da büyük bir saygısızlık oluşturur. Meclis Başkanlığı, belirli bir siyasi amaçla “nabız tutmak” için bir deneme tahtası gibi kullanılacak bir makam değildir.

Son Düzenlenme Tarihi: 02 Mayıs 2016 11:40
www.evrensel.net